"Kıyâmet günü, insanın ilk hesâba çekileceği şey, namazdır." (Hadisi Şerif, Süneni Nesâi)

Dua, hayırla dua; müslümanların yaptıkları, bazı hareketleri de kapsayan bir ibadet türü. Arapçası "salât" olup, çoğulu "salavât"tır.
Namaz, tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah'a karşı tesbîh, ta'zîm ve şükrün ifadesidir.
Namaz, Kur'an'da doksandan fazla ayette zikredilir. Önceki şeriatlerde beş vakit namaz yoktu. Ancak vakitleri belirsiz genel anlamda namaz vardı. Namaz, hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi'rac (İsrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik'ten rivâyete göre özet olarak şöyle demiştir:
"Hz. Peygamber (s.a.s)'e İsrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz kılındı. Sonra azaltıldı ve beş vakte düşürüldü. Sonra şöyle seslenildi: Ey Muhammed, şüphesiz bizim nezdimizdeki söz bir değişikliğe uğramaz. Senin için bu beş vakit namaz, elli vakit namazın karşılığıdır" (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, İman, 263; Ahmed b. Hanbel, V,122,143). Her güzel amele on katı ecir verileceği şu ayetle sabittir: "Kim bir iyilik yaparsa, ona bunun on katı ecir vardır" (el Enam, 6/160; ayrıca bk. en-Neml, 27/89; el-Kasas, 28/84). Beş vakit namaz farz kılınmadan önce, Hz. Peygamber'in ibadet tarzı Cenâb-ı Hakk'ın yaratıklarını düşünmek, Allah'ın yüceliğini tefekkür etmek şeklinde idi. Sabah ve akşam ikişer rekat hâlinde namaz kıldığı da nakledilir. Daha önceki ümmetlerin de namaz ibadeti vardır. Kur'an-ı Kerim'de Lokman aleyhisselâmın oğluna namazı emretmesi (Lokman, 31/17), Hz. İbrahim'in Hicaz'ın güvenliği için dua ederken namazdan söz etmesi (İbrâhim,14/37), Yüce Allâh'ın, Tur dağında ilk vahiy sırasında Hz. Mûsa'dan namaz kılmasını istemesi (Tahâ, 20/14) örnek verilebilir.
İslâmda namazın meşrûluğu Kitap, Sünnet ve İcmâ'ya dayanır.
Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde; namazı kılınız ve zekâtı veriniz" buyurulur. "Bütün namazları ve orta namazı muhafaza edin" (el-Bakara, 2/238). "Şüphesiz namaz, müminlere, vakitle belirlenmiş olarak fon kılınmıştır" (en-Nisa, 4/103).
"Oysa onlar, tevhid inancına yönelerek, dini yalnız Allah'a tahsis ederek O'na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emr olunmuşlardır. İşte doğru din budur" (el-Beyyine, 98/5). "Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a samimiyetle bağlanın. O, sizin mevlânızdır. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır" (el-Hacc, 22/78).
Sünnetten delil: Bu konuda rivâyet edilmiş çok sayıda hadis vardır. Bu hadislerden bazıları şunlardır: "İbn Ömer (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka bir ilâh bulunmadığına, Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır" (Buhârî, İman,1, 2; Müslim, İmân, 19-22).
Hz. Peygamber (s.a.s), Muaz b. Cebel (r.a)'i Yemen'e gönderirken ona şöyle buyurmuştur: "Sen ehli kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları ilk önce Allah'a kulluk etmeğe çağır. Allah'ı tanırlarsa, Allah'ın onlara gecede ve gündüzde beş vakit namazı farz kıldığını söyle. Namazı kılanlarsa; Allahın onlara, zenginlerinden alınıp yoksullara verilmek üzere zekâtı farz kıldığını söyle. İtaat ederlerse, bunu onlardan al, insanların mallarının en iyisini alma, mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur" (Buhârî, Zekât, 41, 63, Meğâzî, 60, Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1; Dârimî, Zekât, I ).
Diğer yandan İslâm ümmeti, bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir.
Namaz ergenlik çağına gelmiş, akıllı her müslümanın üzerine farzdır. Fakat yedi yaşına gelmiş olan çocuklar da namaz kılmakla emredilir. On yaşına geldikleri halde namaz kılmazlarsa el ile hafifçe dövülebilirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emredin, on yaşına girince bundan dolayı dövün ve o yaşta yataklarını ayırın" (Ebû Dâvûd Salât, 26; Ahmed b. Hanbel, II, 180, 187).
Bir günle gece içinde farz olan namazların sayısı beştir. Yalnızcada, vitir veya bayram namazları vacib hükmündedir. Bir bedevi ile ilgili olarak rivayet edilen şu hadis beş vakit farz namaza delildir: "Bir gün bir gecede farz olan namazlar beştir " Bedevî; "Benim üzerimde bundan başka bir borç var mıdır?" diye sorunca, Allah'ın Resulu şöyle cevap vermiştir:
"Hayır kendiliğinden nafile olarak kılarsan bu müstesnadır". Bunun üzerine bedevî: "Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparım" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: "Eğer doğru söylüyorsa bu adam kurtulmuştur" (Buhârî, İmân, 34, Şehâdât, 26; Müslim, İmân, 8,10,15,17,18; Ebû Dâvûd, Salât, 1).
Namazı Terketmenin Hükmü
Namazın akıllı, büluğ çağına girmiş, hayız ve nifastan temizlenmiş her müslümana farz olduğu konusunda görüş birliği vardır. Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetlerde vekâlet ve niyabet geçerli değildir. Namazın farz olduğunu inkâr eden dinden çıkar. Çünkü namaz kesin ayet, hadis ve icma delilleriyle sabittir. Tembellik veya umursamazlık sebebiyle namazı terkeden âsî ve fasık olur.
Namazı kılmamak dünya ve âhirette azaba sebep olur. Âhiretteki azapla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Onlar suçlulara sorarlar: Sizi Sakar cehennemine sürükleyen nedir? Suçlular şöyle cevap verirler: "Biz namaz kılanlardan değildik” (el-Müddessir, 74/40-43). "Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, namazı terkettiler, heva ve heveslerine uydular. Onlar bu taşkınlıklarının cezasını yakında göreceklerdir. Fakat tövbe edip, iman eden ve salih amel işleyen bunun dışındadır" (Meryem, 19/59, 60). "Vay o namaz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namazdan habersizdirler" (el-Mâûn, 107/4-5). Hz. Peygamber (s.a.s)'de şöyle buyurmuştur: Bilerek namazı terkeden kimseden Allah ve Resulunün zimmeti kalkar" (Ahmed b. Hanbel, IV, 238, VI, 461). Kim ikindi namazını terkederse ameli boşa gitmiş olur" (Buhârî, Mevâkît,13, 34; Nesâî, Salât,15). Kim, önemsemeyerek üç cuma namazını terkederse, Allah Teâlâ onun kalbine mühür vurur" (Nesâî, Cumâ, 2; Tirmizî, Cuma 7; İbn Mâce, İkâme, 93).
Hanefilere göre, tembellik yüzünden namazını terkeden kimse, namazı inkâr etmediği sürece dinden çıkmaz, ancak günahkâr, fasık olur. Kendisi bu konuda uyarılarak tevbeye , kötü örnek olmaması için toplumdan tecrid edilir ve te'dib amacıyla dövülür. Ramazan orucunu terkeden kimse de bunun gibidir (İbn Abidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., I, 326; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, Mısır 1315, s. 60; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletuh, Dimaşk 1985, I, 503).
Hanefiler dışındaki mezhep imamlarına göre ise, namazını özürsüz olarak terkeden kimse, mürted'de olduğu gibi İslâm toplumuna karşı gelmiş sayılır ve tövbe etmezse en ağır şekilde cezalandırılır (İbn Rüşd, Bidâyetül-Müctehid, Mısır t.y., I, 87; eş-Şirâzî, el-Muhezzeb, el-Nalebî tab'ı, I, 51; İbn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire t.y., II, 442-447; ez-Zühaylî, a.g.e., I.503, 504; Krş. et-Tevbe, 9/5; Buhârî, Diyât, 6; Müslim, Kasâme, 25, 26).
Namazını unutarak, uyanamayarak veya tembellik yüzünden zamanında kılamayan bunu kaza eder. Hadis-i şerifte; Kim uyuyarak veya unutmak suretiyle namazını kılmamış olursa, hatırladığında hemen kılsın " (Ebû Davûd, Salât,11; İbn Mâce, Salât,10; Nesaî, Mevakît, 53) buyurulur. Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre; uyumak veya unutmak gibi bir özür sebebiyle namazım vaktinde kılamayanın kaza etmesi gerekince, özürsüz olarak, tembellik yüzünden kılmayana öncelikle kaza gerekir. Namazı vaktinde kılamadığından dolayı da Allah'a ayrıca tevbe ve istiğfar etmesi gereklidir. Cenab-ı Hak, kendisine ortak koşmanın dışında kalan günahları affedebilir. Namazı da içine alabilen bu affın kapsamıyla ilgili çeşitli nasslar vardır. ,
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışında dilediği kimseyi affeder" (en-Nisâ, 4/48).
Ubâde b. es-Sâmit'in naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: Kullarına farz kıldığı beş vakit namazı, küçümsemeden hakkını vererek, eksiksiz olarak kılan kimseyi, Allah Teâlâ cennetine sokmaya söz vermiştir. Fakat bu namazları yerine getirmeyenler için böyle bir sözü yoktur. Dilerse azap eder, dilerse bağışlar" (Ebû Dâvûd, Vitr, 2; Nesâî, Salât, 6; Dârimî, Salât, 208; Mâlik, Muvatta', Salâtül-Leyl, 14). Ebû Hureyre (r.a)'ın naklettiği bir hadiste de şöyle buyurulur: "Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şey farz namazdır. Eğer bu namazı tam olarak yerine getirmişse ne güzel. Aksi halde şöyle denilir: Bakın bakalım, bunun nafile namazı var mıdır?" Eğer nafile namazları varsa, farzların eksiği bu nafilelerle tamamlanır. Sonra diğer farzlar için de aynı şeyler yapılır” (Tirmizî, Salât, 188; Ebû Dâvûd, Salât, 145; Nesaî, Salât, 9, Tahrîm, 2; İbn Mâce, İkame, 202).
Bu duruma göre, farz namazların eksisini sünnet ve diğer nafile namazlar tamamlamaktadır. Farz, vacib veya sünnet ayırımı yapılmaksızın ibadetlerin yerine getirilmesi müminin gayesi olmalıdır. Çünkü bu, dünyevî huzur ve mânevî mutluluk kaynağı olması yanında, ahiret için de en büyük hazırlıktır.
Namaz Vakitleri: Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitr, teravih ve bayram namazları için vakit şarttır. Farz namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından ibarettir. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Namazın yükümlüye gerekli olması ve kılındığında da geçerli sayılması kendisine bağlı olan "namaz vakitleri"ni bilmeyi gerektirir. Bu vakitler Kitap ve Sünnetle belirlenmiştir:
1) Sabah Namazının Vakti:
İkinci fecrin doğmasından güneşin doğmasına kadar olan süre, sabah namazının vaktidir. İkinci fecir; sabaha karşı doğu ufkunda yayılmaya başlayan bir aydınlıktan ibarettir. Bununla sabah vakti girmiş, yatsı namazının vakti çıkmış ve oruç tutacaklar için bu ibadet başlamış olur. Bu yüzden buna "fecr-i sadık" denir. Bunun karşıtı, birinci fecirdir. Bu, doğu ufkunun ortasında yükseklere doğru, iki tarafı karanlık ve uzunlamasına bir hat şeklinde yayılan bir beyazlıktır. Bu beyazlık kısa bir süre sonra kaybolur ve kendisini bir karanlık izler. Bundan sonra ikinci fecir doğar. Bu birinci fecre, sabahın gerçekten girdiğini göstermemesi ve yalancı bir aydınlık olması yüzünden "fecr-i kâzib" adı verilmiştir. Bu fecir gece hükmündedir. Bununla ne yatsı namazı çıkmış ve ne de sabah namazı vakti girmiş olmaz. Oruç tutacakların bu süre içinde yiyip içmeleri de caizdir.
Zira Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Fecir (şafak) iki tanedir. Birincisi yemeyi içmeyi haram kılan ve kendisinde namaz kılmayı helal kılan fecirdir. İkincisi ise, sabah namazını kılmak caiz olmayan, fakat yemek içmek helal olan fecr-i kâzibtir" (es-San'ânî, Sübülüs-Selâm, 2. baskı, t.y., I,115). "Sabah namazının vakti ikinci fecrin doğmasından, güneşin doğuşuna kadardır" (Buhârî, Mevâkît, 27; Ebû Dâvûd Salât, 2; İbn Mâce, Salât, 2; Nesâî, Mevâkît,15; Ahmed İbn Hanbel, II, 210, 213, 223).
2) Öğle Namazının Vakti: Öğle vakti, güneşin gökyüzünde çıktığı en yüksek noktadan batıya doğru meyletmesiyle başlar ve her şeyin gölgesinin bir misli uzamasına kadar devam eder. Cisimlerin, güneş tam tepe noktada iken yere düşen gölgesi (fey-i zeval), bunun dışındadır. Öğlenin bu vaktine "asr-ı evvel" denir. Bu, Ebû Yusuf, İmam Muhammed, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'in görüşüdür. Ebû Hanîfe'ye göre ise, öğlenin vakti, fey-i zeval dışında, cisimlerin gölgesi, iki misli uzayıncaya kadar devam eder. Bununla öğle namazı vakti çıkmış, ikindi vakti girmiş olur. Buna "asr-ı sânî" denir.
Hac farizasını yerine getirmek için dünyanın her tarafından Mekke ye gelen müslümanlar, namazlarını Harem-i Şerifte kılmaya özen gösterirler.
Cisimlerin gölgesinin mislini hesaplamada, zeval vaktinde bu cisimlerin sahip oldukları gölge, uzunluğu itibar etmede uzayan gölgeye ilâve edilir.
Çoğunluk fakihlerin delili şu hadistir: Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber'e namaz vakitlerini öğretirken, ikinci gün her şeyin gölgesi bir misli olduğu zaman öğle namazını kıldırmıştır (Ebû Dâvûd, Salât, 2; Tirmizî, Mevâkît,1; Nesâî, Mevâkît, 6, 10,15; İbn Hanbel, I, 383, III, 330; Mâlik, Muvatta', Salât, 9).
Ebû Hanîfe'nin delili ise, Hz. Peygamber'in şu hadisidir: "Öğle namazını hava serinlediği zaman kılınız. Çünkü öğle vaktindeki sıcaklığın şiddeti, cehennemin sıcaklığını andırır" (Buhârî, Mevâkît, 9, 10, Ezân, 18). Arabistan yöresinde sıcağın en şiddetli olduğu zaman, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandır. Bu yüzden öğleyi yazın serine bırakmak (ibrâd) müstehap sayılmıştır (el-Mevsilî, el-İhtiyâr, I, 38, 39; Zühaylî, a.g.e., I, 508).
Cuma namazının vakti de, tam öğle namazının vakti gibidir.
3) İkindi Namazının Vakti: İkindi vakti, öğle vaktinin çıktığı andan itibaren başlar ve güneşin batması ile son bulur. İkindi vakti; çoğunluk müctehidlere göre, her şeyin gölgesinin bir misli, Ebû Hanîfe'ye göre ise, iki misli olduğu andan itibaren başlar ve ittifakla güneşin battığı zamana kadar devam eder. Zira Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Güneş batmadan önce, ikindi namazından bir rekata yetişen kimse, ikindi namazına yetişmiştir" (Malik, Muvatta', Vükût, 5; Ebû Dâvûd Salât, 5; İbn Mâce, Salât, 2; İbn Hanbel, II, 236, 254).
Çoğunluk müctehidlere göre, ikindi namazını güneşin sararma vaktine kadar geciktirmek mekruhtur. Çünkü Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu vakitte kılınan namaz münafıkların namazıdır. Münafık oturup güneşi bekler. Güneş şeytanın iki boynuzu arasına girdiği (batmaya yüz tuttuğu) zaman, çabuk olarak ikindiyi dört rekat kılar, Allah'ı çok az anar" (Mâlik, Muvatta', Kurân, 46).
İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre Kur'an-ı Kerim'de sözü edilen "orta namaz", ikindi namazıdır. Delil, Hz. Âişe (r.anhâ)'nin naklettiği şu hadistir: "Hz. Peygamber (s.a.s); "Namazlara devam edin, orta namaza da devam edin" (el-Bakara, 2/238) ayetini okudu. "orta namaz ise ikindi namazıdır" buyurdu (Ebû Dâvûd Salât, 5; İbn Hanbel, V, 8; İbn Kesîr, Muhtasaru Tefsirî İbn Kesîr. thk. M. Ali es-Sâbûnî, Beyrut 1981, I, 218). İkindi namazına "orta namaz" denmesi iki adet geceye ait, iki adet de gündüze ait namazın arasında bulunması yüzündendir.
4) Akşam Namazının Vakti: Akşam namazının vakti, güneş yuvarlağının tam olarak batmasıyla başlar ve şafağın kaybolması ile sona erer. Ebû Hanîfe'ye göre, şafak, akşamleyin batı ufkundaki kızartıdan sonra meydana gelen beyazlıktır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve Hanefiler dışındaki diğer üç mezhep ile Ebû Hanîfe'den başka bir rivayete göre ise şafak, ufukta meydana gelen kızıllıktan ibarettir. Bu kızıllık gidince, akşam namazının vakti çıkmış olur. Delil, İbn Ömer'in; "Şafak, ufuktaki kırmızılıktır" (es-San'ânî, Sûbûtüs-Selâm, I, 106) sözüdür. Hanefilerde fetvaya esas olan görüş Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'in görüşüdür.
5) Yatsı Namazının Vakti:
Yatsının vakti, kırmızı şafağın kaybolduğu andan itibaren başlar ve ikinci fecrin doğmasına kadar devam eder. İkinci fecir doğunca yatsının vakti çıkmış olur. Delil, İbn Ömer (r.a)'den rivayet edilen şu hadistir: "Şafak kırmızılıktır. Şafak kaybolunca namaz kılmak farz olur" (es-Sanânî, a.g.e., I,114). Başka bir delil, Ebû Katade hadisidir: "Uyku halinde kusur yoktur. Kusur ancak, diğer namazın vakti gelinceye kadar namazı kılmayandadır" (Müslim, Mesâcid, 311).
Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır. Gecenin yarısına kadar geciktirmek mübah, bir özür bulunmadıkça ikinci fecre kadar geciktirmek ise mekruhtur. Çünkü bu durumda namazı kaçırmaktan korkulur.
Vitir namazının vaktinin başlangıcı, yatsı namazından sonradır. Vitrin sonu ise, ikinci fecrin doğmasından biraz önceye kadardır.
Vitir namazını, uyanacağından emin olmayan kimse için uyumadan önce kılmak, uyanacağından emin olan kimse için ise, gecenin sonuna kadar geciktirmek daha faziletlidir.
Teravih namazının vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Teravih, vitir namazından önce de, sonra da kılınabilir. Ancak yatsı namazı kılınmadan önce teravih namazı kılınsa, iadesi gerekir. Bayram namazlarının vakti, güneş doğup, kerahet vakti çıktıktan sonra başlar, güneşin gökyüzünde en yüksek noktaya çıkışına (istivâ) kadar devam eder. Ramazan bayramı namazı, bir özür sebebiyle birinci gün istivâ zamanından önce kılınamazsa, ikinci gün istivâ zamanına kadar kılınır, artık özür bulunmasa da üçüncü gün kılınamaz. Kurban bayramı namazı ise, bir özür sebebiyle, birinci gün kılınamazsa ikinci gün kılınır. İkinci gün de bir özür sebebiyle kılınamazsa üçüncü gün istivâ zamanına kadar kılınır. Bu namazları bir özür bulunmaksızın böyle ikinci veya üçüncü güne bırakmak ise çirkin bir ameldir. Bu bayram namazları, istivâ zamanından veya zeval vaktinden sonra ise hiç bir halde kılınamaz. Kazaları da caiz değildir (namaz vakitleri için bk. İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 151-160; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, I, 321-342; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 59-62; eş-Şîrâzî, el-Mûhezzeb, I, 51-54; İbn Kudâme, el-Muğnî, I, 370-395; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 506 vd.).
6) Kutuplarda Namaz Vakitleri:
Bu konuda iki görüş vardır. a. Vakit, namazın bir şartı olduğu gibi, farz olmasının da sebebidir. Bu yüzden bir yerde, namaz vakitlerinden bir veya ikisi gerçekleşmezse, o vakitlere ait namazlar, o yer halkına farz olmamış olur.
Meselâ, bazı yerlerde, yılın bir mevsiminde daha akşam namazının vakti çıkmadan sabahın ikinci fecri doğarak sabah namazının vakti girmektedir. Artık bu gibi yerlerde yatsı namazı düşmüş olur. Bu konuda, abdest organlarından bir veya ikisini kaybeden kimsenin bu organları yıkama yükümlülüğünün düşmesine kıyas yapılarak namazın da düşeceğine fetva verilmiştir.
b. Araştırmacı bazı fakihlere göre, bu gibi yerlerdeki müslümanlar da beş vakit namazla yükümlüdürler. Bulundukları yerde bu namazlardan herhangi birinin vakti gerçekleşmezse, o namazı kaza olarak kılarlar veya o beldeye en yakın olup, beş vakit namazların vakitleri tam olarak gerçekleşen beldenin vakitlerine göre, takdir ederek namazları edaya çalışırlar. Her ne kadar vakit, namazın bir şartı ve bir sebebi ise de, namazın asıl sebebi Allah'ın emri oluşudur. Bu yüzden bütün müslümanlar, bu beş vakit namazı kılmakla yükümlüdürler.
İmam Şâfiî'nin görüşü de bu şekilde olup, ihtiyata uygun olan da budur.
Güneşin uzun süre doğmadığı veya batmadığı kutup bölgeleri ve yakınlarında da yukarıdaki esaslara göre amel edilir. Bu gibi yerlerde yaşayan müslümanların, oruç ve zekâtları konusunda da bu şekilde bir takdir uygun düşer (İki namazı bir vakitte kılmak için bk. "Cem'i Takdim ve Cem'i Tehir" mad.).
