Gavzul Azam Şeyh Seyyid Abdulkadir Geylani (k.s.)

Büyük islam âlimlerinden, evliyanın en meşhurlarındandır.
Künyesi Ebû Muhammed'dir. Gavs'ül A'zam- Muhyiddin, Kukb-i Rabbâni, Sultanı Evliya, Kutb-i a'zam, Bâz-ül Eşheb gibi lakapları vardı.
470(m-1077) yılında İran'ın Geylan şehrinde doğdu. Bu sebeple de Geylani denilmiştir.
561(m-1166) yılında Bağdat'ta vefat etti. Türbesi Bağdat'tadır.
Babası Hz. Hasan'ın (ra), Annesi Hz. Hüseyin'in (ra) soyundandır.
Babası ve annesi Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin soyundan olduğu için hem şerif hem de seyyiddir.
 

ŞEYH SEYYİD ABDÜLKADİR GEYLANI HAZRETLERİNİN BABA TARAFI SOY ŞECERESİ
1 Hz İmamı Ali [Necef] H40 M660
2 Oğlu Seyyıd İmamı Hasan [Medine] H50 M670
3 Oğlu Şerif Hasanül Müsenna (Şeyh Hasan Şazili ceddi)    
4 Oğlu Şerif Abdullah Muhid    
5 Oğlu Şerıf Musa El Cevni    
6 Oğlu Şerif Abdullah Sani    
7 Oğlu Şerif Musa Sani    
8 Oğlu Şerif Davud    
9 Oğlu Şerif Muhammed    
10 Oğlu Şerif Yahya    
11 Oğlu Şerif Ebu Salih Cengi    
12 Oğlu Şerif Abdülkadir Geylani [Bağdat] (Kadriyye Tarikatı Piri) H561 M1165

ŞEYH SEYYID ABDÜLKADİR GEZLANİ HZ.LERİNİN ANNE TARAFI SOY ŞECERESİ

1 Hz İmamı Ali [Necef] H40 M660
2 Oğlu Seyyid İmam ı Hüseyin [Kerbela] H61 M680
3 Oğlu Seyyıd İmam-ı Zeynelabidin [Medine] H94 M712
4 Oğlu Seyyıd İmam-ı Muhammed Bakır [Medine] H113 M731
5 Oğlu Seyyıd İmam-ı Ca’fer-i Sadık [Medine] H148 M765
6 Oğlu Seyyid İmam-ı Musa-i Kazım [Bağdat] H183 M799
7 Oğlu Seyyid İmam-ı Ali Rıza [Meşhed] H203 M818
8 Oğlu Şeyh Seyyıd Ca’fer-i Sani    
9 Oğlu Şeyh Seyyid Musa    
10 Oğlu Şeyh Seyyid Kemaleddin    
11 Oğlu Şeyh Seyyid Abdullah    
12 Oğlu Şeyh Seyyid Mahmud    
13 Oğlu Şeyh Seyyıd Cemaleddin    
14 Oğlu Şeyh Şeyyid Abdullah    
15 Kızı Seyyide Fatıma    
16 Oğlu Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylani [Bağdat] (Kadriyye Tarikatı Piri) H561 M1165

Babası ve annesi evliya idiler. Abdulkadir Geylani fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehid idi. Tasavvufda ise çok yüksek bir evliya ve mürşidi kâmillerin en başta gelenlerindendir.

Seyyid Abdulkâdir Geylani (ks) hazretleri önce doğduğu yerde ilim öğrenmeye başladı, küçük yaşda Kur'an-ı Kerimi ezberledi. Daha sonra Bağdat'a gidip zamanın meşhur âlimlerinden ilim tahsil etti.