Namaz Çeşitleri: Namaz dört kısma ayrılır.
1. Farz-ı ayn olan namazlar. Beş vakit namaz ve cuma namazı gibi. Bunların her yükümlü için bizzat yerine getirilmesi gerekir.
2. Farz-ı kifâye olan namaz. Cenâze namazı gibi. Bu, topluluk tarafından yapılması istenilen bir emirdir. Topluluktan bir kısmı bunu yerine getirince, diğerlerinden sorumluluk kalkar. Eğer bunu hiç kimse yerine getirmezse hepsi günahkâr olur. Allah yolunda cihad, iyiliği emir kötülüğü yasak etme, müslümanlar arasında bir halife seçme de bu çeşit farzlardandır (Şâfiî, er-Risâle, Kahire 1960, s. 54, 55, 363, 364; Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, Terc. Abdulkadir Şener, Ankara 1986, s. 37-39).
3. Vacib olan namazlar. Vitir namazı, bayram namazları gibi. Sübut yönünden kesin, fakat delâlet bakımından zannî olan delile dayalı emirler vâcib hükmündedir. Bu, Hanefilerin benimsediği bir prensiptir. Diğer mezheplerde farz ile vacib aynı anlamda kullanılır. Onlara göre bir şey farz değilse sünnettir. Vacibin işlenmesine sevap, terkine azap vardır. Ancak vacibi inkâr eden dinden çıkmaz.
4. Nâfile namazlar. Farz ve vacipten fazla olarak kılınan namazlara nâfile denir. Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak, amacıyla kendiliğinden kılındığı için bunlara "tatavvu"da denir. Sünnetler de nâfile içine girer. Her sünnet nâfiledir, fakat her nafile sünnet değildir. Peygamberimizin kıldığı nâfile namazlar sünnettir.
Namazların Rekâtları:
Namazların rekatlarını şu şekilde sıralayabiliriz: Sabah namazının iki rek'at sünneti, iki rek'at da farzı vardır. Öğle namazının dört rek'at ilk sünneti, dört rek'at farzı, iki rek'at da son sünneti vardır. İkindi namazının dört rek'at sünneti, dört rek'at da farz vardır. Akşam namazının üç rek'at farzı, iki rek'at da sünneti vardır.
Yatsı namazının dört rekat ilk sünneti, dört rekat farzı, iki rek'at da son sünneti vardır.
Vitir namazı üç rekattır. Bayram namazları ise ikişer rekattan ibarettir. Teravih namazı yirmi rekattır. Diğer nafile namazlar da en az ikişer rekat olur.
Namazın şartları:
Namazın geçerli olması için bazı şartların ve rükünlerin bulunması gereklidir. Şart, sözlükte alâmet demektir. Bir terim olarak şart; varlığı kendisinin varlığına bağlı bulunan, fakat onun gerçek varlığından ve mâhiyetinden ayrı olan şeydir. Rükün ise, sözlükte; en kuvvetli taraf demektir. Bir terim olarak rükün; bir şeyin varlığı kendisine bağlı bulunan ve o şeyin esas unsur ve parçalarını teşkil eden esaslardır. Şer'i hüküm olarak şart ve rükne farz vasfı verilir. Bunların her ikisi de farzdır. Bu yüzden bazı fakihler bu konuya "namazın farzları” başlığını koymuşlardır. Bir de namazın farz olmasının şartları vardır. Bunlar müslüman olmak, büluğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak üzere üç tanedir (Şürünbülâlî, Merakul-Felah, s. 28; eş-Şirazî, el-Muhezzeb, 1, 53; İbn Kudâme, el-Muğni, I, 396-401; ez-Zühâylî, el-Fıkhuul-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, I, 563 vd)
Namazın farzları on ikidir. Bunlardan altısı daha namaza başlamadan bulunması gereken farzlar olup şunlardır:
1) Hadesten temizlenme 2) Necasetten temizlenme, 3) Avret yerini örtmek, 4) Kıbleye yönelmek, 5) Vakit, 6) Niyet. Bunlara, "namazın şartları" denir.
Diğer altısı da namaza başladıktan sonra bulunması gereken farzlar olup şunlardır: 1) İftitah tekbiri, 2) Kıyam, 3) Kıraat, 4) Rükû, 5) Sücûd, 6) Son oturuşta "et-Tehiyyâtü"yü okuyacak kadar bir süre oturmak. Bunlara da "namazın rükünleri" denir. Bunlardan başka ta'dîl-i erkân ve namazdan kendi isteği ile çıkmak gibi başka rükünler de vardır. İleride bunları açıklayacağız.
Burada, önce namazın şartları üzerinde duracağız:
1) Hadesten Temizlenme: Abdestsizlik, cünüplük, hayız veya lohusa hallerinde bulunmaya "hades hâli" denir. Abdestsizlik küçük hades, diğerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük hadeslerden temizlenmek abdest almak, yıkanmak veya teyemmüm etmekle olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınızın bir bölümünü meshedin. Topuklarla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın) Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin " (el-Maide, 5/6).
Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: Abdest bozan kimse, abdest almadıkça Allah Teâlâ sizden birinizin namazını kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 308). Allah Teâlâ temizlenilmeksizin hiç bir namazı kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 1; Tirmizî, Tahâre, 1; Darimî, Vüdû', 21; Ahmed İbn Hanbel, II, 39).
Farz, vacib, sünnet veya nâfile tam namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için hadesten temizlenmiş olmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz sahih olmaz.
Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden birisi, namazda yellendiği zaman, namazdan ayrılıp abdest alsın ve namazını iade etsin " (Ebû Dâvûd, Tahâre, 81, Salât, 187; Tirmizî, Raciâ, 12).
Hadesten temizlenme, namazın diğer şartları gibi sıhhat şartlarındandır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî', I, 114 vd.; İbnül-Hümam, Fethul-Kadîr, I, 179 vd.).
2) Necasetten Temizlenme: Namazdan önce bedende, elbisede veya namaz kılınacak yerde bulunan pisliği temizlemek gerekir. Bu temizlik namazın geçerli olması için ön şarttır. Elbisede ve namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi katı yahut avuç içinden daha geniş alana yayılan insan sidiği veya şarap gibi sıvı pisliğin bulunması namazın sıhhatine engel teşkil eder. Eti yenen hayvanların veya atların sidiği ve dışkısı ise bulaştığı bedenin veya elbisenin dörtte bir bölümünden az miktarı namaza engel olmaz, affedilmiş sayılır. Bundan fazlasını ise, temizlemeye güç yetince namazın sıhhatine engel olur.
Allah Teâlâ; "Elbiseni temizle" (el-Müddessir, 74/4) buyurmuştur. İbn Sîrin, bu temizlemenin elbisedeki pisliğin su ile temizlemek olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber Fâtıma binti Ebî Hubeyş (r.anhâ)'nın özür kanının (istihâza) hükmünü sorması üzerine şu cevabı vermiştir: "Bu, kanama yapan bir damardır. Ay başı değildir. Âdet zamanın geldiğinde, namazı bırak. Âdetin kadar bir süre geçtikten sonra kanını yıka, guslet ve namaz kıl" (Buhârî, Vüdû', 63; Hayz, 24; Müslim, Hayz, 62, 63; Ebû Dâvud, Tahâre, 107). Mescidin içinde küçük abdest bozan bedevî için Resulullah (s.a.s); "Bu bedevinin işediği yere kova ile su dökün " (Buhârı, Vüdû', 58, Edeb, 35, 80; Müslim, Tahâre, 98-100) buyurmuştur. Yukarıdaki ayet elbiseyi temizlemenin, ilk hadis bedeni, ikinci hadis ise namaz kılınacak yeri temizlemenin farz olduğuna delâlet eder.
3) Avret Yerini Örtmek:
Avret sözlükte; eksiklik, kusur, düşmanın sızmasından korkulan zayıf mevzi, örtülmesi gereken yer ve kadın gibi anlamlara gelir. Şer'î bir terim olarak; bakılması haram olup, örtülmesi farı bulunan uzuvlara "avret yeri" denir. Hanefîlere göre, insanların huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdır. Sağlam olan görüşe göre, tenhada örtmek de farzdır. Bir kimse karanlık bir evde bile olsa, temiz elbisesi bulunduğu halde çıplak olarak namaz kılsa, bu namaz sahih olmaz (İbn Âbidîn, a.g.e., I, 375).
Yıkanma, tabiî ihtiyaç, taharetlenme gibi ihtiyaçlar dışında, tenha bir yerde de bulunulsa, namazda veya namaz dışında avret yerlerinin örtülmesi farzdır. Bunun delili Kitap ve Sünnettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey Âdemoğulları! Her mescide gelişinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin" (el-A'râf, 7/31). İbn Abbas (r.a)'a göre; bundan kastedilen namazda giyilen temiz elbiselerdir.
Hz. Peygamber şöyle buyurur:
"Allah Teâlâ büluğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (İbn Mâce, Tahâre,132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, VI,151, 218, 259). Ey Esma! Kadın büluğ çağına ulaşınca, onun şu ve şu uzuvlarından başkasının görünmesi helâl ve caiz olmaz". Hz. Peygamber bu sözleri söylerken, elleri ile yüzünü işaret etmişti" (Ebû Dâvûd, Libâs, 31).
Erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları; göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz. Peygamber'in şu hadisidir: "Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı arasıdır", "Göbeğinden aşağısı diz kapaklarını geçinceye kadar olan kısımdır" (Ahmed b. Hanbel, II, 187). Başka bir delil de Darekutnî'den rivayet edilen, Diz kapağı avret yerlerindendir" (Zeylâi, Nasbur-Râye, I, 297) anlamındaki zayıf hadistir.
Hür kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında avret değildir. Ayakları konusunda ise görüş ayrılığı vardır. Daha sağlam görülen görüşe göre, ayakları da avret değildir. Çünkü ayaklarla yolda yürüme zarûreti vardır. Özellikle bunları örtmek yoksullar için güçtür. Başka bir görüşe göre, bir kadının namazı, ayağının dörtte biri nisbetinde açık bulunmasıyla bozulur, diğer bir görüşe göre ise, ayakları namaza göre avret yeri sayılmazsa da namaz dışında avret yeri sayılır. Bu görüş ayrılığından kurtulmak için ayakların örtülmesi daha uygun görülmüştür. Sağlam görüşe göre, hür kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları da avrettir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Kadınlar, kendiliğinden görünen dışında, ziynetlerini göstermesinler" (en-Nûr, 24/31). Bundan kastedilen ziynetlerin takıldığı yerlerdir. Kadının kendiliğinden görünen yerleri ise elleri ile yüzdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadın avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker" (Tirmizî, Radâ', 18). Diğer yandan Allah elçisi, Esmâ (r.anhâ)'ya büluğ çağından sonra el ile yüz ve avuçlarına işaret ederek, bu yerlerin dışındaki kısımların örtülmesini bildirmiştir (Ebû Dâvud Libâs, 31). Hz. Âişe'den nakledilen; "Allah Teâlâ büluğ çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât,160) hadisi de, saçları örtünme kapsamına almaktadır.
Müstehcen avret yerleri olan ön ve arka uzuvlar ile hafif avret yeri sayılan, bu iki yer dışındaki uzuvlardan birinin tamamı veya en az dörtte biri açık bulunur ve bu durum kasıtsız olarak iki rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü bir şeyin dörtte biri tamamı hükmündedir.
Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden derinin rengini belli edecek şekilde bulunan, dolayısıyla derinin beyazlığı veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmemektedir. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, zemmedilmiş olmakla birlikte namaz sahih olur. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir (bk. İbn Âbidîn, a.g.e, I, 375 vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 95 vd.; İbn Kudame, el-Muğnî, I, 599; İbn Rüşd Bidâyetül-Müctehid I,111; Bilmen, B. İslâm İlmihali,109).
4) Kıbleye Yönelmek: Namazı kıbleye doğru yönelerek kılmak şarttır. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde müslümanların kıblesi Kudüsteki Mescid-i Aksa idi. Medine döneminde inen şu ayet-i kerime ilk kıble, Mekke'deki Ka'be-i Muazzama'ya çevrildi: "Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına döndürünüz" (el-Bakara" 2/144). Kâbe, Mekke'deki bilinen binadan ibaret değildir. Ancak bu binanın yerini ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar üst tarafı ve toprağın derinliklerine kadar alt tarafı kıble yönüdür. Bu yüzden Kâbe-i Muazzamanın yanında veya içinde bulunanlar, bunun herhangi bir tarafına yönelerek namazlarını kılabilirler. Cemaatle namazda imamın önüne geçmemek şartıyla, cemaat Kâbe'nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte namaz kılarlar.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mekke fethedildiği gün, Kâbe'ye bir kere girip içinde namaz kıldığı nakledilir. Abdullah b. Ömer, Bilâl (r.a)'e, Allah elçisinin Kâbe'ye girdiği zaman namaz kılıp kılmadığını sormuş, Bilâl şu cevabı vermiştir: "Evet Kâbe'ye girince sol taraftaki iki direk arasında namaz kıldıktan sonra çıktı ve Kâbe'nin yönüne doğru iki rek'at namaz kıldı" (Buhârî, Salât, 30; Nesâî, Menâsik, 127; Dârimî, Menâsik, 43; Ahmed İbn Hanbel, II, 75, III, 410, VI, 12, 13, 14).
Kâbe-i Muazzamadan uzakta bulunanların tam Kâbe'ye yönelerek namaz kılmaları farz değildir, Kâbe tarafına yönelmeleri farz olup, bu yeterlidir (bk. İbn Âbidîn, a.g.e., I, 397 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 67; eş-Şürünbülâlî, a.g.e., s. 34; Zeylaî, Tebyinül-Hakâik, I,100 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, I, 431 vd.). Hz. Peygamber (s.a.s); "Doğu ile batı orası kıbledir"' (Tirmizî, Salât; 139; Nesâî, Sıyâm, 43; İbn Mâce, İkâme, 56) buyurmuştur. Eğer kıblede Kâbe'nin kendisine isabet ettirmek farz olsaydı, bir mescidde uzun bir safın sadece Kâbe'nin hizasına rastlayan kısımdaki cemaatin namazlarının sahih olması, diğerlerinin ise sahih olmaması gerekirdi.
İmam Şâfiî'ye göre ise, Mekke'de bulunmayan kimseye, kıbleyi Kâbe'nin kendisine isabet ettirmek farzdır. Çünkü âyette; Nerede bulunursanız" yüzünüzü Kâbe'nin yönüne doğru yöneltin” (el-Bakara, 2/150)buyurulmaktadır. Bu âyet, Kâbe'nin kendisine yönelmeyi gerekli kılmaktadır (ez-Zûhaylî; a.g.e., I, 598).
Kıblenin hangi tarafta bulunduğunda şüphe eden kimse, soracak birisini de bulamazsa, çevre şartlarına göre kıbleyi belirlemeye çalışır ve kanaat ettiği tarafa yönelerek namazını kılar. Kıble hakkında bilgisi olan kimseyi bulan kişi onun verdiği habere uyar. Çünkü başkasının verdiği haber, ictihad etmekten daha kuvvetlidir.
Kıbleyi araştırmanın farz oluşu şu delile dayanır. Âmir b. Rabîa (r.a) şöyle der: "Karanlık bir gecede Rasûlüllah (s.a.s) ile beraberdik. Kıblenin hangi yönde olduğunu tespit edemedik. Her birimiz kendi çevresinde bir yöne doğru namazımızı kıldık. Sabah ulunca durumu Hz. Peygamber'e haber verdik. Bunun üzerine; Doğu da batı da Allah'ındır. Onun için nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü (kıblesi) oradadır" ayeti indi (el-Bakara, 2/115; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I, 304; Hasan Basri Çantay, Kur ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, I, 36).
Namaz içinde kıble tarafına dönülünce, Kâbe'ye niyet edilmesi, meselâ, "Döndüm Kıbleye veya Kâbe'ye" denilmesi sağlam görüşe göre gerekli değildir. Başka bir görüşe göre, Kâbe'ye niyet gerekir.
Bir kimse hastalık sebebiyle kıbleye dönemediği ve kendisini döndürecek kimse bulunmadığı veya hasta olmadığı halde düşman veya yırtıcı hayvan korkusu sebebiyle kıbleye dönemediği takdirde, gücü yettiği tarafa doğru namazını kılar. Çünkü yükümlülükler gücün yetmesiyle sınırlıdır.
Sonuç olarak, müslümanların bütün namazlarda, yeryüzünün en eski ve en kutsal mabedi olan Kâbe-i Muazzamaya yönelmeleri, aralarındaki birliğin, nizam ve intizamın, ortak ibadet neşesinin ifadesidir.
5) Vakit: Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitir namazı, teravih ve bayram namazları için vakit de şarttır. Farz namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarıdır. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Bu namazların muayyen olan vakitlerini bilmek ve bu vakit içinde bu namazları kılmak gerekir. Vaktinden önce kılınacak farı namaz sahih olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılan namaz da kazaya kalmış olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "şüphesiz namaz müminler üzerine vakit ile belirlenmiş olarak farz kılınmıştır" (en-Nisa, 4/ 103).
Cebrail (a.s), Resulullah (s.a.s)'c beş vakit farz namazların vakitlerinin başlangıç ve sonunu şöyle belirlemiştir: "Câbir b. Abdullah (r.a)'den rivâyete göre Cebrâil (a.s), Allah'ın Resulüne gelerek: "Kalk namaz kıl" demiştir. Hz. Peygamber güneş batıya meylettiği zaman öğle namazını kılmıştır. Sonra Cebrâil yine ikindi vaktinde gelerek: "Kalk namaz kıl" dedi. Hz. Peygamber de kalkıp ikindi namazını kıldı. Sonra akşam vaktinde gelerek: "Kalk namaz kıl" demiş, o da güneş batınca akşam namazını kılmıştır. Sonra yatsı vaktinde gelip: "Kalk namaz kıl" demiş ve Hz. Peygamber de aydınlık kaybolunca yatsı namazını kılmıştır. Sonra Cebrâil (a.s), sabah vaktinde gelerek; "Kalk namaz kıl" demiştir. Hz. Peygamber de ortalık aydınlandığında sabah namazını kılmıştır. Sonra ertesi gün öğle vaktinde gelerek: "Kalk namaz kıl" dedi. Hz. Peygamber de kalkıp öğle namazını herşeyin gölgesi bir misli uzadığı zaman kıldı. Sonra ikindi vaktinde gelip: "Kalk namaz kıl" dedi. O da ikindi namazını her şeyin gölgesi iki misli uzadığı zaman kıldı. Sonra akşamleyin aynı vakitte geldi ve bir önceki günün vaktinde kıldırdı. Sonra yatsı vaktinde gecenin yarısı geçtikten sonra geldi ve Hz. Peygamber yatsı namazını kıldı. Sonra ortalık iyice aydınlandığı zaman geldi ve: "Kalk namaz kıl" dedi, o da sabah namazını kıldı. Sonra Cebrâil (a.s) şöyle dedi: Bu iki vaktin arası sabah vaktidir" (Ahmed b. Hanbel, I, 382, III, 330, 331, 352; eş-Şevkânî, a.g.e., I, 300).
Buhârî, bu hadisin vakitler konusunda en sağlam hadis olduğunu söylemiştir. Hadis-i şerif, akşam namazları dışındaki namazların iki vakti olduğunu gösterir.
6) Namazlara Ait Niyetler: Niyet etmek namazın şartlarındandır. Niyet bir azim ve kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi, bir işin ne için yapıldığını düşünmeksizin bilmesi demektir. Bir terim olarak niyet; Allah'a yakın olmak maksadı ile bir ibadeti yapmaya kalben azmetmektir. Namaz konusunda niyet ise; Allah Teâlâ için ihlâsla namaz kılmayı dilemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir.
Bir amelde gösteriş, övülme veya takdir toplama ve benzeri şeyler kastedilmeksizin yalnız Allah'ın rızasının gözetilmesi ihlâs olup, ibadetin yalnız Allah'a tahsis edilmesidir.
Namazda niyetin farz olduğu konusunda İslam âlimlerinin görüş birliği vardır. Bunun sebebi, ibadetin âdetten ayrılması ve ihlâsın gerçekleşmesidir. Bu da ibadeti yalnız Allah'a tahsis etmeyi gerektirir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Oysa onlar, yalnız dini kendisine tahsis ederek, Allah'a ibadet etmekle emrolundular" (el-Beyyine, 98/5). Şu hadis-i şerif bütün amellerin değerini niyete bağlamıştır:" Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiği şey vardır" (Buhârî, Bedül-Vahy, 1; Müslim, İmâre, 155).
Niyetin sonuca etkisine şu olayı örnek verebiliriz. Mallarını bırakarak Medine'ye hicret eden muhacirlerin büyük ecirlere nail olacakları bildirilirken, içlerinden birisi, evlenmek istediği kadının da hicret etmesi üzerine, sırf onunla evlenebilmek için göç etmişti. Onun hicretten elde ettiği, bu kadınla evlenmekten ibaret olmuştu. Çünkü hicret niyeti bu idi.
Niyet hâlis olmalı, yapılacak bir ibadet şuurlu bir halde yapılmalıdır. Amelde yalnız Cenab-ı Hakkın rızası gözetilmeli, gaflet içinde bulunulmamalıdır.
Niyet kalbe aittir. Bununla birlikte, niyetin kalb ile yapılıp, dil ile söylenmesi daha uygundur. Meselâ; bir kimse, başlayacağı bir namaza kalb ile niyet edip, dil ile bir şey söylemese, o namazı yine caiz olur. Ancak, kalb ile niyet etmekle birlikte; "Şu vaktin farz veya sünnet namazını kılmaya niyet ettim" demesi daha iyidir. Bu şekilde niyet, tercih edilen görüşe göre müstehaptır. Çünkü burada, dil kalbe yardımcı olur.
Niyet ile tekbir arasına, namaza aykırı bir fasıla girmeksizin, niyetin namaza bitişik olması gerekir. Bu fasıla, namazda yapılması uygun olmayan yemek, içmek ve konuşmak gibi şeylerdir. Fakat arada abdest almak, mescide yürümek gibi namaz ile ilgili bir fasıla olursa bunun zararı bulunmaz. Bir kimse namaza niyet edip sonra abdest alsa yahut mescide yürüse ve mescitte tekbir alıp imama uysa, fakat yeniden niyetlenmese, araya namaza aykırı bir fasıla girmediği için önceki niyeti yeterli olur. Namaz sırasında abdesti bozulan kimsenin, abdest alarak, yetiştiği yerden namaza devam etmesi de böyledir.
Niyetin iftitah tekbirine yakın olması menduptur. Fakat tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Başka bir görüşe göre ise, tekbirden sonra Sübhaneke'den veya Eûzü'den önce yapılacak bir niyet ile de namaz caiz olur. Şâfiîlere göre, niyetin namazla ilgili işlere yakın olması ve iftitah tekbirinden önce yapılması şarttır.
İmama uyan kimsenin, kılacağı namazı belirlemeksizin, mutlak olarak; "İmama uydum" diye niyet etmesi, tercih edilen görüşe göre yeterli değildir. "İmam ile birlikte namaz kılmaya niyet ettim" sözleri de böyledir. Çünkü bunda, namazı belirleme yoktur.
Bir kimse, imamın tekbirinden önce, hatta imam, Allah veya tekbir sözlerini bitirmeden namaza başlasa, imama uymuş olmaz. Fakat ikinci defa tekbir alırsa, bununla imama uymuş olur.
Cemaatin imama uyma niyeti, imamın "Allahu Ekber" diye namaza başlamasından sonra olmalıdır ki, bir namaz kılana uyulmuş olsun ve ondan önce tekbir alma ihtimali kalmasın. Bu, Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed'in görüşüdür.
Ebû Hanife'ye göre, cemaatin, tekbirleri imamın tekbirine yakın olmalıdır. Çünkü bunda, ibadete hemen başlama fazileti vardır. Bu duruma göre, niyetin önce olması gerekir. Bununla birlikte imam daha Fâtiha Sûresini bitirmeden tekbir alıp, imama uyan kimse, iftitah tekbirinin sevabına kavuşmuş olur.
Bir imamın erkek cemaate niyet etmesi şart değildir. Fakat imam olan kimsenin kadınlara imamlık etmeye niyet etmesi şarttır. Aksi halde, kadınların böyle bir imama uymaları geçerli olmaz. Bu yüzden bir imam; "Ene İmâmün Limen tebianî (Ben, bana uyanlara imamım" diye niyet etse; kendisine kadınlar da uyabilirler (ez-Zühaylî, a.g.e, I; Bilmen, a.g.e., s. 120, 121).
Namazın Rükünleri: Namazın altı rüknü vardır. Bunlar namazın ana unsurlarını teşkil eden ve mutlaka bulunması gereken farzlardır.
I) İftitah Tekbiri: Namaz kılanın ayakta ve kendi işiteceği kadar bir sesle "Allahu ekber" demesine "iftitah tekbiri" veya "tahrîme" denir. Bununla namaza başlanmış ve dış dünya ile ilgi kesilmiş olur.
Ayakta duramayan kişi oturarak tekbir alabilir. Tekbir, gücü yetenler için arapçadır. Başka dilde olmaz. Arkasındaki cemaate duyurabilmesi için imamın tekbiri açıktan alması müstehaptır. Dilsiz veya başka dilde tekbir getirmekten âciz olan kimseden, tekbir getirme farîzası düşer. Tekbirin yalnız bir bölümünü, söylemeye gücü yetene, o kısmın bir anlamı varsa gücünün yettiği kadarı yeterli olur.
Allah Teâlâ'yı yüceltme anlamı taşıyan "Allahul-Kebîr", "Allah Kebîr" veya yalnız "Allah" denilmesi de farz için yeterlidir. Ancak, "Allahümmeğfıslî (Allah'ım beni bağışla)", "Estağfurullah (Allah'tan bağışlanmamı istiyorum)", "Eûzübillâh (Allah'a sığınıyorum)" veya "Bismillâh (Allah'ın adı ile başlıyorum)" gibi sözlerle namaza başlanmış olmaz. Çünkü bunlar birer dua cümlesi olup, yalnız ta'zîmi ifade etmez. Hanefilere göre, namaza "Allahu Ekber (Allah her şeyden yücedir)" sözü ile başlamak vacip, bu sözden başkasını tercih etmek ise tahrimen mekruhtur.
Namaza, iftitah tekbiri ile başlamanın farz oluşu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere dayanır: Allah Teâlâ; "Rabbini yücelt" (el-Müddessir, 74/3) buyurur. Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur: "Namazın anahtarı temizliktir, tahrimesi ise tekbirdir" (Ebû Dâvûd, Salât, 73, Tahâret, 31; Tirmizî, Mevâkît, 62, Tahâret, 3; İbn Mâce, Tahâret, 3). "Allah Teâlâ abdesti yerli yerinde almadıkça, sonra kıbleye dönüp Allahu ekber" demedikçe bir kimsenin namazını kabul etmez" (Ebû Dâvûd, Salât, 144).
Hz. Peygamber namazını hatalı kılan bir sahabeye namazı tarif ederken; "Namaza kalktığın zaman tekbir getir" (Buhârî, Ezân, 95, 122; Müslim, Salât, 45; Ebû Dâvud, Salât,164; Tirmizî, Mevâkît, 110) buyurmuştur.
Ekber yerine "ekbâr" veya Allah yerine "Âllah" şeklinde uzatarak okumak manayı bozacağı için bununla namaza başlanmış olmaz. Namaz içinde böyle bir okuyuş, namazı bozar. Ekber'in "kâf"ını yumuşak okuyarak "eğber" denilmesi namaza zarar vermez. Çünkü bundan kaçınmak güçtür.
İmama uymak üzere alınan iftitah tekbirinin tamamının ayakta alınması şarttır. Bu yüzden rükû halindeki imama uyan kimse "Allah" lafzını ayakta, "ekber" lafzını ise rükûda iken söylese bununla imama uymuş olmaz. Yeniden doğrulup tekbir alması gerekir. Bu arada rükûyu kaçırırsa, birinci rekâtı kaza eder.
Ebû Hanife'ye göre, arapça dışında bir dilde tekbir getirmek de yeterlidir. Çünkü Allah Teâlâ; "Rabbinin ismini anıp, namaz kılan, mutlaka kurtuluşa ermiştir" buyurur.
2) Namazda Kıyam: Gücü yetenin farz namazda ve vitir veya adak gibi vacib namazlarda ayakta durması bir rükündür. Bu yüzden ayakta durmaya gücü yeten kimsenin oturarak kılacağı bir farz veya vacib namaz caiz olmaz. Rükünler farz olduğu için onlara uymak gerekir (Zeylaî, a.g.e., I, 104; İbnul-Hümâm, a.g.e., I,192, 304, 378; eş-Şîrâzî, el-Muhezzeb, I, 70; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 635 vd.; Bilmen, a.g.e., s. 122 vd.). Çünkü, Allah Teâlâ; Allah'a itaat ederek ayakta durun” (el-Bakara, 2/238) buyuruyor. Hz. Peygamber bir hadisinde; Ayakta namaz kıl " buyurmuştur. Hadis, İmran (r.a)'dan şu sözlerle rivayet edilmiştir. "Bende basur hastalığı vardı. Hz. Peygamber'e namazı nasıl kılacağımı sordum? Ayakta kıl, eğer gücün yetmezse oturarak, yine gücün yetmezse yaslanarak kıl" buyurdu. Nesâî şunu ilâve etmiştir: "Eğer gücün yetmezse sırt üstü kıl. Allah kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez" (Buhârî, Taksîr, 19; Ebû Dâvud, Salât, 175; Tirmizî, Salât, 157; İbn Mâce, İkâmet, 139).”
Bu duruma göre, hasta ayakta namaz kılmaya güç yetiremez veya ayağa kalkınca hastalığının artmasından veya uzamasından yahut da şiddetli ağrı duymasından korkarsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rükû ve secdeye varır. Çünkü zorluk kolaylığı celbeder, zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.
Bir hasta, bir yere dayanarak ayakta namaz kılabildiği sürece, farz namazları oturduğu halde kılamaz.
Yine bir süre ayakta kılmaya gücü yeten kimse o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını bitirir. Hatta yalnız iftitah tekbirini ayakta alabilen kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar (bk. el-Kâsânî, a.g.e., I, 105 vd.; İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 375 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 100 vd.; Zeylaî, a.g.e., I, 109).
3) Namazda Kıraat: İmamın veya tek başına namaz kılanın, nafile namazlar ile, vitir namazının bütün rekâtlarında, üç veya dört rekâtlı farz namazların ise iki rekâtında bir miktar Kur'an-ı Kerim okuması farzdır.
Namazda kıraatın farz olan miktarı, Ebû Hanîfe'ye göre, her rekatta kısa da olsa bir ayettir. Böyle bir ayet okununca bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat Ebû Yusuf'a, İmam Muhammede ve Ebû Hanîfe'den başka bir rivayete göre bu miktar, kısa üç ayet veya böyle üç ayet miktarı uzun bir ayettir. İhtiyata uygun olan bu görüştür.
Bir harften veya bir kelimeden ibaret olan bir ayetin, meselâ; "Nûn" ve "Müdhâmmetân" ayetlerinin okunması, sağlam görüşe göre yeterli olmaz. Çünkü bu, bir kıraat sayılmaz.
Kıraatın farz oluşu şu delillere dayanır: Allah Teâlâ şöyle buyurur: Kur'an dan kolayınıza gelen ayetleri okuyun” (el-Müzzemmil, 73/20). Burada mutlak emir vücub ifade eder. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Kıraatsız namaz yoktur" (Müslim, Salât, 42; Ebû Dâvud, Salât, 132, 167).
Yukarıdaki ayet, namazda mutlak olarak Kur'an okumayı emretmektedir. Bu yüzden Kur'an adını taşıyan en az okuyuşla kıraat gerçekleşir. Bununla birlikte namaz dışında Kur'an okumak farz değildir. Çünkü ayetin gelişinden bu anlaşılmaktadır.
Namazda Fâtiha'yı okumak vacibtir. Fatiha terkedilse, namaz tahrîmen mekruh olmakla birlikte sahihtir. Hz. Peygamber'in; "Fâtiha'yı okumayanın namazı kabul değildir" (Tirmizî, Mevâkît, 69; Dârimî, Salât, 36) hadisi Hanefi müctehitlerince, "Fatihasız namazın fazileti yoktur" anlamına hamledilmiştir.
İmama uyan kimsenin Kur'an okuması gerekmez. Çünkü, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız" (el-A'raf, 7/204). Ahmed b. Hanbel bu ayet hakkında şöyle demiştir: "Bu ayetin namazla ilgili olarak indiği konusunda görüş birliği vardır. Ayet namazda dinlemeyi ve susmayı emretmektedir. Dinlemek ise açıktan kıraat yapılan namazlara mahsustur. Susmak hem gizli, hem de açık okunan namazları içine alır. Bu yüzden namaz kılanların açık okunan namazlarda da, gizli okunan namazlarda da susmaları vacibtir" (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 648).
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Bir kimse imamın arkasında namaz kılarsa o imamın okuyuşu onun da okuyuşudur" (İbn Mace, İkâme,18). Bu hadis, gizli okunan namazları da, açık okunanları da kapsamına alır. Yine Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "İmam kendisine uyulması için nasbedilmiştir. İmam tekbir getirdiği zaman siz de getirin, Kur'an okuduğu zaman sizler susun " (Buhârî, Taksîr, 19; Ebû Dâvud, Salât, 68, 175; Tirmizî, Salât, 150,157; İbn Mâce, İkâme, 13, 144; Ahmed b. Hanbel, II, 230).
Hanefiler dışındaki çoğunluk, namazda kıraattan maksadın Fatiha sûresi olduğunu söylemiştir. Dayandıkları delil: "Fatihayı okumayanın namazı yoktur", Fatihatül-Kitab'ın okunmadığı bir namaz yeterli değildir" anlamındaki hadislerdir (bk. Tirmizî, Mevâkît, 69, 115, 116; İbn Mâce, İkame, II).
4) Rükû: Namazlarda rükûda bir rükün olup farzdır. Kıraattan sonra eğilerek rükûya varılır. Rükûda baş ve sırt düz tutularak eller dizlere kadar varır. Bu yüzden ayakta namaz kılan kimsenin rükû için yalnız başını eğmesi yeterli olmaz, arkasını da eğerek, baş ve sırt düz bir hat meydana getirmelidir. Bu tam bir rükûdur. Bununla birlikte namaz kılan, rükûda tam bu durumda bulunmazsa bakılır, eğer kıyama daha yakın görülürse rükûu sahih olmaz, fakat rükû durumuna daha yakın görülürse sahih olur. Sırtı kambur olan kişi, eğer gücü yeterse, normal rükûya göre biraz fazla eğilir (İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 193, 208 vd.; İbn Âbidîn, a.g.e., I, 416; el-Meydânî, a.g.e., I, 69).
Rükû'nun farz oluşu ayet ve hadislere dayanır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ey İman edenler! Rükû edin" (el-Hacc, 22/77).
Resulullah (s.a.s)'in yaptığı rükû şeklini Ebû Humeyd (r.a) şöyle açıklar: "Hz. Peygamber'in rükû yaparken ellerini dizleri üzerine koyduğunu gördüm. Sonra sırtını düzgün tutardı" Hz. Âişe (r.anhâ) rükûda başın eğilmesi şeklini şöyle nakleder:
"Resulullah (s.a.s) rükûya gittiği zaman başını yukarıya doğru kaldırmaz, aşağı doğru da eğmezdi. İkisi arasında bir vaziyette tutardı (Müslim, Salât, 240; Ebû Dâvud, Salât. 122; İbn Mâce, İkâme, 16; Ahmed 6. Hanbel, VI, 31, 194)
Başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Hz. Peygamber rükûya gidince, sırtı üzerinde bir bardak su bulunacak olsa, hareket etmezdi" (Buhârî, Ezân, 120; Ahmed b. Hanbel, I, 123).
Oturarak namaz kılan kimse rükûda biraz eğilmesi, secdede bundan daha fazla eğilmesi gerekir.
5) Secde:
Secde namazda bir rükün olup, farzdır. Namaz kılan kimse rükûdan sonra secdeye varır. Secdede alın, yüz, iki ayak, iki el ve iki diz yere veya yere bitişik bir şey üzerine konulur. Böylece Allah Teâlâ'ya ta'zîmde bulunulur. Bu secde her rekatta birbiri ardınca iki kere yapılır.
Secdelerin farz olduğu konusunda görüş birliği vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Rükû ve secde yapın " (el-Hacc, 22/77). Resulullah (s.a.s) de namazını kötü bir şekilde kılan kimseye şöyle emretmiştir: "Sonra mutmain olacak şekilde secde et. Sonra mutmain olacak şekilde secdeden kalkıp otur, sonra yine mutmain olacak şekilde secde yap.
Tam ve mükemmel secde yedi aza üzerine yapılan secdedir. Yüz, iki el, iki diz ve iki ayak. Bunun dayandığı delil İbn Abbas (r.a)'dan rivayet edilen şu hadistir: "Ben yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlar da; alın (eliyle burnuna işaret etti), iki el, iki diz ve iki ayaktır" (Buhârî, Ezân, 133, 134, 137; Müslim, Salât, 226, 227, 229, 230; Nesâî, Tatbîk, 40, 43-45, 56, 58; İbn Mâce, İkâme, 19).
Alın ve burnun ikisiyle birlikte secde etmek vâcibtir. Secdede elleri, dizleri yere koymak farz değil, sünnettir. Çünkü bunu yapmaksızın da secde gerçekleşebilir. Ancak bu, Züfer ve İmam Şâfiî ile Ahmed b. Hanbel'e göre farzdır.
Secdede iki ayağı yere koymak farzdır. Bu yüzden iki ayağın veya bir ayağın parmakları yere konulmadıkça secde caiz olmaz. Tercih edilen görüş budur. Bir ayağın yalnız bir parmağını veya ayağın yalnız üstünü yere koymak yeterli olmaz. Eğer bir kimse iki ayağını da yere koymazsa secdesi geçerli olmaz.
Atılmış yün, pamuk, saman, sünger ve kar gibi bir şey üzerine secde edildiği zaman, eğer bunlar yoğunluk meydana getirip, hacimleri anlaşılırsa secde caiz olur. Fakat bunların içinde yüz kaybolup hacimleri anlaşılmaz ve yüz aşağıya tam yerleşip sertlik hissedilmezse secde caiz olmaz.
Rükû ve secdede durmada sünnet miktarının en azı üçer kere tesbih okumaktır. Ortası beş, en mükemmeli yedi kere tesbih okumaktır. Namazı tek başına kılan kimse, daha çok tesbihte bulunabilir. Fakat imam olan kimse, cemaatin rızası bulunmadıkça, üçten fazla tesbih okumamalıdır. Çünkü cemaatı usandırmak ve namazları kaçırmak uygun değildir.
Rükûda okunacak tesbih; "Sübhâne rabbiyelazîm (pek büyük olan Rabbim, her türlü eksikliklerden münezzehtir)" ve secdelerdeki tesbih de; "Sübhâne rabbiyel a'lâ (En yüce olan Rabbim, bütün eksikliklerden) münezzehtir".
Her rekatta iki secde yapılır. Bunlardan birisi bilerek terk edilse namaz bozulur, sehven terk edilse, selâmdan sonra bile hatırlansa, namaza aykırı bir şey yapılmamışsa secdeye varılır, daha sonra son oturuş iade edilerek sehiv secdeleri yapılır. Çünkü farı olan secde normal yerinden geri bırakılmıştır (Ayrıca bk. secde-i sehiv).
6) Son Oturuş:
Namazların sonunda teşehhüt miktarı oturmak da namazın bir farzı, bir rüknüdür. Buna "Ka'dei ahire (son oturuş)" denir. İki rekatlı namazlarda ikinci rekattan, dört rekatlı namazlarda ise dördüncü rekattan sonraki oturuşlar "son oturuş"tur.
Teşehhüt miktarından maksat ise "Tahiyyatı" okuyacak kadar bir süredir. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise, son oturuşta teşehhüt ile birlikte Hz. Peygamber'e salavât getirmek, yani; "Allahümme salli alâ Muhammed" diyecek kadar oturarak teşehhütte bulunmak bir rükündür.
Hz. Peygamber'den nakledilen "Tahiyyât" duası şudur: "et-Tahiyyâtü lillahi ve's-salavâtü vettayyibâtü, es-selâmü aleyke eyyühan'Nebiyyü ve rahmetullahi ve berakûtühû. es-Selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi's-sâlihîn. Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Rasûluh".
Anlamı: "Bütün duâlar, senâlar, bedenî ve mâlî ibadetler Allah Teâlâ'ya mahsustur. Ey Peygamber! Sana selâm olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. (Ey Rabbimiz)! Selâm bize ve Allah'ın salih kullarına olsun. Şunu bilir ve herkese açıklarım ki, Allah'tan başka hiç bir gerçek mabud yoktur ve yine bilir ve açıklarım ki, Hz. Muhammed, Allah'ın kulu ve peygamberidir" (bk. Buhârî, Ezân, 148, 150; Deavât, 16; Tevhîd, S;Müslim, Salât, 56, 60, 62; Ebû Dâvud, Salât, 128).
Son oturuşta, teşehhüt miktarı oturmanın farz oluşu şu hadise dayanır: "Hz. Peygamber, İbn Mes'ud (r.a)'a teşehhüdü öğrettiği zaman şöyle buyurmuştur: "Bunu söylediğin veya yaptığın zaman namazın tamam olmuştur" (Ebû Dâvud, Salât, 178; Nesâî, Tatbik, 15). Yani teşehhüdü okuduğun veya oturma işini yaptığın zaman namazın tamamdır. Burada, Resulullah (s.a.s), namazın tamamlanmasını fiile bağlanmıştır. Bu fiil de oturma işidir. Hz. Peygamber, tahıyyâtı ancak oturduğu zaman okumuştur. Bu yüzden namazın gerçekten tamam olması oturmaya bağlıdır (bk. el-Kâsânî, a.g.e., I, 133; İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 113; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I,104; İbn Kudâme, a.g.e., I, 532; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 665 vd.; Bilmen, a.g.e., s.129,130).
7) Ta'dîl-i Erkâna Riayet Etmek: İmam Ebû Yûsuf ile Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre namazda ta'dili erkân bir rükün veya rüknün şartıdır. Ta'dili erkân; itminan halinde bulunmak, hareketten sonra durmak yahut kalkması eğilmesinden ayrılacak şekilde iki hareket arasında sükûnet bulmaktır. Namazda ta'dili erkân rükûda, rükûdan doğrulmada, secdede, iki secde arasındaki oturuşta söz konusu olur. Meselâ; rükûdan kıyama doğrulurken vücut dimdik bir hale gelmeli, sükûnet bulmalı, en az bir kere; "Sübhanellahilazîm (Yüce olan Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim)" diyecek kadar ayakta durup daha sonra secdeye varmalıdır. İki secde arasında da bu şekilde bir tesbih miktarı durmalıdır.
Hz. Peygamber, namazını kötü bir şekilde kılmakta olan bedevîye şöyle buyurmuştur: "Namaza kalktığın zaman tekbir getir, sonra kolayına gelen Kur'an ayetlerinden bir kısmını oku. Sonra mutmain olacak şekilde rükû yap, sonra mutmain olacak şekilde secde yap. Sonra bunu bütün namazın süresince yap " (Buhârî, Ezân, 95, 122; Müslim, Salât, 45; Ebû Dâvud, Salât, 164).
Ta'dili erkân Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre vacibtir. Birinci görüş olan çoğunluğun görüşüne göre, ta'dili erkâna riayet edilmeksizin kılınan bir namazı yeniden kılmak (iade etmek) gerekir. İkinci görüşe göre ise; bu durumda yalnız sehiv secdesi yapmak yeterlidir. Fakat böyle bir namazı yeniden kılmak daha uygundur. Böylece ihtilaftan kurtulunmuş olur.