Bebekken ramazanda annesini emmeyen Seyyid Abdulkadir Geylani (ks) hazretleri Bağdata ilim tahsiline gidişini şöyle anlatır. Küçük idim, Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim. Tarlada öküz dile geldi, "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın" dedi. Eve geldim, durumu anneme anlattım. Babamdan miras olarak kalan kırk altını koltuğuma dikti ve beni Bağdat'a ilim öğrenmem için gönderdi. Giderken eşkıyalar yolda bizi çevirdi, bana senin neyin var dediler. Ben de; "kırk altınım var" dedim önce inanmadılar, sonra üzerimi aradılar, altınları bulunca: "Neden söyledin? sorularına, "Anneme yalan söylemiyeceğime söz verdim" deyince, eşkiyanın reisi "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp yetiştiren Rabbime verdiğim söze ihânet ediyorum" dedi ve orada hepside tevbe etti. İlk olarak elimde tevbe eden bu altmış kişi oldu.

Bağdat'ta çok ünlü hocalardan hadis, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı ve çok iyi yetişti. Daha sonra ders ve va'z vermeye başladı. Sohbetleri Bağdat'ta çok ilgi gördü ve herkes O'nu dinlemeye geliyordu. Daha sonra va'zı bırakıp inzivaya çekildi. Yirmibeş yıl Bağdat'ın Kerh harabelerinde dolaştı. Bu arada Kur'an okuyor, oruç tutuyor nefsini terbiye için çoğu zaman aç kalıyordu. Bu süre içerisinde birçok kez Hızır (as) ile görüştü. Tekrar Va'z ve sohbetlerine başladı. Hem va'z ediyor, hem öğrenci yetiştiriyor hemde cuma ve cumartesi sabahları, salı günüde akşamları olmak üzere haftada üç gün âlimlerle sohbet ediyordu. Talebelerden ve âlimlerden gelen bütün sorulara kızmadan cevap veriyor ve onların iyi yetişmeleri için aşırı gayret sarfediyordu. Evinden misâfiri hiç eksik olmuyor, fakirlere elinden geldiğince yardım ediyordu. O'nu görüp sohbetini dinleyenler "Bundan daha lütufkar kimse olmaz" diyorlardı.

FIkıh ve Hadis ilimlerinde müctehiddi. Önce Şâfi mezhebinde olduğu halde, Hanbeli mezhebinin ortadan kalkmakta olduğunu görerek Hanbeli mezhebine geçti ve onu ayağa kaldırdı. Tasavvuf "Bir müslümanın İslam ahlakı ile ahlaklanması için lazım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimdir. Diye tarif etti. "Çok iyi öğrendiği tasavvuf bilgisi ile cehrî zikirle Hz. Ali (kv)'den gelen kolu genişleterek KADİRİ Tarikatı adını verdi. Oniki imamların ve evliyaullahın büyük çoğunluğunun yolu olduğu için İmâmı Rabbâni (ks) Hazreti bu yola "Nübüvvet Yolu" demiştir.

Yaşadığı dönemdeki bütün tarikatların mürşidliğini yaptı. Hâfi ve Cehrî zikir çeken bütün tarikat mürşidleri O'ndan feyz aldı. İmamı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: "Abdulkâdir Geylâni Vilayet-i Muhammediyyenin son noktasına ulaşmıştır. Bu ümmetde keramet ençok onda görülmüştür. Abdulkâdir Geylâni (ks) Hazretlerini kendi yazdıkları dışında hakkında çok sayıda kitap yazmış olup kendi eserlerinden kaynak kitap olarak istifade edilmektedir. Tasavvufun önde gidenlerine göre: "O, Sıddîkların imamı, ariflerin hücceti, marifetin ruhudur. Evliyanın en büyüğüdür. "Gavsu-I Azam" olarak da bilinen Abdulkâdir Geylani (ks) Hazretlerinin "Fethü'r-Rabbani" isimli eserinden aldığımız bazı öğütleri. Şeriatın ahkamı ve ilmi ile amel et. Onun emrinden dışarı çıkma. Allah ile arandaki ahdi unutma. Nefsine, hevai arzularına şeytanına, meşru olmayan duygularına ve dünyaya karşı cihad aç. Onların kötülüklerini bertaraf edebilmek için kendileriyle savaş. İzzet ve Celâl sahibi Allahın yardımından asla ümit kesme. Günahlar küfrün habercileri elçileridir. Nitekim sıtmada ölümün habercisi ve elçisidir.