8) Namazdan Kendi Fiili İle Çıkmak:
Namaz kılan kimsenin, namazdan kendi isteğine bağlı bir fiil ile çıkması Ebû Hanîfe'ye göre bir rükün ve dolayısıyla bir farzdır. Namazın sonunda selâm vermek farz değil vacibtir. Bu yüzden, bir kimse teşehhüt miktarı oturduktan sonra bir tarafa selâm vermek, konuşmak, bir iş yapmak veya abdesti bozulmak gibi fiillerle namazdan çıksa bu yeterlidir. Namaz, birinci selâmda "aleyküm" kelimesinden önce "selâm" sözünü söylemekle son bulur.
Hz. Peygamber (s.a.s), namazlarını selâm vererek bitirmekle birlikte, selâmın farz olmadığını göstermek için arada başka türlü amelleri de olmuştur. Abdullah b. Amr b. Âs'ın naklettiği bir hadiste Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: "İmam namazını bitirip oturunca, konuşmadan önce abdesti bozulursa namazı tamam olur. Bunun gibi imamın arkasında bulunup da namazını bitirmiş olanların da namaz tamam olur" (Tirmizî, Salât, 183; Ebû Dâvud, Salât, 187, 230; İbn Mâce, İkâme, 138; Dârimî, Vüdû', 114; Ahmed b. Hanbel, VI, 272).
İbn Abbas (r.a)'nın naklettiği şu hadis de bu anlamı desteklemektedir: "Rasûlullah (s.a.s) teşehhüt miktarı oturduğu zaman, yüzünü bize doğru döndürür ve şöyle buyururdu: Bir kimsenin teşehhüt miktarı oturduktan sonra abdesti bozulsa, onun namazı tamam olmuştur" (Buhârî, Ezân,156; Cenâiz, 93; Nesâî, İftitah, 84; İbn Mace, Salât, 8; Ahmed b. Hanbel, V,14, 41).
Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, teşehhüt miktarı oturduktan sonra namazı sona erdirecek fiilin kendi isteği ile olması da şart değildir. Bu yüzden, teşehhütten sonra abdestin irade dışı bozulması halinde bu iki müctehide göre yine namaz tamam olmuş sayılırken, Ebû Hanîfe'ye göre tamam olmuş olmaz. Hemen abdest alıp, kendi ihtiyarı ile namazdan çıkması gerekir. Aksi halde namazı batıl olur (bk. el-Kâsânî, a.g.e., I, 113; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., I, 225; Zeylaî Nasbur-Râye, II, 63; İbn Âbidîn, a.g.e., I, 418).
Namazın Vacibleri
Ayet, mütevâtir veya meşhûr hadis gibi kesin delille sabit olan, fakat delâleti zannî bulunan hükme vacib denir. Vacibin terki sebebiyle namaz bozulmaz. Bu eksiklik sehiv secdesi yapılarak tamamlanır. Namazın vacibleri şunlardır:
1) Namaza başlarken yalnız ta'zîm ifade eden "Allah" lafzıyla yetinmeyip, tekbir anlamı taşıyan bir ifadenin ilâve edilmesi vacibtir. Meselâ; "Allahu ekber" denilmesi vacibtir.
2) Namazlarda "Fâtiha" sûresini okumak vacibtir. Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre, namazın her rekâtında Fâtiha'yı okumak farzdır.
3) Namazlarda farz olan kıraatin ilk iki rekâta tahsis edilmesi vacibtir.
4) İlk iki rekâttan her birinde Fâtiha'yı bir kere okuyup, tekrar etmek vacibtir.
5) Fâtiha'yı, okunacak diğer sûre veya âyetlerden önce okumak. Çünkü, Hz. Peygamber bu şekilde okumuştur. Bir kimse yanılarak Fâtiha'dan önce, başka sûre veya ayetleri okur ve sonra bunu hatırlarsa, kıraatı keserek önce Fâtiha'yı ondan sonra da diğer sûre veya ayetleri okur. Namazın sonunda da sehiv secdesi yapar.
6) Farı namazların ilk iki rekâtında Fâtiha'dan sonra, başka bir sûre veya bir sûre yerine geçecek miktarda ayet-i kerime ilâve etmek vacibtir. Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) den nakledilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Biz namazda Fâtiha ile birlikte kolayımıza gelen ayetleri okumakla emrolunduk" (Ahmed b. Hanbel, III, 2).
7) Tek başına namaz kılan kimse, sabah, akşam ve yatsı namazlarında açıktan okumakla gizli okumak arasında serbesttir. Dilerse açıktan, dilerse gizli okuyabilir. Fakat öğle, ikindi ve gündüzün kılacağı nafile namazlarda gizli okuması vacibtir.
Resulullah (s.a.s) gece namazlarında nasıl okuduğu Hz. Âişe (r.anhâ) dan sorulmuş, o şöyle cevap vermiştir: Bazan gizli, bazan da açıktan okurdu" (Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 23; Tirmizî, bu hadis için sahihtir, demiştir).
8) Cemaatle kılınan namazlardan sabah, cuma, bayram, teravih ve vitir namazlarının her rekâtında; akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekâtlarında açık olarak; öğle ve ikindi namazlarının bütün rekatlarıyla akşam namazının üçüncü ve yatsı namazının da son iki rekâtlarında gizli olarak kıraatta bulunmak vacibtir.
9) Vitir namazında kunut duası okumak ve kunut tekbiri almak Ebû Hanîfe'ye göre vacibtir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre bunlar sünnettir. (Kunut duası için bk. "Vitir namazı").
10) Kazaya kalan bir namaz, gündüzün cemaatle kılınacak olsa, eğer sabah namazı gibi açıktan okunması gereken bir namaz ise yine açıktan okunur. Öğle namazı gibi gizli okunacak bir namaz ise gizli okunur.
11) İki bayram namazının üçer tane ilâve tekbirleri vacibtir. İkinci rekâtların rükû tekbirleri ise, vacib olan ilâve tekbirlere bitişik olduğu için vacib sayılır.
12) Secdede alın ile birlikte burnu da yere koymak vacibtir.
13) Üç veya dört rekâtlı namazlarda birinci oturuş vacibtir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) buna devam etmiş, yanlışlıkla ayağa kalktığında da sehiv secdesi yapmıştır (ey-Şevkânî, a.g.e., II, 273).
14) Namazların her oturuşunda teşehhütte bulunmak, yani tahiyyatı okumak vacibtir. Hz. Peygamber; Her iki rekâtta oturduğunuz zaman; "Ettehiyyâtü lillâhi deyin"buyurmuştur (Müslim, Salât, 24; Ebû Davud, Salât, 122; Ahmed b. Hanbel, IV, 381).
15) İlk oturuşta tahıyyâtı okuduktan sonra hiç ara vermeden üçüncü rekâta kalkmak vacib olup, bir rükün eda edecek kadar ara verme sehiv secdesini gerektirir. Çünkü teşehhüdü uzatmakla farz tehir edilmiş olur. Bir rükün miktarı ise sadece: "Allahümme salli alâ Muhammed" diyecek kadar zamandır.
16) Namazın farzlarında tertibe riayet etmek vacibtir. Sırayı gözetmek kıraat ile rükû arasında ve her rekâtta tekrarlanan hareketlerde söz konusu olur.
17) Vaciblerden her birini yerinde yapıp geri bırakmamak vacibtir. Kıraattan sonra bir süre, dalgınlıkla düşünceye dalıp, daha sonra rükûya varılması gibi.
18) Namaz içinde okunan secde ayetinden dolayı tilâvet secdesinde bulunmak vacibtir.
19) Namazda, yanılarak terk edilen vaciblerden dolayı sehiv secdesi yapmak vacibtir.
20) Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre, rükünlerde itmi'nan halinde bulunmak vacibtir. Rükû, secde, rükûdan doğrulma veya iki secde arasında azalar sükûnet bulmalı, kaslar gevşeyip vücut rahatlamalıdır. Bunun dayanağı, namazını kötü bir şekilde kılan kimse ile ilgili hadistir.
21) Namazların sonunda selâm vermek. Önce sağ tarafa, sonra sol tarafa yüz çevirerek "es-Selâm (size selâm olsun)" demek vacibtir. "Aleyküm ve rahmetullah (selâm ve Allah'ın rahmeti sizin üzerinize olsun)" sözünü söylemek ise sünnettir.
İbn Mes'ud (r.a)'un naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: "Hz. Peygamber sağına ve soluna selâm vererek; "es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah, es-selâmü aleyküm ve rahmetullah"der ve sağa sola dönerken yanağının beyazlığı görünürdü" (Müslim, İkâme, 27; Ebû Davud, Salât, 41, 187, 188; Tirmizî, Mevâkît, 105; Nesâî, Tatbîk, 34, 83, Sehv, 68-71 ).
Namazın sünnetleri; yapana sevap kazandıran, terkedene ceza uygulanmayan, ancak azarlama ve kınama bulunan bir takım sözler ve fiillerdir. Bunlar terk edildiği zaman sehiv secdesi gerekmediği gibi, kasden terk edilmeleri halinde bile namaz bozulmaz. Ancak kasden terkle kötü bir amel işlenmiş olur. Namazın sünnetleri şunlardır:
1) Beş vakit namaz ile cuma namazı için ezan ve kamet okumak sünnettir. Kaza namazı da bu hükme dahildir.
Kendi evinde tek başına namaz kılacak erkekler için ezan ile kamet müstehaptır. Gerek yolcu için ve gerekse cemaatle namaz kılacak olanlar için ezan ve kameti terk etmek ise mekruhtur.
2) İftitah tekbiri için elleri yukarıya kaldırmak sünnettir. Erkekler ellerini baş parmakları kulaklarının yumuşaklarına değecek kadar, kadınlar ise, parmaklarının uçları omuzlarının hizasına kavuşacak şekilde memelerinin önüne kaldırıp, o durumda iken "Allahu ekber" derler. Kadınların ellerini omuz hizasına kadar kaldırması, tesettüre daha uygun düşmesi yüzündendir. Ellerin içleri kıbleye veya birbirine dönük bulunabilir. Parmakları kendi haline bırakıp ne bitiştirmek ve ne de ayırmak gerekmez.
Hanefiler bu konuda aşağıdaki hadislere dayanırlar: Vâil b. Hucr (r.a), Resulullah (s.a.s)'in namaza başlarken iki elini kaldırıp tekbir alırken ve ellerini kulaklarının yumuşağına temas edecek şekilde tutarken gördüğünü nakletmiştir (Zeylaî, Nasbür-Râye, I, 310).
Şâfiî ve Mâlikîlere göre, erkekler ellerini omuzlarının hizasına kadar kaldırırlar. Çünkü İbn Ömer (r.a), Resulullah (s.a.s)'in bu şekilde yaptığını rivayet etmiştir (Müslim, Salât, 21, 25, 26; Ebû Dâvud, Salât, 115; İbn Mâce, İkâme,15, 72; Tirmizî, Salât, 76, 110).
3) İmama uyan kişinin iftitah tekbirinin, imamının iftitah tekbirine yakın olması sünnettir. Ancak imama uyanın tekbirinin, imamınkinden sonra olması gerekir. Çünkü Hz. Peygamber; "İmam tekbir alınca sen de tekbir al" (Buhârî, Salât, 18; Ezân, 82,128; Müslim, Salât, 62, 77, 86, 89) buyurmuştur.
4) Sağ eli sol el üzerine koymak. Namaz kılan kişinin tekbirden sonra sağ elini göbeğinin altında olmak üzere sol eli ve bileği üzerine koyması sünnettir. Hz. Alî'den, rivayete göre şöyle demiştir. "Sağ elin sol el üzerine, göbeğin altına konması sünnettendir" (Ebû Dâvud, Salât, 118; Ahmed b. Hanbel, I,110; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletüh, I, 687).
Şafiîlere göre, iki elin kadınlarda göğüs üzerine, erkeklerde ise göbeğin üstüne konulması müstehaptır. Çünkü insanın kalbi soldadır, böylece eller en şerefli bir organ üzerine konulmuş olur.
Mâlikîlere göre, namazda iki elin vakarlı bir şekilde yanlara salıverilmesi menduptur. Ancak nâfile namazlarda ellerin göğüs üzerinde bağlanıp tutulması caizdir. Fakat farz namazlarda el bağlamak mekruhtur. Çünkü bu durum bir yere dayanmak gibidir. Ancak el bağlama sünnet olduğu için yapılırsa mekruh olmaz (ez-Zühaylî, a.g.e., I, 687, 688).
5) Sübhaneke'yi okumak sünnettir. Yüce Allah'ı tesbih ve övgüyü içeren bu dua şöyledir: "Sübhaneke Allahümme ve bi hamdike ve tebarekesmüke ve teâlâ ceddüke ve lâ ilâhe gayruke".
Anlamı: "Ey Allahım, seni tesbih ve tenzih eder, Sana hamdü senâda bulunurum. Senin mukaddes ismin mübarektir ve Senin azamet ve celâlin pek yüksektir. Senden başka hiç bir ilâh yoktur".
Hz. Âişe'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s) namaza başladığı zaman; "Sübhânekellahümme ve bihamdike ve tebarekesmüke ve teâlâ ceddüke velâ ilâhe gayruke" derdi (Müslim, Misâfirîn, 202; Ebû Dâvud, Salât,120; Nesâî, İftitah, 16, 17).
Fâtiha'dan önce yine gizli olarak "eûzü-besmele" okunması ve diğer rekâtlarda da Fâtiha'dan önce besmele okunması sünnettir. Eûzü-besmele şudur: "Eûzübillâhimineşşeytanirracîm (ilâhi rahmetten kovulmuş olan şeytandan Allah'a sığınırım) Bismillâhirrahmânirrahim (çok esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adı ile başlarım)". Eûzü çekmenin delili şu ayettir: Kur'an okuduğun zaman kovulmuş olan şeytandan Allaha sığın" (en-Nahl, 16/98).
Bu konuda imam ile, namazı tek başına kılan kişi arasında fark yoktur. Ancak imama uyan kimse Fatiha'yı okuyamayacağı için eûzü-besmele de okumaz.
Her rekâtta Fâtiha'dan önce besmele okumak sağlam görülen başka bir görüşe göre ise vacibtir. Fâtiha'dan sonra okunacak sûrelerin baş taraflarında besmele okunmaz. Yalnız İmam Muhammed'e göre, gizli kılınacak namazlarda bu sûrelerin başında da besmele okunur.
6) Fâtiha'dan sonra gizlice "âmîn (dualarımızı kabul buyur)" denilmesi sünnettir. Ebû Hureyre'den rivayete göre, Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "İmam âmin dediği zaman, siz de âmin deyin. Çünkü kimin âmin demesi, meleklerin âmin demesine denk gelirse onun geçmiş günahları bağışlanır" (Buhârî, Ezân, 111, 112, Deavât, 64; Müslim, Salât, 72; Tirmizî, Salât, 71; Nesâî, İftitah, 33).
7) İmam olan kimsenin tekbirleri ve rükûdan kalkarken, "Semiallahü limen hamideh (Allah, kendisini öven kimsenin övgüsünü işitir)" cümlesini ve namazın sonunda iki tarafa vereceği selâmı ihtiyaç miktarı açıktan yapması sünnet olduğu gibi, imama uyanların da, rükûdan kalkarken gizlice; "Allahumma Rabbenâ ve lekel-hamd (Ey Rabbimiz olan Allah'ım! Hamd, övgü yalnız sanadır)" demesi, tekbirler ile selamı gizlice yapması sünnettir.
Tek başına namaz kılan kimse, rükûdan kalkarken hem "Semiallahü limen hamideh", hem de "Allahümme Rabbenâ ve lekel-hamd" der.
8) Rükû ve secdeye eğilip kalkarken alınan tekbirler sünnettir. Kıyamdan rükûya ve secdelere gidilirken veya secdeden kalkıp yine secdeye giderken "Allahu ekber" denilmesi sünnettir. Abdullah b. Mes'ud (r.a)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resulullah (s.a.s)'ın her kalkış ve eğilişlerinde, kıyam ve oturuşlarında tekbir getirdiğini gördüm" (Buhârî, Ezân, 116; Tirmizî, Salât, 74; Nesâî, Tatbîk, 34, 90, 94, Sehv, 70; Dârimî, Salât, 40). Ancak rükûdan kalkarken tekbir yerine "Semiallahü limen hamideh" denilir.
9) Rükûdan doğrulurken; "Semiallahü limen hamideh", arkasından da; "Rabbenâ lekel-hamd" denilmesi sünnettir.
Enes (r.a)'den Rasûlüllah (s.a.s)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İmam, "Semiallahü limen hamideh " deyince, sizler de; "Rabbenâ ve leke'l-hamd" deyiniz" (Buhârî, Ezan, 52, 74, 82, Bedül-Halk, 7; Müslim, Salât, 71; Ebû Dâvud,-Salât, 140).
10) Kıyamda bir özür bulunmadığı takdirde iki ayağın arasını dört parmak kadar açık bulundurmak sünnettir. Çünkü bu durum huşûya daha yakındır. Şâfiîlere göre, iki ayak arası bir karış kadar açılır.
11) Rükû halinde erkeklerin elleriyle, parmak araları açık olarak dizlerini tutmaları sünnettir. Kadınlar bu durumda, ellerini dizleri üzerine koymakla yetinirler.
12) Rükû ve secde tesbihleri sünnettir. Yani rükû halinde en az üç kere; "Sübhâne rabbiyel-azîm (Yüce olan Rabbimi her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim)" denilmesi, secde halinde de üç kere; "Sübhâne rabbiyel alâ (En yüce olan Rabbimi her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim)" denilmesi sünnettir.
Huzeyfe (r.a)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber ile namaz kıldım. Rükûda "Sübhâne rabbiyel-azîm", secdede "Sübhâne rabbiyel-a'lâ" derdi. Okuyuşu sırasında rahmet ayeti geçince, orada durur ve Allah'tan rahmet isterdi. Azap ayeti gelince de Allah'a sığınırdı" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, II, 245). İbn Mes'ud (r.a)'ın naklettiğine göre Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden biri rükûya vardığı zaman, üç kere "Sübhâne rabbiyel-azîm " desin. Bu sayı tesbihin en az ölçüsüdür" (Nesâî, Tatbîk, 9; İbn Mâce, İkâme, 20).
Mâliklere göre rükû ve secdede tesbih sayısının bir sınırı yoktur.
13) Secde oturuşları ile teşehhüt oturuşlarında sol ayağı yere yatırıp sağ ayağı dikmek ve ayak parmaklarını kıbleye yöneltmek sünnettir. Kadınlar sol ayaklarını sağ taraflarına yatık bulundurarak yere otururlar. Bu oturmaya "teverrük" denir. Çünkü bu durum kadının daha çok örtünmesine yardımcı olur.
14) Secdeye varılırken önce dizleri, sonra elleri, sonra yüzü yere koymak, secdeden kalkarken de önce yüzü, sonra da dizlerin üzerine koyarak elleri yerden kaldırmak sünnettir. Bu şekilde secdeye varıp kalkmaya gücü yetmeyenlerin elleriyle yere dayanarak kalkmaları caiz olur.
Vâil b. Hucr (r.a) şöyle demiştir: "Ben, Resulullah (s.a.s)'in, secdeye gittiği zaman dizlerini ellerinden önce yere koyduğunu, kalkınca da ellerini dizlerinden önce kaldırdığını gördüm" (Tirmizî, Salât, 84; Ebû Dâvud, Salât, 137; Nesâî, Tatbik, 38, 93).
15) Oturuşlarda veya secde arası celsede iki eli iki uyluk üzerine koymak sünnettir.
Vâil b. Hucr. (r.a) Resulullah (s.a.s)'in namaz kılışını anlatırken şöyle demiştir: "Sonra oturup sol ayağını yere yatırdı ve sol elinin avuç kısmını uyluğu üzerine ve sol dizi üzerine koydu. Sağ dirseğini sağ uyluğunun hizasına getirdi. Sonra parmaklarından ikisini yumarak halka şeklinde yaptı, sonra parmağını kaldırdı ve bu parmağını hareket ettirdiğini gördüm, dua ediyordu" (Ebû Dâvud, Salât, l IS; Tirmizî, Salât, 106; Nesâî, İftitah, 11; Seh v, 31, 34).
16) Oturuşlarda tahiyyatı okurken "Lâ ilâhe" denilince sağ elin şahadet parmağının kaldırılıp "İllâllah" denirken indirilmesi sünnettir. Bu halde parmak ile orta parmak halka yapılıp, diğer iki parmak bükülmelidir. Bu işaretle, Allah'tan başka hiç bir ilâh bulunmadığı teyit edilmiş olur. Delil, Vâil b. Hucr (r.a)'ten rivayet edilen yukarıda zikrettiğimiz hadistir.
17) Farz namazların üçüncü ve dördüncü rekâtlarında Fâtiha okumak sağlam görüşe göre sünnettir. Buna göre sûre ilâvesinde de bir sakınca bulunmaz. Çünkü bu iki rekâtta kıraat bir sınır belirlenmeksizin meşrû kılınmıştır. Hanefiler dışındaki çoğunluğa göre, Fâtiha'nın son iki rekâtta da okunması farzdır.
18) Farzların, vitir namazının ve müekked sünnetlerin son oturuşlarında, gayri müekked sünnetler ile diğer nâfile namazların da her oturuşunda tahiyyâttan sonra Hz. Peygamber'e ve âline salavât getirmek sünnettir.
"Allahumma Salli-Bârik" duaları diye kısaltılan, namazlardaki salavâtın başlangıcını Kâ'b b. Ucre (r.a) şöyle anlatır: "Hz. Peygamber bizim yanımıza geldi. Biz dedik ki: "Ey Allah'ın Resulu! Allah bize, sana nasıl selâm vereceğimizi bildirdi. Sen de bize, sana nasıl salât getireceğimizi öğret". Hz. Peygamber (s.a.s), salât dualarını şöyle telkin buyurdu: Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin, kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahime inneke hamîdun mecîd. Ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin, kemâ barekte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahime inneke hamîdun mecîd" (Buhârî, Tefsîru Sûre, 33/10; Enbiyâ, 10, Deavât, 31, 32; Müslim, Salât, 65, 66, 69; Tirmizî, Tefsîr-i Sûre, 33/23; Vitr, 20; Ebû Dâvud, Salât, 179; Nesâî, Sehv, 49, 50-54; İbn Hanbel, I, 162, III, 47, IV, 118, 241).