Gençler! Tevbe ediniz, bir daha dönmemek üzere günahlardan vaz geçiniz. Görmezmisiniz ki, İzzet ve Celal sahibi Allah (cc) sizi belalara mübtela kılıyor, belalarla imtihan ediyor. Tâ ki tevbe ederseniz. Esas mü'min, yani iman eden kalbdir. Esas muvahhid (Allah'ın birliğine inanan) kalbdir. Esas zahid kalbdir. Sarsılmaz inancın sahibi kalbdir. Esas arif kalbdir. İlmi ile âmil olan esas âlim kalbdir. Esas kumandan kalbdir. Diğerleri ise onun askerleri ve tabileridir. Şu halde sen "Lâ ilâhe illallah Allahdan başka ilah yoktur" dediğin zaman bunu önce kalbinle söyle, sonra dilinle. Yanlız Allah'a dayan, yalnız Allah'a güven, O'ndan başkasına asla dayanma, güvenme. Zahirini hüküm ile, batınını da İzzet ve Celal sahibi Allah ile meşgul kıl.

Ey oğul! Görüpde sevdiğin bütün güzel yüzlerin sevgisi, eksik birer sevgidir. Üstelik bu eksik sevgidin ötürü hesabada çekilicek, hatta azap da göreceksin. Hakiki sevgi ise, hiç değişmeyen sevgidir. Allah sevgisi, kalb gözlerinde gördüğün sevgidir. Bu ruhani sıddıkların sevgisidir. Onlar sarsılmaz bilgiye dayanan inançla sevdiler, kalb gözü ile sevdiler. Sen namazda iken bile yalan söylüyorsan, mesela namaza dururken ve yine namaz esnasına "Allah'ü ekber- Allah herşeyden büyüktür" diyorsun. Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Zira senin kalbinde, Allah'dan başka bir ilah vardır. Kendine güvenip bağlandığın herşey senin ilahındır, mâbudundur. Kendisinden korktuğun ve kindisine ümit beslediğin her şey senin ilahındır, mabudundur. Kalbin, diline uymuyor, için dışını tutmuyor. Yaptığın söylediğine uymuyor. Kalbinle bin kerre "Allah'ü ekber " de, dilinle ise bir kerre. İçinde binlerce mabud-ilah bulunduğu halde, dilinle "Lâ ilâhe illallah-Allah'dan başka ilah yoktur" demeye utanmıyor musun? Hâlen içinde bulunduğun bütün kötü hallerden tevbe et. Allah'a dön. Bir daha avdet (dönüş) yapmamak üzere o menfi günühkar hallerinden sıyrıl.

Ey sufilere mahsus elbiselere bürünmüş kişi, o elbiseyi önce özüne, sonra kalbine, sonra nefsine, en sonra da bedenine giydir. Zühd ve takvanın bidâyeti (başlangıcı) özden başlar, batından başlar, içten başlar, zahire doğru gider. Zahirden başlayıp batına doğru gitmez. Öz- batın saf ve temiz olduğunu, bu safiyet oradan kalbe, nefse, uzuvlara, yiyeceklere ve giyeceklere geçer. Daha sonra bütün ahvaline sirayet eder. Ey oğul! Nefsine açlık sopasıyla vur. Onun; hevai arzulara, zevklere ve batıl şeylere meyletmesine mani olmak suretiyle vur. Kalbine, Allah korkusu ve nefs muhasaba sopasıyla vur. İstiğfarı: nefsinin, kalbinin ve özgünün âdet ve alışkanlığı hâline getir. Zira hiç şüphe yokki bu üçten her birinin, kendisine mahsus bir takım günahları vardır. Her halükarda, onların Allah'ın emirlerine uymaya mecbur tut.

Ey ahâli! İslam ağlıyor. Eline başına koymuş: şu fâcirlerden, şu fâsıklardan, şu bidat ve dalâlet ehlinden, şu zalimlerden, şu yalancı şâhitlik libasını giymişlerden, sahip bulunmadıkları faziletleri kendilerinde var gösteren şu kuru iddiacılardan yaka silkiyor, illallah diyor, onlara karşı, ihlas sahibi müminlerden yardım talep ediyor, senden önce gelip geçmişlere ve birde senin devrinde bulunanlara bak. Emreden, nehyeden, yiyen içen olerek. Sanki onlar hiç bulunmamışlar.

Hazreti Pîr Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahü Sırrahül Azîz ve Hakîm, velayet burcunun batmayan güneşi, bütün velilerin piri, intisab edenlerin mutluluğa erdiği hidayet sancağı, ebedi saadetleri kendinde toplayan, maddi ve manevi tertemiz bir yolun mensubu ve Hz. Muhammed'in (s.a.v.) soyundan gelen torunudur.

Tüm tarikatlar, hikmet ve ilim yolları, kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.) ummanı olan O yüce pınardan beslenmişlerdir.

Yüce vasıflarını dile getirmede kelimelerin güçsüz kaldığı o yüce veli kamil insan, Gavsül Azam, Velayetin Sultanı, Sultanü’l Evliya, Sertacü’l Evliya, Kutbu’r Rabbani, Gavsü’s Samedani gibi yüce sıfatlarla anılır.

Hazreti Abdülkadir Geylani, 1077 (hicri 470) yılında, Peygamberimizin vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylan kasabasında doğmuş, 1166 (hicri 561) yılında 91 yıllık muhteşem bir ömürden sonra, yani 833 yıl önce bu aleme veda etmiştir.

Soy itibariyle hem Seyyid, hem de Şerif idi.

Yani soyu, babası Seyyid Musa tarafından İmam-ı Hasan Efendimiz’e, annesi Fatma Hatun tarafından da İmam-ı Hüseyin Efendimiz’e dayanıyordu.

Onun için şu ibare meşhur olmuştur:
“Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb’ine vasıl oldu.”

Doğacağı Ramazan ayının ilk gecesi babası Seyyid Musa Cengi bir rüya görmüştü: Peygamberler peygamberi Hz. Muhammed (A.S.), ashab ve bütün evliyayı kiram bir yere toplanmışlardı. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Ya Musa, Oğlum! Gücü herşeye yeten ve herşeyin sahibi olan Cenab-ı Allah, bu gece sana insanların üstünde müstesna bir erkek evlat hediye etti.

Bu evlat benim evladımdır. Ne mutlu sana..” Abdülkadir hiçbir çocuğa benzemiyordu. Ramazan günleri annesinden süt emmiyor, yöre halkı ramazanın giriş çıkışını onun bu durumuna göre tayin ediyordu. 18 yaşında çobanlık yaparken bir ineğin, hikmeti ilahiye ile “Sen bunun için yaratılmadın,” demesi üzerine annesinden izin alıp ilim tahsili için Bağdat’a geldi. Yolda kervanın yolunu kesen eşkiyalara annesine doğruluktan ayrılmayacağına dair verdiği söz için parasını saklamadan vermesinden dolayı eşkiyalar utanıp tövbekar oldular.

Hammad-ı Debbas Hazretleri Bağdat’ta ilk mürşidi olmuş, uzun yıllar ilim tahsili ve vazu nasihatla meşgul olduktan sonra, Bağdat’tan uzaklaşıp 25 yıl çöllerde uzlete çekilmiş ve kimseyle görüşmemiştir.

Bu süre içerisinde kendini ayakta tutacak kadar çöldeki bitkilerle beslenmiş, Peygamber Efendimiz’in ruhaniyyetinde terbiye görmüş ve Hızır (A.S.) ile arkadaşlık yapmıştır.