Anlamı: "Ey Allah'ım! Peygamberimiz Muhammed'e ve onun ailesine salât et, onların şeref ve kadrini yücelt, Hz. İbrahim ve ailesine salât ettiğin gibi. Ve yine Hz. Muhammed'i ve âilesini mübarek kıl, onların feyiz ve bereketlerini daima arttır, Hz. İbrahim ve ailesini mübarek kıldığın gibi. Şüphe yok ki Sen hamîdsin, mecîdsin, bütün övgü, azamet ve celâl Sana mahsustur".
19) Bütün namazların son oturuşlarında tahiyyat ve Allahumma salli-bârik dualarından sonra, iki tarafa selâm vermeden önce dua edilmesi sünnettir. Bu duanın Kur'an-ı Kerim ayetlerinden seçilmesi veya bunlara benzemesi daha uygundur. İnsanlardan istenecek şeyler konusunda namazda dua edilmez. Meselâ; "Ya Rabbi! Bana dünya malı ver, şu kadar para ver" denilmesi caiz görülmez. Namazların sonunda mutat olarak dua niyetiyle; Rabbenâ âtinâ fî'd dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kına azabennâr (Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik, âhirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru)" (el-Bakara, 2/201).
20) Namazın sonunda selâm verirken yüzün önce sağa, sonra sola döndürülmesi sünnettir. Namaz kılan kimse, sağına ve soluna selâm verirken sağında ve solunda bulunan insan, cin ve meleklere selâm vermeye niyet eder. İmam da kendisine uyanlara selâm vermeye niyet eder (Ebû Dâvud, Salât, 184; Nesâî Tatbîk, 83; Ahmed b. Hanbel, I, 172, 181, 408, IV, 193).
21) Sütre edinmek sünnettir. Başkaları tarafından önünden geçilmesine engel olmak için, namaz kılan kimsenin önüne koyduğu şeye "sütre" denir.
Sütrenin dayandığı delil şu hadistir: "Sizden biri namaz kıldığı zaman, bir sütreye doğru namaz kılsın ve bu sütreye yakın dursun, önünden hiç kimsenin geçmesine izin vermesin. Eğer biri önünden geçmek isterse ona karşı koysun" (Buhârî, Salât, 90; Ebû Dâvud, Salât, 106, 107, 109; Tirmizî, Mevâkît, 133).
Namazın Mekruhları Namazda mekruh olan şeylerin başlıcaları şunlardır:
1) Namazın vaciblerinden birini kasden terk etmek. Meselâ; Fâtiha'yı terk etmek veya gizli okunan namazda açıktan okumak, açıktan okunan namazlarda gizli okumak gibi... Tahrîmen mekruh olan böyle bir namaz sahih ise de, iadesi vacib olur. Çünkü eksiklik bir sehve (yanılmaya) dayanmaktadır.
2) Namazın sünnetlerinden birini bilerek terk etmek mekruhtur.
3) İkinci rekâtta birinci rekâta göre daha uzun okumak mekruhtur. Hanefilere göre fazlalığın üç ayet miktarını aşması gerekir. Aksi halde mekruh olmaz.
4) Namaz kılarken bir özür olmaksızın bir yere, direğe, duvar veya bastona dayanmak mekruhtur.
5) Namazda özürsüz yere birbiri peşine olmak üzere bir kaç adım yürümek mekruhtur. Ancak bir yılan veya akrebi öldürmek gibi bir özür sebebiyle bir kaç adım atmak mekruh olmaz. Bunları öldürmek biraz yürümeyi ve çokça hareketleri gerektirirse namaz bozulur. Böyle bir durumda zararı def etmek için namazı bozmak caizdir.
6) Bir rekâtta bir sûrenin iki kere okunması veya farzlarda iki rekâtta da Fâtiha'dan sonra aynı sûrenin tekrarlanması mekruhtur. Ancak bu, nâfile namazlarda mekruh olmaz. Namazda Fâtiha'dan sonra sürekli olarak belli bir sûrenin okunması, bu sûrelerden başkasının okunmaması da mekruhtur.
7) Kıraatta, Kur'an-ı Kerim'deki sıraya uyulmaması mekruhtur. Meselâ; birinci rekâtta "İhlâs" sûresini okumak, sonra "Leheb" veya "Kâfirûn" sûresini okumak gibi. Çünkü Resulullah (s.a.s)'in okuyuşlarında bu sırayı gözettiği rivayet edilmiştir.
8) Namaz kılan kişinin eli aracılığı ile elbise, beden veya sakalları ile oynaması, eline ağzına koyması veya gerek olmaksızın burun deliklerini kapaması mekruhtur.
9) Namazda kıyam, kıraat, rükû ve secde hallerinde elleri bir özür bulunmaksızın, sünnette belirlenen uzuvlar üzerine koymamak mekruhtur. Kıyamda elleri yanlara salıvermek gibi.
10) Namazda bit veya pire tutmak, öldürmek ve kovalamak mekruhtur. Karınca ve pire gibi bir şeyin ısırmasından acı duyan kimsenin bunları namazda tutup atmasında bir sakınca yoktur.
11) Erkeklerin secde ederken kollarını tamamıyla yere döşemeleri mekruhtur.
12) Namaz içinde bir özür bulunmaksızın bağdaş kurup veya dizleri dikip oturmak mekruhtur.
13) Namazda gerinmek veya esnemek mekruhtur. Çünkü gerinmek bir gaflet ve tembellik eseridir. Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Esnemek şeytandandır. Sizden biri esneme hali olunca bunu gücü yettiğince yenmeye çalışsın" (Buhârî, Bedül-Halk, 11, Edeb,127; Müslim, Zühd, 56; Tirmizî, Edeb, 7).
14) Namazda, bir zaruret bulunmaksızın kendi isteği ile öksürmek mekruhtur. Öksürüğü mümkün olduğu kadar gidermek edebe daha uygundur.
15) Namaz içinde, verilen selâmı el veya baş işaretiyle almak mekruhtur.
16) Namazda, dişlerin arasında nohut tanesinden küçük bir yemek parçasını yutmak mekruhtur. Nohut tanesinden büyük olursa namaz bozulur.
17) Yemek sofrası hazır olduğu halde namaza başlamak mekruhtur. Ancak vaktin çıkmasından korkulması durumu müstesnadır. Bu yiyeceğe karşı iştihanın bulunup bulunmaması hükmü değiştirmez.
18) Namazda gözleri yummak veya gözleri göğe doğru çevirmek, sağa sola bakınmak veya başını bir tarafa çevirip bakıvermek mekruhtur. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Gözlerini göğe doğru namazda diken topluluklara ne oluyor?". Bu konudaki sözleri o derece şiddetli oldu ki, sonunda şöyle buyurdu: "Ya buna son verirler veya Allah onların gözlerini kör eder". Gözlerin gökyüzüne çevrilmesi Cenab-ı Hakka mekân izafe etmeye yol açabilir.
Namazda sağa-sola bakınmak da huşûya engeldir ve boş işle uğraşmaktır.
19) Parmakları birbirine geçirmek parmak çıtlatmak veya elleri böğürleri üzerine koymak mekruhtur. Bu hareketler namaz kılanı huşûdan ayırır. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden biri mescitte bulunduğu zaman parmaklarını birbirine geçirmesin. Çünkü böyle bir hareket şeytandandır. Sizden biri mescitte olduğu sürece dışarı çıkıncaya kadar namazdadır" (eş-Şevkânî, a.g.e" II, 328, 330). Ebû Hureyre'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Hz. Peygamber namazda parmak çıtlatmayı yasaklamıştır" (eş-Şevkânî, a.g.e., II, 330).
20) Namazda daha selâm vermeden terleri veya yüze dokunmuş olan toprakları silmek mekruhtur. Ancak göze girip zahmet verecek olan teri silmekte bir sakınca yoktur.
21) İmamdan önce rükû veya secdeye gitmek ve ondan önce rükûdan veya secdeden başını kaldırmak mekruhtur.
22) Kıyam, rükû ve secde aralarındaki tekbir ve zikirleri kendi yerinden sonraya bırakmak mekruhtur.
23) Yanmakta olan bir ateşe doğru namaz kılmak mekruhtur. Çünkü bu şekilde namaz kılmak mecûsîlere benzemektir. Yanmakta olan ocak, soba ve ateş dolu mangalda "yanan ateş" hükmündedir. Muma, kandile, lâmbaya karşı namaz kılmak ise mekruh olmaz.
24) Arada bir perde olmaksızın, bir insanın yüzüne karşı namaz kılmak mekruhtur.
25) Geniş vakitte küçük veya büyük abdestin sıkışık olması veya yelini sıkışık halde tutarak namaza başlamak mekruhtur.
Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Yemek hazır iken, bir de küçük ve büyük abdestin sıkıştırdığı kimselerin namazı tam değildir" (Müslim, Mesâcid, 67).
26) Namazın sıhhatine engel olmayacak miktardan az olan necasetin elbise, beden veya namaz kılınacak yerde bulunması mekruhtur.
27) Tek ayak üzerinde durmak veya bir ayağı yerden kesmek ve diğerine dayanmak mekruhtur. Ancak bu bir özür sebebiyle yapılırsa mekruh olmaz.
28) Namazda, bir özür yokken elbiseyi giyinmeksizin, omuzlar üzerine alarak etrafını salıvermek mekruhtur.
29) Başka elbise varken, namazda, kirli ev ve iş elbisesi giymek mekruhtur. Çünkü Allah Teâlâ; "Her mescide çıkışta süslerinizi takının" buyurmuştur. Ayet-i kerimede namaz kılmaya giderken iyi ve güzel elbiselerin giyilmesi ve Yüce Allah'ın huzuruna bu şekilde çıkılması kastedilmiştir.
30) Bir özürden dolayı olmadıkça yalnız bir parça elbise ile, meselâ; yalnız bir gömlek ile namaz kılmak mekruhtur.
31) Erkeklerin bir özür bulunmadıkça ipekli elbise giyerek namaz kılması mekruhtur.
32) Elbiseyi topraktan veya dizlerini yıpranmaktan yahut ütünün bozulmasından korumak için rükûya veya secdeye giderken yavaşça yukarıya çekmek mekruhtur.
33) Erkeklerin saçlarını arkada toplayıp bağlaması veya örülmesi mekruhtur. Böyle bir şeyin namaz içinde kasten yapılması amel-i kesîr sayılır ve namazı bozar.
34) Namazda başının kenarlarına mendil, kaşkol vb. bir bez sararak tepesini açık bırakmak mekruhtur.
35) Namazda tembellik veya önem vermeme sebebiyle başı açık bulundurmak mekruhtur. Bir özürden dolayı baş açık kalabilir.
Diğer yandan alçak gönüllülük ve huşu maksadıyla başın açık bulundurulması caiz görülmüştür. Çünkü namaz tevazu ve münacat halidir.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in namazlarını başı örtülü olarak kıldığı rivayet edilmiştir. Hadis-i şerifte; "Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi namaz kılınız" buyurulmuştur. Bu bir âdet ve alışkanlıktan çok Hz. Peygamber'in fiili sünnetine uyma ve başkalarına benzemekten korunma meselesidir.
36) Üzerinde insan veya hayvan resimleri bulunan elbise ile namaz kılmak veya böyle bir kumaş üzerine secde etmek mekruhtur. Ancak böyle bir elbisenin üzerine ceket, pardösü veya cüppe gibi bir şey giyilirse, onunla namaz kılınmasında bir sakınca bulunmaz.
Ebû Talha (r.a), Resulullah (s.a.s)'a şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Melekler, içinde köpek veya resim ve heykel bulunan bir eve girmezler" (Buhârî, Büyû', 40; Müslim, Libâs, 81, 82; Ebû Dâvud, Tahâre, 89; Tirmizî, Edeb, 44).
Enes (r.a)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz. Âişenin ince bir örtüsü vardı ki, bu örtüyü evinin bir tarafına asmıştı. Hz. Peygamber ona: Bu perdeni yok et, çünkü bunun üzerindeki resimler namazda gözüme takılıyor" (Buhârî, Salat, 15, Libas, 93; Ahmed b. Hanbel, III, 151, 283).
37) Namaz kılanın başı üstünde, ön, sağ veya sol yanlarındaki duvar veya tavan üzerine yapılmış kabartmalı yahut resim halinde canlı tasvirinin bulunması mekruhtur. Bunların arka tarafta bulunmasının kerâheti daha azdır.
Namaz kılanın ayakları altında veya oturduğu yerde bulunan veya karşıdan bakılınca uzuvları farkedilemeyecek kadar küçük olan bir suretin bulunması namaz bakımından kerahet doğurmaz.
Kimlik kartı, nüfus cüzdanı, pasaport, sürücü ehliyeti gibi belgeler üzerindeki resimlerle, kağıt paraların üstünde resmedilıniş bulunan suretler bu belge ve paralar cüzdan veya çanta yahut ceplerde kapalı bulundukları için ne namaz içinde ve ne de namaz dışında bir sakınca doğurmaz. Diğer yandan resmi belgelere yapıştırılan bu gibi resimlerin amacı, insanları birbirinden ayırmak, yanlışlık ve haksızlıkları gidermek, bir takım hakları korumaktır.
38) Yedi yerde namaz kılmak mekruh sayılmıştır. İbn Ömer (r.a)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resulullah (s.a.s) yedi yerde namaz kılınmasını yasaklamıştır: Çöplüklerde, hayvan kesilen yerlerde, kabristanda, yol kenarlarında, hamamda, deve ağıllarında ve Beytullah'ın üstünde" (Tirmizî, bu hadis için isnadı kuvvetli değildir, hadiste zayıf ravi vardır, demiştir. eş-Şevkânî, a.g.e., II, 138).
Yeryüzü İslâm'ın mensuplarına mescid kılınmıştır. Ancak azîz ve celîl olan Allah'a ibadet etmek için elbisenin, bedenin ve ibadet yapılacak yerin temiz olması gerekir. İşte hadis-i şerifte sayılan yerler temiz olmayan yerlerdir (Namazın mekruhları için bk. el-Kâsânî, a.g.e., I, 215-220; İbnül-Hümâm, I, 290-297; İbn Âbidîn, a.g.e., I, 597 vd.; eş-Şîrâzî, el-Muhezzeb, I, 88 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, I, 495; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 770 vd.; Bilmen, a.g.e., s. 224 vd.).
Namazı Bozan Şeyler
Namaz şart veya rükünlerden biri bulunmadığı takdirde fasit veya bâtıl olur. Namaz sırasında ortaya çıkan ve namazın mahiyeti ile bağdaşmayan bir takım söz, fiil ve davranışlardan dolayı namaz bozulabilir. İbadetler konusunda fâsit olma ile bâtıl olma kavramları eş anlamda kullanılır. Bu konuda mezheplerin görüş birliği vardır. Biz burada fesat ve butlan yerine "bozulma" sözcüğünü kullanacağız. Ancak Hanefilere göre alış veriş, nikâh, şirket gibi muamelât konularında fasıt ve bâtıl terimleri farklı anlamlarda kullanılmıştır (el-Kasânî, a.g.e., I, 233-242; İbn Âbidîn, a.g.e., I, 574 vd.; eş-Şürünbülâlî, a.g.e., 52 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 86 vd.; eş-Şîrâzî, a.g.e., l, 76-77; İbn Kudâme, a.g.e., II, 1-5, 44-62; ez-Zuhaylî, a.g.e., II, 5 vd.; Bilmen, a.g.e., s. 231 vd.).
Şart ve rükünlerine uyularak başlanan bir namazı bozan şeylerin başlıcaları şunlardır:
1) Namazda konuşmak: Namazda bilerek veya bilmeyerek, yanılarak, unutarak veya tehdit altında olsun "kı=koru" harflerinde olduğu gibi anlaşılır bir ifade ile bir veya iki harf söylemekle namaz bozulur.
Ashab-ı Kiramdan Zeyd b. Erkam (r.a) şöyle der: "Biz namazda konuşurduk, bizden biri yanıbaşındaki arkadaşı ile konuşurdu. "Gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun" (el-Bakara, 2/238) âyeti inince, susmakla emrolunduk ve namazda konuşmaktan menedildik" (Buhârî, el-Amel fis-Salât, 2; Müslim, Mesacid, 35; Tirmizî, Mevâkît,180; Ahmed b. Hanbel, I, 435, IV, 368).
Kendine hakim olamayacak durumdaki hastanın inlemesi, ah, of demesi namazı bozmaz. Çünkü bu durumdaki hastanın inlemesi, elde olmayan sebeplerle aksırmak, öksürmek ve esnemek gibidir. Bu gibi durumlarda zaruret bulunduğu için bazı harfler telaffuz edilmiş olsa bile namaz bozulmaz.
Allah Teâlâ'nın korkusundan veya Cennet ya da Cehennemi hatırlamaktan dolayı ağlamak, inlemek ve ah demek namazı bozmaz.
İmamın okuduğu Kur'an-ı Kerim hoşuna gittiği için ağlayan kimsenin durumuna bakılır. Eğer bu huşû eseri ise namazı bozulmaz. Fakat mücerret olarak ses güzelliğinden aldığı zevk sebebiyle ağlamışsa namazı bozulur.
Namaz kılarken işitilen kötü bir habere; "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciün (Biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na dönücüleriz)" (el-Bakara, 2/156) diye cevap verilmesi namazı bozar.
Namazda meydana gelen şeytanî bir vesveseden dolayı; "Lâ havle ye lâ kuvvete illâ billâh" denilse, eğer bu vesvese âhiretle ilgili bir şey hakkında ise namaz bozulmaz, dünyaya ait bir vesvese ise bozulur.
Namaz kılan kimse, kendini çağıran veya içeri girmek için izin isteyen bir kimseye, namazda bulunduğunu anlatmak için; "Elhamdülillah", "Allahu ekber" veya "Sübhanallah" dese veya okuyuşunu sesli hale getirse namazı bozulmaz.
Kur'an-ı Kerim veya hadis-i şeriflerde bulunan bir duayı namaz içinde okumak, namazı bozmaz.
Namaz kılan kişi, Allah'ın adını duyunca cevap vermeyi kasdederek "lâ ilâhe illâllah (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur)" veya "celle celâlühû (O'nun şanı yüce oldu)" derse, yahut Hz. Peygamber'in adı anılınca "salavat" getirirse yahut da imam okurken; "Sadaka'llahül-azîm (Yüce Allah doğru söyledi)" gibi sözleri söylese namazı bozulur. Ancak bu sözleri, dışarıdaki bir kimseye cevap vermeyi kasdetmeyip, belki Allah ve Resulunü övmeyi ve onlara saygıda bulunmayı kasdederse namazı bozulmaz.
Bir kimseye diliyle selâm vermek veya başkasının selâmını diliyle almak yahut musafaha suretiyle selâmlaşmak namazı bozar. Bu selamlaşmanın bilerek veya unutarak yahut yanılarak yapılması sonucu değiştirmez.
Namaz kılana "ileri git" veya "başkasına safta yer ver" denilip de, bu kimse emre uyarak harekette bulunsa namazı bozulur.
Namazda, yazılmış bir şeye bakıp onu anlamakla namaz bozulmazsa da bunu yapmak mekruhtur. Ebû Hanîfe'ye göre, namaz kılarken Mushaftan bakarak okumak namazı bozar. Çünkü Mushafı taşımak, ona bakmak ve yapraklarını çevirmek "amel-i kesir"dir. Bu durum aynı zamanda başkasının dışarıdan telkinde bulunmasına da benzer. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise namaz bozulmaz, sadece mekruh olur. Çünkü Mushaftan okumak bir ibadet olup, namaz kılarken yapılırsa, başka bir ibadete ilâve olmuş sayılır (el-Kâsânî, a.g.e., I, 220-242; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 280-286; İbn,Abidîn, a.g.e., I, 574 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., II, 6 vd.; Bilmen, a.g.e., s. 231, 232).
İmam kıraat sırasında tutulur veya okuyuşunda tereddüt gösterirse, başka bir ayete intikal etmeden önce, cemaatin onun kıraatini düzeltmesi ve önünü açması caizdir.
Namazda kıraat hatasını düzeltmenin caiz olduğunu gösteren ikinci bir delil İbn Ömer (r.a)'in naklettiği şu hadistir: "Hz. Peygamber (s.a.s) namaz kıldırdı ve namazda Kur'an okurken bir yerde takıldı. Namazdan ayrılınca babama; "Sen namazda bizimle beraber miydin?" diye sordu. Babam da: "Evet" cevabını verdi. Bunun üzerine Allah elçisi (s.a.s): "O halde takıldığım yeri, bana neden hatırlatmadın?" buyurdu (eş-Şevkânî, a.g.e., II, 322).
2) Yemek - İçmek
Namazda iken bilerek veya unutarak yemek içmekle namaz bozulur. Yenilen şey az olsun çok olsun hüküm değişmez. Çünkü yemek-içmek namazla ilgili şeylerden değildir. Dişlerin arasında kalmış bulunan nohut tanesinden büyük bir yiyecek maddesi namazda iken yutulsa namaz bozulur. Nohut tanesinden küçük olursa namazı bozmaz. Çünkü bu gibi durumlardan kaçınma zorluğu vardır.
3) Peşpeşe çok iş görmek (amel-i kesir)
Namaza ve namazı ıslaha ait olmayan ve amel-i kesir sayılan her hareket namazı bozar. Az amel (amel-i kalîl) bozmaz. Dışarıdan bakanın, bu işi yapan kimsenin namazda olmadığı hususunda hiç şüpheye düşmediği bir harekete çok amel (amel-i kesir) denir. Eğer bu işi yapana bakan kimse, namazda olup olmadığı hususunda şüpheye düşerse bu iş de amel-i kalîl sayılır. Amel-i kesir sayılan bazı hareketler şunlardır:
a) Bir kimse namazda iken yerden bir taş alarak bir kuşa veya bir hayvana atacak olsa namazı bozulur. Çünkü bu hareket amel-i kesirdir. Fakat yanında bulunan bir taşı bir eliyle atacak olsa bozulmaz. Çünkü bu bir amel-i kalil olur.
b) Bir kimse namazda vücudunu bir kere veya peşpeşe iki kere yahut başka başka rekâtlarda birer, ikişer kere kaşısa namazı bozulmaz. Fakat bir rekâtta peşpeşe üç kere kaşısa bozulur. Bir uzvu, elini kaldırmadan birkaç defa kaşıma, bir defa kaşıma sayılır.
c) Namazda özürsüz yere birbiri ardınca hiç durmadan en az üç adım atmak namaz bozar.
d) Namazda, tekrarlanmaksızın bir el ile baştan sarığı veya takkeyi kaldırıp yere koymak veya bunları yerden kaldırıp başa koymak namazı bozmaz. Ancak bunları yerden alıp başa koymak çokça hareketi gerektirirse namaz bozulur.
e) Namaz kılanın bir kimseye bir el veya kırbaç ile vurması namazı bozar. Çünkü bu, bir amel-i kesirdir. Fakat hayvan üzerinde namaz kılanın bu hayvana bir veya iki defa vurması bozmaz.