25 yıl sonra Bağdat’a dönmüş ve tüm insanlık alemine bir hakikat güneşi olarak doğmuştur. Bağdat’a gelince tüm halk onun nasihatlarını dinlemek için toplanmış, konuşmaya başlayamaması üzerine, Fahr-i Kainat Efendimiz’in ruhaniyyeti teşerrüf etmiş, ağzına yedi defa üflemiş ve O’na “Konuş, ya oğlum Abdülkadir; insanlara vaaz ve nasihatta bulun,” diye buyurmuşlardır. Bundan sonra Hz. Pir Efendimiz, durmaksızın kaynayıp coşan bir rahmet, hikmet ve ilim pınarı gibi tüm insanlara, susamış gönüllere hayat vermiştir ve hala da hayat vermeye devam etmektedir.

Evet, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri, ölümünden sonra bile tasarrufu ve himayesi devam eden velayet burcunun şahıdır.

Birgün İbrahim bin Ethem’den bahsederlerken tesadüf ettiği talabelerine “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşad ederdik,” diye buyurmuşlardır.

Bugün dahi aynı o gün ve o dakika gibi, O’nun himmet ve tasarruf eli, eskilerin katlandığı sıkıntı, zahmet ve belalara maruz bırakmadan Hakk’ı arayan Hak yolcularının üzerindedir.

 Biraz gayretle tefekkür edip anlayabilenlere ne mutlu! Bir defasında şöyle buyurmuştur:
“Hallac-ı Mansur, yanıldı. Ne var ki, zamanında elinden tutacak kimse çıkmadı. Bana gelince, her yolda kalanı sırtıma alanım. Arkadaşlarım, müridlerim, sevenlerim, ta kıyamete kadar, ne zaman darda kalsalar, ellerinden tutacağım. Her ne niyetle olursa olsun ismimizi anan ve kapımıza gelen herkese yardım elimiz uzanır. Ey şurada duran! Atım hızla yol alır. Mızrağım mutlaka hedefe isabet eder. Kılıcım kından çıktı, hem de keskindir. Her an seni korumaktayım, ama sen gafilsin; anlayamazsın.”

Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Hazretleri hem maddi ilimlerde hem de manevi ilimlerde devrinin tek otoritesi idi.
O alimdi, pirlerin piriydi, kaynağını Habib-i Kibriya’nın o sonsuz deryasından alıyordu. Bilgi yönünden herkes O’na muhtaçtı. Soruyorlardı da, soruyorlardı. O da durmadan, dinlenmeden cevap veriyordu da cevap veriyordu. İnsanlara, istedikleri her neyse, Rahman’ın bitmez tükenmez Hazinesinden dağıtıyordu. “Dünyayı ne yapmalı? Dünyalığı neylemeli?” diye soranlara “O’nu kalbinden çıkar, eline al. Böyle yap, artık dünyanın ve dünyalığın sana zararı olmaz,” diye cevap verirdi.

Bazan da, malın-mülkün su gibi olduğunu, gemi gibi üzerine binene yol aldıracağını, içine alanı ise helak edip batıracağını söylerdi. O, manevi bakımdan eşi bulunmaz bir hazine olduğu gibi, maddi bakımdan da insanların en zengini idi. Fakat onun zenginliği hep fakirlerin, muhtaç ve yetimlerin yaralarını sarıyordu. Çünkü O, aynı zamanda insanların en cömertiydi. Üzerine hiç sinek konmamasının nedenini soran talebelerine şöyle demişti: “Evlatlar, sinek, bal ve pekmez neredeyse oraya üşüşür. Benim üzerimde ne dünya pekmezi, ne de ahiret balının işareti vardır. İşte bunun için üstümde sinek durmaz.”