Yine, hayvanın yürümesi için bir ayağı iki kere hareket ettirmek namazı bozmaz. İki ayağı hareket ettirmek ise bozar. Çünkü iki ayak, iki el mesabesindedir.
f) Namazda iken hayvana binmek namazı bozar, fakat hayvandan inmek bozmaz. Hayvanlarla ilgili olan bu hükümleri motorlu nakil araçlarına da uygulamak mümkündür.
g) Namaz kılarken bir ayakkabıyı iki el ile giyinmek namazı bozar. Fakat ayakkabıları ayaktan kolaylıkla çıkarıvermek namazı bozmaz.
h) Bir kimse, namazda bilerek veya bilmeyerek az çok bir şey yese, biraz su içse, bir uzvuna veya saçlarına yağ, krem vb.'ni sürse, saçını tarasa veya örse namazı bozulur. Çünkü bunlar birer amel-i kesirdir.
i) Namazda çocuğu alıp süt emzirmek namazı bozar. Çocuk kendiliğinden gelip emerse bakılır, eğer süt çıkmaksızın bir iki kere emmiş olursa namazı bozulmaz. Fakat süt çıkarsa, veya süt çıkmaksızın iki kereden fazla emerse namaz fasit olur.
j) Namaz içinde olan bir erkeğin namazı, hanımının öpmesi veya okşamasıyla bozulmaz. Yeter ki erkekte şehvet meydana gelmiş olmasın. Fakat bir kadının namazı, kendisini kocasının şehvetle okşaması veya şehvetle olsun, olmasın öpmesiyle bozulur. Çünkü cinsel temas hususunda kocanın fail oluşu asıldır.
k) Namaz kılmakta olan bir kimse kaç rekât namaz kıldığına dair bir soruya cevap olarak, bir elinin iki veya üç parmağı ile işaret edecek olsa namazı bozulmaz. Yine üç kelimeden az olmak üzere bir yazı yazsa namazı bozulmaz. Ancak bu hareketler amel-i kesir derecesinde olursa namaz bozulur.
4) Kıbleye sırtını çevirmek
Hanefî ve Şâfiîlere göre, özürsüz olarak kıbleye sırt çevirmek namazı bozar. Özür sebebiyle sırtını kıble tarafına çevirirse, namazı bozulmaz. Çünkü bu gibi hareketler bağışlanmıştır.
5) Avret yerinin açılması
Namaz kılarken bilerek avret yerini açmak veya baş örtüsünün rüzgâr ve benzeri sebeplerle kayması sonucu başın açılması ve bir rükûn eda edecek süreyle açık kalması namazı bozar. Hanefilere göre, avret yeri olan bir uzvun en az dörtte birinin açılması namazın bozulması için yeterlidir.
6) Namaz kılmakta olan kimsenin abdestinin bozulması
Namaz kılmakta olan kimseden burun kanaması veya kusma gibi irade dışı abdesti bozacak bir şey ortaya çıksa muhayyer olur. İsterse abdest alıp namazı yeniden kılar. Faziletli olan budur. Veya dilerse, namazla bağdaşmayan bir şeyle uğraşmaksızın en yakın yerdeki su ile abdest alır, tek başına namaz kılan birisi ise bu abdest aldığı yerde veya daha önce namaza başlamış bulunduğu yerde namazının kalan kısmını tamamlar. Eğer cemaatle namaz kılıyorsa, önceki yerine dönüp orada namazını tamamlar.
7) Kahkaha ile gülmek
Kahkaha; hem namaz kılanın kendisinin, hem de yakınındakilerin işiteceği şekilde yüksek sesle gülmektir. Bu hem namazı hem de abdesti bozar. Tebessüm ise sessiz olarak görülen gülme şekli olup, bundan dolayı namaz bozulmaz.
Kahkaha ile gülmenin namaza etkisi ile ilgili delil Allah Resulunün şu hadisleridir: Ebû Mûsâ el-Eş'arî (r.a)'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir gün Resulullah (s.a.s) insanlara namaz kıldırırken” bir adam mescide girerek, mescit içindeki bir çukura düşmüştü. Bu adamın gözleri kör idi. Namazdaki cemaatin çoğu buna güldüler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) gülen cemaatin namazları ile birlikte abdestlerini de yenilemelerini emretti". Yine Allah Resulü şöyle buyurmuştur: "Sizden her kim kahkaha ile gülerse hem namazı hem de abdesti birlikte iade etsin" (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I, 47-54).
8) Bayılmak, çıldırmak. Bu durumlarda, artık irade yok olacağı için namaz bozulur.
9) Namaz içinde niyet değiştirmek. Kılmakta olduğu bir namazdan başka bir namaza geçmeye niyet edip tekbir almakla, önceki kılınan namaz bâtıl olur. Meselâ; öğle namazının bir rekâtı kılındıktan sonra, tekbir alarak ikindi namazına veya nâfile bir namaza geçilse, ilk başlanan öğle namazı bozulmuş olur (İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 285; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, I, 583; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 158).
10) Namazın bir rüknünü veya özürsüz olarak bir şartını terketmek
Namazın bir rüknünü kaza etmeksizin terketmekle namaz bozulur. Namazın bir rekâtının secdesini terketmek ve bunu kaza etmeksizin selâm vermek gibi.
11) Bir rüknü imamdan önce yapmak
Bir kimse yanılarak bile olsa; bir rüknü imamdan önce yapsa, bu rüknü imamla birlikte veya imamdan sonra iâde etmez ve imamla birlikte selâm verirse namazı bâtıl olur.
12) Arada boşluk olmaksızın erkeğin kadınla ayni hizada namaz kılması namazı bozar.
13) Teyemmümle namaz kılan kişinin suyu görmesi
Teyemmümle namaz kılmakta olan bir kimse, kullanmaya gücü yetecek şekilde suyu görürse namazı bozulur.
14) Namaz tamamlanmadan bilerek selâm vermek
Dört rekâtlı bir namazı bilmeksizin iki rekât sanarak, birinci oturuşun sonunda selâm veren kimsenin namazı bozulur. yatsının farzını, teravih, öğlenin farzını cuma veya sabah namazı sanarak birinci oturuşta selâm vermek gibi... Ancak namazın dört rekatlı olduğunu ve hangi namazı kıldığını bilerek yanlışlıkla birinci oturuştan sonra selam verildiği takdirde namaz bozulmaz. Selâmdan sonra amel-i kesir veya konuşma olmadıkça namazın geri kalan kısmı tamamlanır. Geciktirmeden dolayı sonunda da sehiv secdesi yapılır.
15) Okuyuşta hata yapmak veya zelletül-kârî meselesi
Kur'an-ı Kerim'in bir kelimesi kasten değiştirilir ve bununla anlam da bozulursa, böyle bir okuyuşla namazın bozulacağı konusunda görüş birliği vardır. Ancak Cenab-ı Hakkı övme ile ilgili olup, yine övme ile ilgili başka bir lafız okunmuş bulunursa bu durum müstesnadır. Böyle bir şeye cüret etmek de caiz görülmez.
Cemaatle Namaz Kılmak
Cemaatle namazın meşrûluğu Kur'an, Sünnet ve İcmâ delillerine dayanır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ve sen içlerinde olup da onlara namaz kıldıracak olursan, onlardan bir bölümü seninle birlikte namaza dursun, silâhlarını da yanlarına alsınlar" (en-Nisâ, 4/102). Allah Teâlâ, cihad sırasında, korkulu anlarda bile cemaatle namaz kılmayı emretmiştir. Korkulu anlarda cemaat emredilirse, güven içinde bulunulduğu zaman öncelikle cemaat halinde namaz kılmak gerekir.
Hz. Peygamber (s.a.s) cemaatle namazı teşvik ederek şöyle buyurmuştur: "Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmiyedi derece daha fazîletlidir" (Buhârî, Ezân, 30; Müslim, Mesâcid, 345; Tirmizî, Salât, 47; Nesâî, İmâmet, 42; İbn Mâce, Mesâcid, 16; Dârimî, Salât, 56; Mâlik, Muvatta', Cemaat, 1). Başka bir rivayete göre ise; "Yirmi beş derece daha faziletlidir" (Buhârî, Ezân, 30; Müslim, Mesâcid, 345; Tirmizî, Salât, 47; Nesâî, İmâmet, 42; İbn Mâce, Mesâcid, 16).
Cuma namazı dışında en kuvvetli cemaat sabah namazının cemaati, sonra yatsı namazının cemaati, sonra ikindi namazının cemaatidir. Bunun delili şu iki hadis-i şeriftir: Ebû Hureyre (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar ezan ile ilk safın sevabını bilselerdi, sonra bunları yapmak için kura çekmekten başka bir çare bulamasalar, kura çekerlerdi. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilselerdi bunun için yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emekleyerek de olsalar, bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi" (Buhârî, Ezân, 9, 32; Müslim, Salât,129,131; Tirmizî, Mevâkît, 53; Nesâî, Mevâkît, 22; Malik, Muvatta', Cemaat, 6).
Osman b. Affan (r.a), Resulullah (s.a.s)'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:" Her kim yatsı namazını cemaatle kılarsa, gece yarısına kadar namaz kılmış sevabını alır. Her kim sabah namazını cemaatle kılarsa bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevap alır" (Müslim, Mesâcid, 260; Buhârî, Ezân, 34; Tirmizî, Salât, 51; İbn Mâce, Mesâcid, 18).
Cemaatle namaz kılmanın hükmü Hanefî ve Mâlikîlere göre, cuma namazı dışındaki farz namazları cemaatle kılmak, gücü yeten akıllı erkekler için müekked sünnettir. Bu yüzden kadınlara, çocuklara, akıl hastalarına, kölelere, kötürümlere, hastalara, çok yaşlı kimselere, el ve ayağı çaprazlama kesilmiş olanlara cemaatle namaz kılmak için mescide gitmek gerekmez. Cemaatle namazın sünnet oluşu, "cemaatle namazın tek başına kılınandan yirmi yedi derece daha faziletli olduğunu" bildiren hadisin açık anlamına dayanır.
Şâfiîlere göre, farz namazlar için cemaate devam etmek hür ve bir yerde ikamet edenler ve çıplak olmayanlar için farz-ı kifayedir. Böylece farz namazların cemaatle kılınışı İslâm'ın bir sembolü olmuştur (İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 243; İbn Âbidîn, a.g.e., I, 515; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 80; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 132; İbn Rüşd, a.g.e., I, 136).
Hanbelîlere göre, cemaatle namaz kılmak farz-ı ayn'dır. Bu görüşün dayandığı delil; "Sen onların içlerinde bulunup da namaz kıldırdığın zaman..." anlamındaki daha önce zikrettiğimiz ayettir (İbn Kudâme, el-Muğnî, II,176 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., II, 150).
"Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin" (el-Bakara, 2/43) ayeti de bunu desteklemektedir. Hanbeliler bunun dışında çeşitli hadislere dayanmışlardır: "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi sonra da namaz için ezan okunmasını, daha sonra bir kimseye emredip imam olmasını, sonra da cemaatle namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm” (Buhârî, Ezân, 29, 34; Müslim, Mesâcid, 251-254; Ebû Dâvud, Salât, 46; Tirmizî, Salât, 48; Nesâî, İmâmet, 49). Ancak Allah elçisi bu arzusunu pratiğe dönüştürmemiş bu sözleriyle cemaatle namazın önemini belirtmek istemiştir.
Kadınların Mescide Gitmeleri Cemaatle namaz ve mescide gitme bakımından kadınlar erkeklerden farklı hükümlere tabi tutulmuştur.
Yaşlı kadınların cemaatle namaz kılmak üzere mescitlere gitmeleri caizdir. Fitneye sebep olma korkusundan ötürü genç kadınlar için ise mekruhtur.
Ebû Hanîfe'ye göre yaşlı kadınların sabah, akşam ve yatsı namazları için cemaate çıkmalarında bir sakınca yoktur. Gündüz namazları olan öğle ve ikindide ise aşırı şehvet onlara da ilgi uyandırabilir ve fitne meydana gelir. Sabah ile yatsıda fasıklar uyku halindedir, akşam vaktinde ise yemek içmekle meşguldürler. Ebû Yusuf ile İmam Muhammed ise, yaşlı kadınların bütün vakitlerde cemaate devam etmesinde bir sakınca görmemiş ve bunun cevazına fetva vermişlerdir.
Müteahhirûn (sonra gelen) Hanefi fakihlerine göre ise, zamanın bozulması ve fâsıklığın açığa çıkması sebebiyle cuma, bayram ve vaaz için bile olsa, yaşlı da olsalar, cemaatle namaza katılmaları mekruhtur (İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 529; İbn Âbidîn, a.g.e., I, 529; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 83).
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, ister genç, ister yaşlı olsun; güzel ve gösterişli olan kadınların, Mâlikîlere göre ise, erkeklerin ilgi duymadığı yaşlı kadınların, erkeklere ait cemaatlere gitmeleri mekruhtur.
Hz. Peygamber (s.a.s), kadınların mescide gelebileceklerini, ancak evdeki ibadetlerinin daha üstün olduğunu ashab-ı kiramına bildirmiştir. Bu hadislerden bazıları şunlardır.
Kadınları mescidlere gitmekten alıkoymayın. Evleri ise onlar için daha hayırlıdır" Bir başka rivayet şöyledir: "Kadınlarınız gece mescide çıkmak için sizlerden izin istedikleri zaman onlara izin verin" (eş-Sevkânî, a.g.e., III,130). Başka bir hadiste, kadınların cemaate koku sürünmemiş olarak katılmalarından söz edilmiştir (Müslim, Salât, 135, 138, 140; Ebû Dâvud, Salât, 52; İbn Mâce, Mesâcid, 18; Dârimî, Salât, 28).
Nâfile veya Tatavvu' Namazlar
Farz veya vacib namazlar dışında kalan ve Resulullah (s.a.s)'in kıldığına dair rivayet bulunan namazlara topluca "nâfile" denir. Bunlar da sünnet olan nâfileler ve mendup olan nâfileler olmak üzere ikiye ayrılır. Sünnet olan nafile, Allah Resulunün yapmaya devam ettiği ve ancak nâdir olarak yapmadığı kuvvetli işlerdir. Kimi zaman bu işleri yapmamasının sebebi, insanlara farz olmadığını bildirmektir. Mendup olan nafile, Hz. Peygamber'in bazan yapıp, bazan yapmadığı kuvvetli olmayan sünnetlerdir
(İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 314 vd.; el-Meydânî, a.g.e., I, 91 vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 171 vd.; el-Mevsilî, el-İhtiyâr, I, 65 vd.; İbn Âbidîn, a.g.e., I, 630 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., II, 46 vd.).
A) Müekked Olan Sünnetler: Beş vakit namaza ve cuma namazına bağlı olarak kılınan namazların bir bölümü müekked sünnettir. Bunlar, Ümmü Habîbe, Hz. Âişe, Ebû Hureyre, Ebû Mûsâ el-Eş'ârî ve İbn Ömer (r.anhüm)'ün rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte şu şekilde bildirilmiştir: Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir gün ve gecede, farz namazlar dışında on iki rekât namaz kılarsa, Allah Teâlâ ona cennette bir ev bina edecektir. Bunlar şu namazlardır: Sabah namazından önce iki rekât, öğleden önce dört rekât, öğleden sonra iki rekât, akşamdan sonra iki rekât ve yatsıdan sonra iki rekât" (Tirmizî, Salât, 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; İbn Mâce, İkâme, 100).
Namazlara bağlı müekked sünnetleri şu şekilde sıralayabiliriz:
1) Sabah namazından önce kılınan iki rekâtlık sünnet: Bu namaz en kuvvetli bir sünnettir. Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizi atlar kovalasa da sabah namazının iki rekât sünnetini terketmeyin” (Ahmed b. Hanbel, II, 405). "Sabah namazının iki rekât sünneti dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha hayırlıdır" (Müslim, Misâfirîn, 96, 97; Tirmizî, Salât,190). Hz. Âişe (r.anha) de şöyle demiştir: "Hz. Peygamber, sabah namazının iki rekâtı kadar çok hiçbir nâfile namaza devam etmemiştir" (Buhârî, Teheccüd, 27; Müslim, Misâfirîn, 94; Ebû Dâvud, Tatavvu', 2; Ahmed b. Hanbel, VI, 43, 54, 170).
Bu gibi hadisler sebebiyle başka hiç bir sünnet kaza edilmezken, sabah namazını kılamayan kişi aynı gün zevalden önce onu kaza ederken sünnetini de birlikte kılar. Kişi sadece farzı kılmışsa o takdirde sünnetle birlikte ikisinin kaza edilmesi gerekmez.
Bir kimse sabah namazının sünnetini kılmadan cemaat farza başlasa, eğer ikinci rekâtta bile olsa, farza yetişme imkanı varsa sünneti kılar. Eğer farzın ikinci rekâtına bile yetişemeyeceğini anlarsa sünneti terkederek imama uyar ve artık farzdan sonra sünneti kaza etmez. Hanefilere göre, sabah namazını ortalık aydınlandıktan sonra kılmak daha faziletlidir.
2) Öğle veya cuma namazından önce kılınan dört rekât: Bu namaz da müekked sünnetlerdendir. Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.s) öğleden önce dört, sabah namazından önce de iki rekât namaz kılmayı terketmezdi" (Nesâî, Leyl, 56).
3) Öğle namazından sonraki iki rekât namaz: Bu iki rekât müekked sünnet olup, bunun dörde tamamlanması ise menduptur. Cuma namazından sonra tek selâmla kılınan dört rekât nâfile namaz da müekked sünnetlerdendir.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Her kim öğle namazından önce dört, öğle namazından sonra da dört rekât namaz kılarsa Allah Teâlâ onun cesedini Cehennem ateşine haram kılar" (İbn Mâce, İkâme, 100, 106; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66). Yine, "Hz. Peygamber (s.a.s) cuma namazından önce dört, cuma namazından sonra dört rekât namaz kılar, rekâtlar arasını selâm ile ayırmazdı" (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, II, 206; İbn Mâce ve Taberânî'den naklen. Bu hadisin senedi cidden zayıftır).
4) Akşam namazından sonra iki rekât namaz: Bu da, Resulullah (s.a.s)'in devam ettiği müekked sünnetlerdendir.
5) Yatsı namazından sonra kılınan iki rekât: Bunun delili, çeşitli sahabîlerden nakledilen; "Gün ve gecede on rekât nafile namaza devam edene Cennette Allah Teâlâ'nın bir ev bina edeceğini bildiren" hadistir. Bu on iki rekâttan ikisi de akşam namazının sünnetidir (Tirmizî, Salât,180; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; İbn Mâce, İkâme, 100).
6) Teravih namazı: Teravih namazı erkekler ve kadınlar için müekked bir sünnettir. Çünkü bu namaza hem Hz. Peygamber, hem de ondan sonra Hulefa-i Râşidîn ve Ashab-ı kirâm devam etmişlerdir. Teravih namazını cemaatle kılmak sünnettir. Çünkü Resulullah (s.a.s) Ramazanın üçüncü, beşinci, yedinci ve yirminci gecelerinde bu namazı mescitte cemaatle kılmıştır. Sonra müminlere farz olur endişesiyle mescide çıkıp kıldırmamıştır. Hz. Peygamber teravih namazını sekiz rekât olarak kıldırıyor, gerisini Ashab-ı kiram evlerinde tamamlıyordu. Bu yüzden sahabelerin evlerinden gece vakti arı vızıltısı gibi sesler işitilirdi (Zeylaî, Nasbu'r-Raye, II,152; eş-Şevkânî, Neylül-Evtar, III, 50 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., II, 43).
Teravih namazı Ramazan ayına mahsus olup, yatsı namazından sonra ve vitirden önce kılınır. Bu namazın gece yarısından veya gecenin üçte birinden sonraya tehir edilmesi müstehap olur. Kılınamayan bir teravih namazı kaza edilmez. En sağlam görüşe göre, teravihte cemaat olmak sünnet-i kifâyedir. Yani bir mescitte hiç kimse teravihi cemaatle kılmazsa hepsi günahkâr olurlar. Teravih namazı tek başına kılınabilir. Fakat cemaatle kılınması daha faziletlidir.
Teravih namazı yirmi rekâttır. Her dört rekâtının sonunda, bir miktar oturarak istirahat edildiği için bu dört rekâta "terviha" denilmiştir. Bir teravih namazında beş terviha vardır. Bu ifade "tervih" kelimesinden bina-i merre'dir. Tervih ise nefsi rahatlatmak demektir. Çoğulu teravih'tir.
Teravih namazına; "Teravihe", "vaktin sünnetine" veya "gece namazına" diye niyet edilmesi daha uygundur. Mutlak namaza veya nâfileye niyet edilmesi de bir çok fakihlere göre caizdir.
Teravih namazını her iki rekâtta bir selam vererek, on selam ile bitirmek daha faziletlidir. Dört rekâtta bir selam da verilebilir. Sekizde, onda, hatta yirmide bir selâm vermek de caizdir. Fakat bu kerahetten hali bulunmaz.
Teravih namazı iki rekatta bir selâm verilirse tam olarak akşam namazının iki rekat sünneti gibi, dört rekatta bir selam verildiği takdirde ise yatsı namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Başlangıçta ve her iki rekat başlarında "Sübhaneke" "Euzübesmele ve her oturuşta "tahiyyat", "Allahumma Salli bârik" duaları okunur. Cemaatle kılınınca, cemâat hem teravihe, hem de imama uymaya niyet eder. İmam teravihi sabah namazının farzı gibi sesli olarak kıldırır.