Bir keresinde kendisinden ihsan umarak gelen, doğduğu köyde çobanlık yapan bir çocukluk arkadaşını, en güzel biçimde misafir ettikten sonra, giderken de ona en iyi cinsinden bir kısrak ve yüz altın vermesi üzerine, arkadaşı Abdülkadir Geylani Hazretlerine kendini tutamayıp: “Ya Abdülkadir! Bu koyunlar, bu çobanlık bana çoktur. Şu sarayın, köşkler, dünya ve yıldızlar da sana azdır,” diyerek O’nun cömertliği ve inceliği karşısında hayranlığını dile getirmiştir.

Bir keresinde de Onun debdebe ve saltanatını kıskanan bir yahudinin gelip, “Ya Gavs, sizin peygamberiniz ‘Dünya müminin cehennemi, inanmayanın ise cennetidir’ diye buyurmuşken, bir senin şu ihtişamına bak, bir de benim şu sefil ve fakir halime bak. Bunu nasıl izah edersin?” demesi üzerine atından inip adama sağ kolundan cübbesinin yenine bakmasını söylemiştir. Adam orda Geylani’nin cennetteki durumunu görüp hayranlık ve hayret içinde kalmış ve şimdi Geylani Hazretlerinin cennete nisbetle cehennemde olduğunu söylemiştir. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin sol kolundan bakan adam orda da cehennemdeki kendi durumunu görmüş, korku ve dehşet içinde kalarak dünyanın cehennemdeki yere nisbetle kendisi için bir cennet olduğunu itiraf etmiş ve pişmanlık içerisinde tövbe ederek Hz. Pir’in huzurunda müslüman olmuştur.

O’nun daha pek çok tasavvufi kerametleri anlatılagelmiştir. Şeytanın bir cihetten seslenip üzerinden şeriatın kalktığını söylemesi üzerine ilahi ilmi vukufiyetiyle bunu sezip “sus, ey melun” diye cevap vermesi; bir ölüyü mezardan Hz. İsa Peygamber gibi “Allah’ın izniyle kalk,” diyerek diriltmesi; hizmetinde bulunan bir aşçıyı, birkaç saniye içinde aslında o aşçıya 12 sene gibi gelmesine rağmen tayy-ı zamanla imtihan etmesi; saldırıya uğrayan bir hanımın onun ismini anarak ondan yardım dilemesi üzerine elindeki asayı mescidinden atarak saldırganı uzaklaştırması onun sayısız kerametlerinden sadece birkaçıdır.

Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine “dinin dirilticisi” anlamında “Muhyiddin” denmiş, O da bu ismi Endülüs’te dünyaya gelen ve “Şeyhül Ekber” namıyla ün salan manevi evladı İbni Arabi’ye vermiştir. Manen aldığı selahiyet ve emirle birgün Bağdat’ta zamanın kutbu (sahibüzzaman) olduğunu ve ayaklarının bütün evliyanın boynu üzerine olduğunu ilan etmiş ve bütün evliya da onun bu sözünü tasdik etmişlerdir. O’nun bu üstün halini, makamını ve mertebesini anlayan, bilen ve tasdik eden ve Seyyid Abdülkadir Geylani’den 150 yıl sonra dünyaya gelen Şah-ı Nakşıbend Efendimiz “Bütün evliyanın boynu üzerine olan Geylani’nin ayağı benim gözümün nuru üzerine olsun,” diyerek mukabele etmiştir.

Rivayete göre, birgün uzun bir süre hiç hareketsiz durduğunu gören ve bunun nedenini soran talebelerine Geylani Hazretleri, “Velayet kokusu Buhara’dan geliyor,” demiştir. Bahaüddin bin Muhammed El-Buhari Hazretleri Hacca giderken Hz. Pir’in türbesini ziyaret etmiş; bu sırada manevi bir halle, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin elinin kalbine nakşedildiğini ve kabz halinin çözüldüğünü gördüğünden kendisine “Şah-ı Nakşibend” lakabı takılmıştır. Geylani’nin feyz ve himmetinden istifade ederek ona olan minnettarlığını, muhabbetini izhar eden Şah-ı Nakşibend Efendimiz, bu hususu şu müstesna şiirinde dile getirir:

Her iki alemin sultanı Şah Abdülkadir
Evladı Ademin hakanı Şah Abdülkadir,
Arşın, Kürsi’nin, Kalem’in ayı hem güneşi,
En büyük nurdan bir kalb nuru Şah Abdülkadir.
 