Hanefilere göre, teravih namazının rekât sayısı Hz. Ömerin uygulamasına dayanır. Hz. Ömer devlet başkanı olarak insanlara Mescid-i Nebevî'de, halîfeliğinin son zamanlarında yirmi rekât olarak kıldırtmıştır. Hulefâ-i Raşidinden sonra da kimse teravihin yirmi rekât olarak cemaatle kılınmasına karşı çıkmamıştır. Allah'ın Resulü şöyle buyurmuştur: "Benden sonra, benim sünnetimden ve Râşid halifelerin sünnetinden ayrılmayın " (Ebû Dâvud, Sünnet, 5; Tirmizî, İlim, 16; ibn Mace, Mukaddime, 6; Dârimî, Mukaddime, 16; Ahmed b. Hanbel, IV, 126, 127).
Diğer yandan İbn Abbas (r.a)'ın Ramazan ayında cemaat dışında teravih namazını yirmi rekât olarak kıldığı, arkasından da üç rekât vitir namazını eda ettiği rivayet edilmiştir (eş-Şevkânî, a.g.e., III, 53).
Ebû Hanîfe'ye, Hz. Ömer'in yaptığı uygulama sorulunca şöyle demiştir: "Teravih kuvvetli bir sünnettir. Hz. Ömer onu kendiliğinden çıkarmış değildir. O bu konuda yeni bir şey de icat etmedi. O, ancak bunu kendi bildiği ve dayandığı bir delile dayanarak yapmıştır. Resulullah (s.a.s)'tan bir ahit olarak yapmıştır" (ez-Zühaylî, a.g.e., Il, 44).
Bazı hadis alimleri ise Resulullah (s.a.s)'in Ramazan'da, teravihi sekiz rekat olarak kıldığını tespit etmişlerdir. Bunun dayandığı delil Buhârî'nin ve başkalarının Hz. Âişe (r.anhâ)'den naklettikleri şu hadistir: "Hz. Peygamber ne Ramazanda ve ne de Ramazan dışında on bir rekâttan fazla nâfile namaz kılmamıştır" (Buhârî, Teheccüd, 16; Terâvîh, 1; Müslim, Misâfirîn, 125; Tirmizî, Mevâkît, 208; Mâlik, Muvatta', Salatül-Leyl, 9). Yine İbn Hıbban, Sahîh'inde Câbir (r.a)'den şu hadisi rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s) kendilerine sekiz rekât namaz kıldırdıktan sonra vitir namazını kıldırmıştır" (eş-Şevkânî, a.g.e., III, 53).
Bu duruma göre, teravih namazının sekiz rekâtının müekked sünnet olduğunda şüphe yoktur. İbnül-Hümâm gibi bazı âlimler sekiz rekâttan fazlasının müstehap olduğunu söylemişlerdir. Bu durum, yatsı namazından sonra dört rekât nâfîle namaz kılmanın müstehap oluşuna benzer ki, bunun da ilk iki rekât, müekked sünnet, son iki rekâtı müstehap olur (İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 333, 334).
B) Gayr-i Müekked (Mendup) Sünnetler:
Hz. Peygamber (s.a.s)'in çoğunlukla kıldığı, ancak bazan terkettiği sünnetler olup şunlardır:
1) Yukarıda da belirttiğimiz gibi, öğle namazının farzından sonra kılınan iki rekâta ilâve olarak kılınan iki rekât namaz.
2) İkindi namazından önce tek selâmla kılınan dört rekât namaz. Resulullah (s.a.s) bu namaz hakkında şöyle buyurmuştur: "İkindi namazından önce dört rekât namaz kılan kimseye Allah rahmet eylesin" (Tirmizî, Salât, 31).
3) Yatsı namazından önce kılınan dört rekât namaz: Bunun dayandığı delil Hz. Âişe (r.anhâ)'den rivayet edilen şu hadistir: "Hz. Peygamber, yatsıdan önce dört rekât namaz kılar, sonra yatsı namazını müteakip kalkar, dört rekât daha namaz kılar, sonra yatardı" (Zeylaî, a.g.e., II, 145 vd.; eş-Şevkânî, a.g.e., III, 50).
4) Evvâbîn namazı: Evvâbîn, evvâb kelimesinin çoğulu olup, tevbe ve istiğfar ederek, Allah Teâlâ'ya çokça yönelen kişi demektir. Bu namaz altı rekât olup, akşam namazından sonra, bir, iki veya üç selâmla kılınır. Bu namazın delili şu ayet-i kerimedir: "Şüphesiz Allah evvâbîni (kendisine tevbe ve istiğfarla çokça yönelenleri) çok mağfiret edici ve çok esirgeyicidir" (el-İsrâ, 17/25). Ammâr b. Yâsir (r.a)'dan şu hadis rivayet edilmiştir: "Her kim akşam namazından sonra altı rekât namaz kılarsa denizin köpükleri kadar da olsa Allah Teâlâ onun günahlarını mağfiret eder" (el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, II, 230; İbn Mâce Tirmizî ve İbn Huzeyme, Ebû Hureyre (r.a)'den de bu konuda hadis rivayet etmişlerdir).
Hz. Peygamber (s.a.s), akşam namazından sonra altı rekât namaz kılanın evvâbînden sayılacağını bildirmiş ve arkasından da yukarıda meâlini verdiğimiz ayeti okumuştur (bk. İbn Kesîr, Tefsîr, İstanbul 1985, V, 64, 65; Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, İstanbul 1984, s. 74).
Bunlar farz namazlara tabi olan nafile namazlardır. Bağımsız olan nâfile namazlar ise aşağıda açıklanacaktır.
C) Bağımsız Mendup Namazlar
Beş vakitteki farz namazların sünnetlerinden başka bir takım nâfile namazlar daha vardır ki bunlar müstehap, mendup veya tatavvu' adı verilen nâfile namazlardır.
1) Tahıyyetü'l-Mescid Namazı:
Tahiyye, selâm vermek demektir. Tahiyyetül-mescid, mescide selâm vermek anlamına gelir. Mescide giren kimseler için, mescidin Rabbine selâm vermek ve ta'zim amacıyla, iki rekât namaz kılmak menduptur. Bir günde, ta'lim, taallüm vb. sebeplerle bir kaç kere mescide giren kimsenin bu namazı bir kere kılması yeterlidir.
Tahiyyetül-mescid namazı bir mescide girilince daha oturmadan kılınmalıdır. Faziletli olan budur. Oturulduktan sonra da kılınabilir. Bu namazın delili şu hadis-i şeriftir: "Sizden her kim mescide girerse iki rekât namaz kılmadan oturmasın" (Buhârî, Salât, 60, Teheccüd, 35; Müslim, Misafirîn, 69, 70; Tirmizî, Salât, 118; Nesâî, Mesacid, 37; İbn Mâce, İkâme, 57; Mâlik, Muvatta', Sefer, 57). Yine İbn Hıbban'ın Sahîhinde rivayet edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: "Ey Ebû Zer! Mescidin tahiyye hakkı vardır. Onun tahiyyesi (selâmlanması) iki rekât namazdır. Kalk, iki rekât namaz kıl." Mescid-i haram, bu zikredilen mescidlerin dışındadır. Çünkü Mescid-i Haram'ın tahiyyesi tavaf'tır.
Bir mescide girip de meşguliyetinden veya vaktin keraheti gibi bir sebepten dolayı tahiyyatül-mescidi yapamayan müslümanın "Sübhanallahi vel-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallâhü vallahu ekber (Allah'ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah'a mahsustur, Allah'dan başka hiç bir ilâh yoktur. Allah her şeyden yücedir)" demesi müstehap görülmüştür.
Diğer yandan bir mescitte her hangi bir namazı kılmak veya bir mescide bir farzı kılmak için imama uymak niyetiyle girmek de tahiyyetül-mescid yerine geçer.
2) Abdest Namazı:
Abdest alındıktan veya gusül yapıldıktan sonra, vakit elverişli ise, yaşlık kuruyacak kadar bir süre geçmeden iki rekât namaz kılınması menduptur. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Her kim abdest alır, abdesti güzel yapar, sonra kalkıp iki rekât namaz kılarsa ve bu iki rekâta kalbiyle yönelirse, o kimseye cennet vacib olur" (Buhârı, Vüdû', 24; Müslim, Tahâre, 5, 6,17; Ebû Dâvud, Tahâre, 65). Burada, ecrin büyüklüğüne dikkat çekilmiştir.
3) Kuşluk Namazı:
Kuşluk namazının en azı iki rekât olup, sağlam görüşe göre, dört veya sekize kadar kılınabilir. Mendup bir namazdır. Vakti, güneşin bir mızrak boyu yükselmesi ile başlayıp, zeval vaktine yirmi dakika veya yarım saat kalıncaya kadar devam eder. Bunun delili Hz. Âişe (r.anhâ)'den nakledilen şu hadistir: "Resulullah (s.a.s), kuşluk namazını ikişer ikişer dört rekât olarak kılar, birinci selâmdan sonra dünya sözleri konuşmazdı" (es-Sanânî, a.g.e., II,16). Müslim'in rivayeti ise şöyledir: "Hz. Peygamber, kuşluk namazını dört rekât olarak ve Allah'ın dilediği kadar ilâvede bulunarak kılardı".
Kuşluk namazının sekiz rekât kılınması daha faziletli olup, tercih edilen vakti, gündüzün dörtte biri geçtikten sonradır.
4) Teheccüd Namazı:
Yatsı namazından sonra daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra kalkıp kılınacak nâfile namaza "gece namazı (salatül-leyl)" denir. Bir süre uyuduktan sonra kalkılıp kılınırsa "Teheccüd" adını alır. Teheccüd namazı Hz. Peygamber'e farz, ümmetine ise menduptur. Bu gece namazı iki rekâttan sekiz rekâta kadardır. Her iki rekâtta bir selâm verilmesi daha faziletlidir.
Teheccüd namazının Rasûlüllah (s.a.s)'a farz oluşu şu âyete dayanır: Ey Muhammed! Gecenin bir bölümünde uyanıp, sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere, Kur'an'la gece namazı kıl. Rabbinin seni Makam-ı Mahmûd'a göndereceğini ümit edebilirsin" (el-İsrâ, 17/79).
Teheccüd namazına diğer müminleri de teşvik eden çeşitli âyet ve hadisler vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ey Muhammed! Şüphesiz Rabbin senin ve beraberinde ashabından bulunan bir topluluğun gecenin üçte ikisinden az, yarısı veya üçte biri kadar bir süre namaz için kalktığını bilmektedir" (el-Müzzemmil, 73/20). Cenab-ı Hak başka ayetlerde gece namazına kalkanların durumunu şöyle açıklar: "Onlar gece namazı kılmak için yataklarından kalkarlar. Korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler" (es-Secde, 32/ 16) "O çok esirgeyen Allahın (hâs) kulları ki, onlar yer yüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Kendilerine beyinsizler hoşa gitmeyecek laf attığı zaman "selâmetle" deyip geçerler. Onlar gecelerini Rableri için secde ve namazla geçirirler" (el-Furkân, 25/63, 64). "Onlar gecenin ancak az bir bölümünde uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi" (ez-Zârîyât, 51/17, 18). Başka bir ayette de, takvaya erenlerin Allah'a seher vaktinde istiğfar eden kimseler olduğu bildirilir (Âli İmrân, 3/16, 17). Seher vakti gecenin son altıda birlik bölümüdür. Ancak sabah namazının vakti girince artık onun sünneti dışında bir nâfile namaz kılmak mekruhtur.
Yukarıdaki ayetlerde Teheccüd namazı için ümmet bakımından açık bir emir bulunmadığı, ancak bu namazı kılanların övüldüğü ve büyük ecirlere nail olacaklarının bildirildiği görülür. Durum böyle olunca bu namazın ümmet için mendup olduğu kabul edilmiştir. Ancak bu namaza ümmetin teşvik edildiği de açıktır. Nitekim, Abdullah b. Ömer (r.a)'ın, rüyada kendisini cehennemde görmesi ve bir meleğin yaklaşarak "korkma" demesini Resulullah (s.a.s)'a anlatması üzerine, Allah elçisi şöyle buyurmuştur:
"Abdullah ne iyi adamdır. Fakat kalkıp gece namazı kılmayı âdet edinseydi ne iyi olurdu". Abdullah b. Ömer bundan sonra gece uykusunu azaltmıştır. Buradan, teheccüd namazına devam eden her ferdin, iyi kimse olarak anılmaya lâyık olduğu anlaşılır (Tecrîd-i Sarîh Terc., Ankara 1982, IV, 29, 30, H.No: 576).
Müslim'in naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: "Gece namazına devam edin. Çünkü gece namaz kılmak, sizden önceki salih kulların âdetidir. Rabbinize karşı bir taattir, kötülükleri örtücü ve günah işlemekten alıkoyucudur” (Tirmizî, Deavât,101). Başka bir hadiste de şöyle buyurulur: "Farz namazdan sonra en faziletli namaz gece namazıdır" (Müslim, Sıyâm, 202; Tirmizî, Mevâkît, 207; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 6; Ahmed b. Hanbel, II, 344).
Diğer yandan Kadir gecesini, Ramazan ve Kurban bayramlarının gecelerini ihya etmek için, Ramazanın son on gününün gecelerini ve Şaban ayının on beşinci gecesini ibadetle geçirmek menduptur. Bu ibadet bütün geceyi veya gecenin çoğunu içine alacak bir ibadet şekli olabilir. Çünkü bu konuda rivayet edilmiş çeşitli hadisler bulunmaktadır (ez-Zûhaylî, a.g.e., II, 47, 48).
Seher vaktinde seyyidü'l istiğfar (istiğfarın efendisi) adı verilen şu duayı çokça okumak da menduptur.
"Allahümme ente Rabbî, Lâ ilâhe illâ ente, halakteni ve ene abdüke, ve ene alâ ahdike ve va'dike ma'steta'tü, eûzü bike min şerri mâ sana'tü, ebûü leke bi ni'metike, ve ebû bi zenbî, fağfirlî, fe innehû lâ yağfiru'z-zünûbe illâ ente".
Anlamı: "Allahım! Benim Rabbim sensin. Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Senin kulunum ben. Gücüm yettiğince Sana verdiğim söz ve ahitte duruyorum. Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Bana verdiğin nimetleri ikrar ve günahlarımı itiraf ederim. Beni bağışla, zira Senden başka günahları bağışlayacak yoktur" (Buhârî, Deavât, 2/16; Tirmizî, Deavât, 15; İstiâze, 57).
Yukarıda zikredilen geceleri ibadetle geçirmek için mescitlerde veya mescit dışında bir yerde toplanmak mekruhtur. Çünkü bunu ne Hz. Peygamber ve ne de ashabı yapmamıştır. Bu gecelere mahsus özel bir ibadet de nakledilmemiştir. Ancak kaza namazı ve istenildiği kadar gece namazı kılınabilir, Kur'an-ı Kerim okunur, Allah'ı zikir, tefekkür, tesbih ve dua ile meşgul olunur.
5) İstihâre Namazı: İstihâre; bir şeyin hayırlısını istemek, demektir. İstihare namazı, nasıl hareket etmenin doğru olacağı bilinemeyen mübah işlerde mânevî bir işarete nail olmak için kılınan iki rekâtlık bir namazdır. İlk rekâtta "Kâfirûn", ikinci rekâtta ise "İhlâs" sûresini okumak müstehaptır. Namazdan sonra "İstihâre duası" okunur, sonra kıbleye yönelerek yatılır. İstihare namazının delili şu hadistir: Cabir b. Abdullah (r.a)'den rivayet edildiğine göre kendisi şöyle anlatmıştır (Buhârî, Teheccüd 25, Deavât, 49, Tevhîd, 10; Tirmizî, Vitr, 18; İbn Mâce, İkâme, 188; Ahmed b. Hanbel, III, 344). " Resulullah (s.a.s) bütün işlerde bize Kur'an'dan bir sûre öğretir gibi "istihare"yi öğretir ve şöyle buyururdu: "Sizden biri bir iş yapmak istediği vakit, farı dışında iki rekât namaz kılsın ve şöyle dua etsin:
"Allahümme innî estehîruke bi ilmike ve estakdiruke bi kudretike ve es'elüke min fazlıkel-azîm, fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta'lemü ve lâ a'lemü ve ente allâmül-guyûb. Allâhümme, in künte ta'lemü enne hâzal-emre hayrun lî fî dinî ve maâşî ve âkıbeti emrî ve âcili emrî ve âcilihi, fakdürhü lî ve yessirhu lî. Sümme bârik lî fîhi. Ve in künte ta'lemü enne hâzal-emre şerrun lî fi dînî ve maâşî âkıbeti emri ve â'cili emrî ve âcilihi fasrifhu annî vasrifni anhü, vakdürli el-hayra haysü kâne, sümme ardiyenî bihî".
Anlamı : "Allahım! Sen bildiğin için senden hakkımda hayırlısını bana bildirmeni dilerim. Ve gücün yettiği için, ben senden güç ve takat isterim. Hayra ermemi, senin büyük fazl ve kereminden niyaz eylerim. Çünkü senin herşeye gücün yeter. Benim ise gücüm yetmez. Sen her şeyi bilirsin, halbuki ben bilmem. Sen gayb âlemini tam olarak bilirsin.
Allahım! Sen bu işin benim dinim, yaşayışım, işimin sonucu veya dünya ve ahiretim hakkında hayırlı ise, bunu bana nasip ve müyesser eyle. Sonra bundan benim için feyiz ve bereket meydana getir. Ve eğer bu iş, benim dinim, yaşayışım, işimin sonucu hakkında, dünyevî ve uhrevî hususlarımda, benim için bir şer ise bunu benden çevir, beni de bundan çevir. Benim için kalbimde bir meyil bırakma ve benim için hayır nerede ise müyesser kıl, sonra da bu konuda benden razı ol".
İstihare yaptıktan sonra mesele aydınlanmazsa, yukarıda zikredilen istihare namazını ve istihare duasını yedi kere tekrarlamak gerekir. Çünkü İbnü's-Sünnî'den şöyle rivâyet edilmiştir : "Ya Enes! Bir iş yapmak istediğin zaman yedi kere Rabbinle istihare et. Sonra kalbine gelene bak, hayır ondadır" (ez-Zühaylî, a.g.e., II, 49). Bir kimse namaz kılarak istihare yapamıyorsa, o takdirde sadece yukarıdaki duayı okuyarak istiharede bulunabilir.
6) Tesbih Namazı : Tesbih namazının sevabı çoktur. Bu namaz her vakit kılınabilir, hiç değilse haftada veya ayda bir kere, bu da olmazsa ömründe bir kere bunu kılmalıdır.
Tesbih namazı dört rekâttır. Her rekâtta Fatiha ve bir sûre okunur. Bir veya iki selâmla tamamlanır. Bu namazda üç yüz kere "Sübhanallahi vel-hamdü lillâhi velâ ilâhe illâllahu vallahu ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm" tesbihi okunur. Böylece her rekâtta yetmiş beş tesbih okunmuş olur.
Allah Teâlâ'nın rızası için nafile namaza niyet edilerek "Allahü ekber" diye namaza başlanır. Sübhanekeden sonra on beş kere "Sübhanallahi velhamdü lillah..." okunur. Sonra EûzüBesmele Fatiha ve bir sûre okunup tekrar on kere "Sübhanallah..." okunur. Sonra rukûya varılır, üç kere "Sûbhane Rabbiyel-âzim" den sonra on defa "Sübhanallah..." okunarak rükûdan "Semiallahü limen hamideh, Rabbenâ leke'l-hamd" denilerek kalkılır. Yine on defa "Sübhanallah..." okunur, bundan sonra secdeye varılıp üç defa "Sübhane Rabbiyel-a'lâ" dan sonra on kere "Sübhanallah...” okunur. Secdeden tekbir ile kalkılır, iki secde arasında yine on defa "Sübhanallah...” okunur, ikinci secdeye tekbir ile varılıp üç defa Sübhane Rabbiyel-a'lâ" dan sonra yine on kere "Sübhanallah... okunur ki, bu fazla tesbihlerin toplamı yetmiş beşe ulaşmış olur.
Bundan sonra ikinci rekâta kalkılır, yine önce on beş kere "Sübhanallah...” okunur, sonra aynen birinci rekâttaki şekliyle hareket edilerek, rekâtın sonunda oturulur. Tahıyyat ve (Allahumme) salli-barik duaları okunur. İlâve tesbihlerin toplamı böylece 150 olmuş bulunur. Bundan sonra selâm vermeden veya selâmdan sonra ayağa kalkılır. Üçüncü ve dördüncü rekâtlar, aynen birinci ve ikinci rekât gibi kılınır. Böylece dört rekâtta 300 defa tesbih duası okunmuş olur.
Tesbih namazının bu kılınma şekli Tirmizî'nin el-Câmi'inde Ebû Hanife'nin talebelerinden Abdullah b. Mübarek'ten rivayet ettiği şekle göredir. Hz. Peygamber amcası Abbas (r.a)'a, kendisini Allah'a yaklaştıracak, ona büyük fayda sağlayacak olan bir ameli bildirmek istemiş, amcası da öğrenmek isteyince, ona yukarıdaki şekliyle tesbih namazını talim buyurmuş ve eğer bu namazı kılarsa, günahları kum yığınları kadar çok olsa bile Allahın bunları mağfiret edeceğini bildirmiştir. Bu namazı her gün, bu olmazsa cuma günü, bu olmazsa ayda veya yılda bir kere, başka bir rivayette, ömründe bir defa kılmasını tavsiye etmiştir (Tirmizî, Vitr,19; İbn Mâce, İkâme, 190; Ebû Dâvud, Tatavvu', 14; et-Tergîb, I, 467, 469).
Tesbih namazında yanılma olsa, sehiv secdelerinde artık bu ilâve tesbihlerin okunması gerekmez. Namaz kılan bu tesbihleri aklında tutabiliyorsa parmakları ile saymaz. İmam tesbih namazı kıldırırsa açıktan okur ve tesbihleri de açıktan tekrar eder.
7) Hâcet Namazı: Dünyevî veya uhrevî bir isteği olan kimse abdest alır, yatsı namazından sonra iki veya dört rekât, başka bir görüşe göre on iki rekât namaz kılın, sonra Allah Teâlâ'ya senâda, Resulullah (s.a.s)'a salatu selâmda bulunur, bundan sonra hâcet duasını okuyup, isteğinin gerçekleşmesini Allah Teâlâ'dan niyaz eder.