Bu şiir mana büyüklerinin birbirini nasıl anladıklarını, birbirlerine nasıl muhabbet ettiklerini, nasıl yardımlaştıklarını ve manen nasıl tevhid sancağının taşıyıcıları olduğunu gösteren bir ibret tablosudur. Bu tablo bize bu büyüklerin ardından yürüyenlerin, birbirlerini nasıl anlayıp muamele edecekleri hususunda bir anahtar hüviyetindedir. Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri oğluna şöyle vasiyet etmiştir: “Tasavvuf öyle bir haldir ki, o hale kimsenin laf ile varması mümkün değildir. Onun için bir fakire rastlarsan ilmine dayanarak onunla münakaşa etme, itirazda bulunma. Gönlünü almaya bak. Şunu iyi bil ki, tasavvuf sekiz hal üzeredir:
1. Merhamet ve şefkat,
2. Doğruluk,
3. Sadakat,
4. Cömertlik,
5.Sabretmek,
6. Sır tutmak,
7. Fakirliğini ve acizliğini bilmek,
8. Rabbine şükretmek.”

 Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne hayranlıklarını ve minnettarlıklarını anlata anlata bitiremeyen Hak aşıklarından birkaç mısra şöyledir: Yunus der ki:
Seyyah olup şol alemi ararsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz
Ceddi Muhammeddir, eğer sorarsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz
Hak yeri yaratıp göğü düzeli Hoş nazar eylemiş ona ezeli
Evliyalar serçeşmesi, mana güzeli Abdülkadir gibi sultan bulunmaz
O zamandan bu yana asırlar asırları kovalamış, ama Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin güneşi hep aynı kalmıştır.
O güneş ki, hala ötelerin ötesine ulaştıracak engin ufuklar çiziyor.
O, Ebu Muhammed, Kutbu’r Rabbani, insanların ve cinlerin rehberi olan Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani’dir.

Tam sekiz asırdan fazladır insanların sığınağı, darda kalmışların yardımına yetişici olmaya devam etmiştir. O batmayan güneştir. Menkıbe ve kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Hiçbir velide ondaki kadar çok keramet görülmemiştir. O, Gavsül Azam’dır; O’na bu ismi Cenabı Hak ihsan etmiştir. Adetleri yırtacak ve akılları donduracak kadar halleri ve keşifleri olmuştur. O, zikri daim, fikri çok, kalbi yumuşak, yüzü mütebessim, ruhu ince, eli açık, ilmi umman, ahlâkı üstün ve soyu temiz bir Zat-ı Şeriftir.

O ve onun yolunun nurdan halkaları, ömür denilen sermayeyi en güzel şekilde yaşayarak bu yüksek makamlara hak kazanmışlardır. Onlar ehli sünnet üzere doğru bir itikat, sabır, gayret, doğruluk, güzel ahlâk, ihlas ve diğer pek üstün meziyetlerle kulluk makamının en üstün noktalarına ulaşmışlardır. Onları anlamak ancak onların gittiği nurlu yolun yolcusu olmakla, yani İslamiyet’i yaşamakla mümkündür. Onu sevmek saadet tacı, onun ahlâkıyla ahlâklanmak sonsuz kurtuluş ilacıdır.
Çünkü O’nun namı: Hazreti Pir Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahu Sırrahul Aziz ve Hakim’dir.

Muammer Ersoy

bak: www.kadirileriz.biz  www.tevhidhane.de  www.kadiriyye.de.vu