Merfû bir hadiste rivayet edildiğine göre, bu namazın birinci rekâtında, bir kere Fâtiha, üç kere Ayetel-kürsî okunur. Diğer üç rekâtın her birinde Fatiha ile birer defa İhlâs, Felak ve Nâs sûreleri okunur.
Tirmizî'nin Abdullah b. Ebî Evfâ (r.a)'dan naklettiğine göre, Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Her kimin Allah'tan bir dileği olursa yahut insanlardan her hangi birinden bir isteği bulunursa, önce abdest alsın ve iki rekât namaz kılsın. Sonra Allah'a hamd ve senâda bulunsun, O'nun Resulü Muhammed'e salât ve selâm getirsin. " Bundan sonra şu duayı okusun:
Hâcet duası:
"La ilâhe illallahü el-Halîm, el-Kerîm. Sübhanallahi Rabbil-arşilazîm. el-Hamdü lillahi Rabbilâlemîn. Nes'elüke mûcibâti rahmetike ve azâime mağfiratike ve'l-ganîmete min külli birrin ve'sselâmetü min külli ismin. Lâ teda' lî zenben illâ gafertehû ve lâ hemmen illâ ferahtehû ve lâ hâcete hiye leke ridan illâ kadaytehâ. Ya erhamerrâhımîn".
Anlamı: "Halîm ve Kerîm olan Allah'tan başka ilâh yoktur. Yüce arşın Rabbi Allah'ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Allahım! rahmetini gerektiren şeyleri, kesin affını, her iyiliği elde etmeyi, her günahtan uzak olmayı senden dilerim. Affetmediğin hiç bir günah, feraha çıkarmadığın hiç bir tasa, senin rızana uygun olan hiç bir ihtiyacı da karşılamadan bırakma. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım!" (Tirmizî, Vitr, 175; İbn Mâce, İkâme, 189; et-Tergîb, I, 476).
8) Yolculuk Namazı :
Bir müslümanın yola çıkacağı veya bir yoldan döndüğü zaman iki rekât namaz kılması menduptur. Giderken evde, gelirken de mescitte kılmak daha faziletlidir. Hz. Peygamber (s.a.s), yolculuktan gündüz kuşluk vakti döner, Mescid-i Nebevî'ye giderek iki rekât namaz kılar, orada bir süre otururlardı (Buhârî, Salât, 59, Cihâd, 198).
9) İstiska (Yağmur İsteme) Namazı :
Yağmurun hiç yağmaması, az yağması, yeraltı sularının kesilmesi, tarım ve hayvanlar için su ihtiyacının ortaya çıkması gibi durumlarda yağmur duası yapılır. İnsanların Rablerinden gafil olmaları ve aralarında günahların yayılması sebebiyle, Allah insanları denemek için bazı zamanlarda kuraklıklar meydana getirir. Bu durumun değişmesi için, Allah'a tevbe ve istiğfar etmek gerekir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Nuh, Mûsâ ve Hûd (aleyhimü's-selâm) gibi Peygamberlerin kavimlerine yağmur verilmesi için yaptıkları dualardan söz edilir.
Allah Teâlâ Nuh (a.s)'dan söz ederek şöyle buyurur: "Onlara Şöyle dedim: Rabbinize istiğfar edin ki, gökten size yağmur indirsin. Size çok mal, evlât ve bahçeler versin, nehirler akıtsın" (Nûh, 71/10-12). Hz. Mûsâ'dan söz ederek Yüce Allah şöyle buyurur: "O zamanı hatırla ki, Mûsâ kavmi için su istemişti de, kendisine asanı taşa vur demiştik" (el-Bakara, 2/60).
Ebû Hanife'ye göre, istiska namazının cemaatle kılınması sünnet değildir. İnsanlar yağmur duasında ayrı ayrı namaz kılarlarsa kerahetsiz olarak caiz olur. Çünkü istiska dua ve istiğfardan ibarettir. Bu yüzden bu dua cemaatsiz ve hutbesiz olarak yerine getirilir.
Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre; yağmur duası namazının, ihtiyaç varsa, hazar veya seferde kılınması menduptur. Bu dua, Resulullah (s.a.s)'ın sünneti ve raşid halifelerin amelleri ile sabittir. Yağmurun yağması gecikirse, yağmur duası günler boyu bir kaç defa tekrarlanır. Çünkü Allah Teâlâ duada ısrarlı olanları sever (el-Kâsânî, a.g.e., I, 282; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 437; İbn Âbidîn, a.g.e., l, 790 vd.; İbn Rüşd, Bidayetül-Müctehid, II, 209).
Enes b. Mâlik (r.a) şöyle anlatır: "Hz. Peygamber, cuma günü hutbe iradederken bir adam geldi, onun karşısında durdu ve şöyle dedi:
- Ya Rasûlüllah! Hayvanlar mahvoldu, yollar kesildi. Allah'a dua et, bize yağmur versin.
Allah'ın Rasûl'i ellerini kaldırarak,
"Allahım bize su ver, Allah'ım bize su ver" diye dua etti. Gökte hiç bir bulut işareti yok iken, birden bir bulut çıkıp çevreye yayılmış ve yağmur yağmağa başlamıştı. Bu durum bir hafta sürdü. Ertesi cuma bir adam geldi:
"Ey Allah'ın elçisi! Mallarımız telef oldu, yollar kesildi. Allah'a dua et, bizden yağmuru kessin dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dua buyurdu:
"Allahümme havâleynâ velâ aleynâ. Allahümme alel-âkâmi ve'zzırâbi ve bulünil-evdiyeti ve menâbiti'ş-şeceri ".
Anlamı: "Allahım! Yağmuru üzerimize değil, çevremize, dağlara, tepelere, vadilere ve ağaçlı yerlere ver ". Bu dua ile yağmur kesildi (Buhârî, İstiskâ, 6; Müslim, İstiskâ, 8).
Hadis kaynaklarında zikredilen, Resulullah (s.a.s)'in yaptığı yağmur duası şudur:
"Allahümme eskınâ gaysan muğîsan merîen tabakan merîan gadakan âcilen gayra râisin. Allahümme eskı ıbâdeke ve behâir, eke venşür rahmeteke ve ahyi beledekel-meyyite" (Allahım! can kurtaran, tatlı, bol, bereketli, çok, geç değil, çabuk yağmur ver. Allahım! Kullarını, hayvanlarını sula, rahmetini yay, ölü memleketini dirilt) (İbn Mace, İkâme, 184; Ebû Dâvud, İstiskâ. 2; Ahmed b. Hanbel, Iş', 395).
Yağmur duası namazı, cuma namazı gibi açıktan okunarak kılınır. Namazdan sonra, bayram hutbesi gibi hutbe okunur, ancak hatip minbere çıkmaz, yerde durur, kılıç, ok ve baston gibi bir şeye dayanır.
Yağmur gecikirse, eski elbiseler giyilerek, çocuklar, ehli hayvanlar ile bunların yaşlıları beraberce kıra çıkılır. Çocuklar ve yavrular bir süre annelerinden uzaklaştırılır, zayıflara ve yaşlılara dua ettirilir. Böylece Allah'ın rahmet ve merhametinin celbi umulur.
10) Küsûf Namazı:
Güneş tutulmasına "küsûf", ay tutulmasına da "husüf" denir. Güneş tutulduğu zaman, bir beldede cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve kametsiz olarak en az iki rekât namaz kıldırır. Her rekâtta fazla miktar, Ebû Hanîfe'ye göre gizlice, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre de açıktan kıraatta bulunur. Hutbe okunmaz, her rekâtta, diğer namazlardaki gibi tek rükû ve iki secde yapılır.
Çünkü Ebû Dâvud'un naklettiği bir hadiste şöyle denilmektedir: "Güneş tutulduğu zaman Hz. Peygamber iki rekât namaz kıldı ve her iki rekâtta da kıyamı uzattı, güneş açılınca da namazdan ayrıldı. Bunun üzerine Allah elçisi şöyle buyurdu: "Bu olaylar Allah'ın büyüklüğünü gösteren delillerdir. Allah Teâlâ bunlarla kullarını korkutmak istiyor. Bunları gördüğünüz zaman, en son kıldığınız, farz namaz gibi bir namaz kılın " (bk. Buhârî, Küsûf, 1, 17; Ebû Dâvud, İstiskâ, 4, 9, Sünnet, 9; Nesâî, Küsûf, 5, 12,14,16, 24; İbn Mâce, İkâme,152). İbnül-Hümâm şöyle der: Sahabenin en son kıldıkları namaz sabah namazıydı. Çünkü küsûf namazı güneşin iki mızrak boyu yükselmesi sırasında kılınmıştı (el-Kâsânî, a.g.e., I, 280; İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 432; İbn Âbidîn, a.g.e., I, 788 vd.).
Ay ve güneşle ilgili olarak Allah Teâla şöyle buyurur:" Allah'ın varlığını gösteren ayetlerden biri, gece ile gündüz, ay ile güneştir. Ne güneşe, ne de aya secde etmeyin. Bunların hepsini yaratan Allah'a secde edin” (Fussilet, 41/37). Bu ayetteki "secde edin" emri ay ve güneş tutulunca namaz kılınmasını ifade eder.
Hz. Peygamber (s.a.s), oğlu İbrahim'in öldüğü gün güneşin tutulması üzerine şöyle buyurmuştur: "Ay ile güneş Allah'ın varlığını gösteren ayetlerdendir. Hiç bir kimsenin ne ölümünden ne de hayatından ötürü tutulmazlar. Böyle bir durumu gördüğünüz zaman, ay ve güneş açılıncaya kadar namaz kılın, dua edin" (Buhârî, Kürat; 1, 15; Ebû Dâvud, İstiskâ, 4; Ahmet b. Hanbel, II, 222, III, 318, V, 62, 428). Ashab-ı kiramdan bazılarının, Hz. Peygamber'in üzüntüsüne güneşin de tutulmak suretiyle katıldığını ve yas tuttuğunu söylemesi üzerine Allah elçisi bu yanlış kanaati değiştirmek için bu sözleri söylemiştir.
Küsûf namazının büyük bir camide kılınması daha faziletlidir. Dışarıda, sahrada da kılınabilir. Küsûf ve husûf namazlarının sahih hadislerle sabit olduğu halde farz olmamasının sebebi, daha önceki konularda geçen hadiste; bedevînin Hz. Peygamber'e hitaben "Beş vakit namazdan başka farz var mıdır? sorusuna karşılık, Hz. Peygamber'in; "Hayır, ancak nafile olarak kılarsan bu müstesnadır" (Buhâri, İmân, 34, Savm, 1, Şehâdât, 26; Müslim, İmân, A; Ebû Dâvud, Salât, 1; Tirmizî, Zekât, 2; Nesâî, Salât, 4) şeklindeki ifadesidir.
Küsûf namazından sonra imam güneş açılıncaya kadar kıbleye doğru ayakta veya cemaata karşı oturarak dua eder. Cemaat da "âmin" der. İmam bulunmazsa, herkes kendi evlerinde tek başına kılarlar.
İmam Şâfiî ve bazı hadisçilere göre, namazdan sonra hutbe okunması müstehaptır.
11) Husûf Namazı :
Ay tutulduğu zaman müslümanların evlerinde teker teker bir halde ve kusûf namazı gibi gizli veya açıktan kıraatla iki veya dört rekât namaz kılmaları menduptur. Ebû Hanife'ye göre bu namazın camide cemaatle kılınması sünnette yoktur. Ancak kılınırsa caiz olur. Ay tutulması gece olabileceği için, cemaatin camide toplanıp toplu namaz kılmasında güçlük vardır (el-Kâsânî, a.g.e., I, 282; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, 92).
İmam Şâfî ve Ahmed b. Hanbel ile bazı hadis bilginlerine göre, cemaatle kılınır. İmam Mâlik'e göre ise cemaatle kılınamaz.
Zelzele, şimşek çakması, şiddetli rüzgâr, gündüzün çöken karanlık, gece vakti ışık yayılmasından korkma, yıldız kayması, devamlı yağan yağmur ve kar, salgın hastalıklar, düşmandan korkmak ve benzeri korkulu zamanlarda küsûf ve husûf namazları gibi namaz kılınması müstahsen görülmüştür. Bu konuda küsûf namazına kıyas yapılmıştır (el-Kâsânî, a.g.e., I, 282; eş-Şürünbülâlî, a.g.e., 92; İbn Kudâme, el-Muğnî, II, 429; Zeylaî, Nasbur-Râye, II, 234-235). Allah Resulü'nün şiddetli rüzgâr esince şöyle dua ettiği nakledilir : "Allahım! Senden rüzgârın hayırlısını, rüzgârda bulunanların en hayırlısını, rüzgârla gönderdiklerinin hayırlısını isterim, bu rüzgarın kötülüğünden, bu rüzgârda bulunanların kötülüklerinden ve bu rüzgar sebebiyle gönderdiğin şeylerin kötülüğünden sana sığınırım " ( Tirmizî, Deavat, 48, 88; Müslim, İstiskâ, 15). Günümüzde, bazı ülkelerde sık sık görülen ve yüz binlerce insanın ölümüne yol açan şiddetli kasırga, tayfun ve hortum âfetleri dikkate alındığında, Resulullah (s.a.s)'ın bu duasının değeri daha iyi anlaşılır. Böyle bir felâket sırasında Allah'a sığınmanın dışında yapacak bir şey kalmamaktadır. Ancak fırtınadan önce her türlü korunma ve kurtulma çare ve tedbirlerinin alınması da gereklidir.
12) Mübarek Gecelerde Namaz Kılmak :
a) Receb'in ilk cuma gecesi "Regaib gecesi" dir. Bu gecede Allah Resulünün çeşitli tecellilere mazhar olup, şükür için on iki rekât namaz kıldığı nakledilir. Hz. Muhammed'in bu gecede ana rahmine düştüğüne dair rivayet, onun doğum tarihi ile tam uyumlu görülmemektedir. Ancak Hz. Âmine validemizin bu gecede hamileliğine müttali olması da muhtemeldir.
b) Receb'in 27nci gecesi "Mirac gecesi" dir. Bu gecede on iki rekât nafile namaz kılınması müstahsen görülmüştür. Hz. Peygamber bu gecede Allah'ın en büyük lütfuna mazhar olmuş, göklerin melekûtuna yükselmiştir.
c) Şaban'ın on beşinci gecesi "Berat gecesi" dir. Bu gecede; mahlûkatın bir yıl içindeki rızıklarına, zengin veya fakir, aziz veya zelil olacaklarına, ömürlerinin devanı edip etmeyeceğine, ecellerine ve hacıların sayılarına ait bilgilerin Cenab-ı Hak tarafından uygulanmak üzere meleklere intikal ettirileceği belirtilmektedir. Berat gecesinde kılınması tavsiye edilen namaza "Salatül-hayr" denilmiştir. Bazı rivayetlere göre bu namaz yüz rekât olup, her rekâtında Fâtiha'dan sonra bir kere İhlâs süresi okunur.
d) Ramazan'ın 27nci gecesi "Kadir gecesi" dir. Kur'an bu gece Hz. Peygamber (s.a.s)'e inmeğe başlamıştır. Bu gece, Cenab-ı Hakkın bildirdiğine göre bin aydan hayırlıdır. Bu gecede ihlâsla yapıları dua kabul olunur.
Belirtilen mübarek gecelerde ümmet için kılınacak özel bir namaz nasslarda bulunmamakla birlikte, bu gecelerin fazileti ve yapılacak duaların kabul edilme ümidinin fazla olması sebebiyle diğer gecelere göre daha iyi bir şekilde bunların ihya edilmesi gerekir. Özellikle kaza namazı kılma, gece namazını arttırma, Kur'an-ı Kerim okuma, tesbih, zikir ve dua ile bu geceler ihya edilmelidir. Diğer yandan gündüzü oruçlu geçirmek, hakkı bulunan kimselerle helalleşmek, yoksulları gözetmek, hayır, hasenat yapmak da bu günlerin en güzel ihya şeklidir. Bu gecelerde, nafile namazın en az iki rekât olmak üzere, istenildiği kadar kılınması büyük ecir kazandırır.
1-Hz. Âişe (r.anhâ)'ın, Allah'ın Resulü bir gecenin Kadir gecesi olduğunu anlarsam nasıl dua edeyim? sorusuna karşılık, Resulullah (s.a.s) şu şekilde dua etmesini tavsiye ettiği bildirilmiştir:
"Allahümme inneke afüvvün. Tuhıbbül-afve, fa'fü annî (Allahım! Şüphesiz sen affedicisin, affı seversin. Beni affet " (Tirmizî, Deavât, 84; İbn Mâce, Duâ, 5; Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 419, 438, VI, 171, 182, 183, 208, 258). Bu duaya mübarek gecelerde çokça devam etmelidir.
İskat-ı Salât Kazaya kalmış beş vakit farz namazlarla, vitir namazlarının affedilmesi umuduyla yapılan bir tasadduk işlemine "iskat-ı salât (namazı düşürmek)" denir.
Hasta ölmüş ve başı ile de olsa ima ederek namaz kılamamışsa, bu namazların kazası için her hangi bir vasiyyette bulunması gerekmez. Ancak işaret yoluyla da olsa kılmaya gücü yettiği halde bir çok namaz borcuyla ölen kimsenin bu namazların sorumluluğundan kurtulabilmesi ümidiyle adına tasadduk yapılabilmesi için malının üçte birinden vasiyette bulunması gerekir. Bu takdirde terekesinin üçte birinden, hesaplanacak her farz namaz ve vitir namazı sayısınca namaz fidyesi verilerek, affedilmesi için Cenab-ı Hakka niyazda bulunulur. Bu fidyenin miktarı oruç fidyesi kadar olup, bu da yarım sâ' buğdaydan ibarettir. (Bir sâ, şer'î dirheme göre 2,917 kg, örfi dirheme göre ise 3,333 kg. eder). Ancak temelde bir fidye bir yoksulun günlük yeme içme masrafına denk olmalıdır.
Ölen kimse iskatı salat için bir şey vasiyet etmemişse, mükellef mirasçılardan birisinin teberrû olarak vereceği mal ile de iskatı salât muamelesi yapılabilir. Yabancı bir kimse tarafından ölü adına yapılacak tasaddukun sevabı da ölüye ulaşır.
Bir kimse hayatta iken namaz için fidye veremez. Çünkü bu namazları kaza etmesi muhtemeldir. Fakat bunları kaza edemeyeceğini dikkate alarak vasiyette bulunursa, bu vasiyet ölümünde mirasçıları varsa terekenin üçte birinden, mirasçısı yoksa tamamından infaz edilir.
Namaz fidyesi için ayrılan para yeterli olmazsa, bu devir yoluyla on fakire veya yine bu yolla bir veya bir kaç fakire verilebilir.
Meselâ; bir yıllık namaz borcu olan kimse ölse, bir aylık namaz vitirle birlikte 180 vakit, bir yıllık namaz ise 2160 vakit olur. O yılın fidyesini on bin lira kabul edersek 21 milyon 600 bin lira olur. İskat-ı Salât için yalnız 2 milyon 160 bin lira ayrılmışsa, bu meblağ 10 fakire 216'şar bin lira ayrılarak hibe edilir. Fakirler de aynı parayı tekrar, ölünün mirasçısına hibe ederler. Bu hibeleşme 10 defa devir edilince, bir yıllık namazın toplam fidye tutarına ulaşılır. Ömür boyu namaz borcunun hesaplanmasında erkek için on iki, kadın için dokuz yıl düşünülür (İbn Âbidîn, a.g.e., I, 686).
Ancak şekil olarak başvurulan bu çare anlamsızdır ve samimi niyetten uzaktır. Çünkü namaz bedenî bir ibadettir. Bu gibi anlamsız şekilcilikle düşeceğine dair de kesin delil yoktur.
Diğer yandan ölünün velisi onun adına kazaya kalmış namazlarını kılamaz, oruçlarını tutamaz. Fakat bu gibi ibadetlerin sevabından ölmüş bir müslümana hediye edebilir. Bundan ölünün istifade edeceği umulur.
Bazı Hanefî fakihleri istihsan deliline dayanarak namazı oruca benzetmiştir. Hatta namaz oruçtan daha önemlidir. Bu yüzden kazasına imkân kalmayan namazlar için fidye vererek Cenab-ı Haktan af dilemek bir ihtiyat olarak kabul edilmiştir.
İmam Muhammed "Ziyâdât" adlı eserinde namaz fidyesi için "İnşaallah yeterli olur" demiştir. Fidye ile namaz borcunun düşeceği nass'a veya kıyasa dayansaydı, daha kesin bir üslûp kullanılması gerekirdi. Konunun Allah'ın dilemesine bırakılması, bunun bir ümitten ibaret olduğunu gösterir. Diğer yandan İbnül-Hümâm da "Fethul-kadîr" adlı eserinde; Hanefi imamlarının istihsanına göre, namazın oruca benzediği, oruçla fidye arasındaki ilginin, namazla fidye arasında da sabit olduğu ifade edilmiştir. Eğer bu benzerlik sabit olursa maksat hasıl olmuş bulunur. Aksi halde namaz fidyesi bir birr ve ihsan kabilinden olur. Birr ve ihsan ise kötülükleri yok eder. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur : "Şüphesiz iyilikler kötülükleri yok eder" (Hûd 11/114): (İbn Âbidin, a.g.e., I, 685 vd; eş-Şürünbülalî, Merakıl-Felâh, 24 vd.).
Namaz fidyesinden sonra, oruç, kurban ve yemin keffareti için tekrar devir yapılır. Bozulup kaza edilmemiş nafile namazlar, adak namazı ve kurban borçları için de bir miktar "devir" yapılır. Sonuç olarak, namaz, oruç, yemin ve adak gibi borçlar için, kişinin ölümünden sonra fidye verilecekse bunun gerçekçi olması gerekir. Mümin, ölümünden önce bu gibi yerine getiremediği farz ve vacib ibadetleri tespit ederek mümkünse sağlığında iken kaza ve telâfi etmelidir. Bu mümkün olmadığı takdirde servetinin üçte birine kadar olan kısmını vasiyetnâme düzenleyerek bu iş için tahsis etmelidir. Eğer ayrılan servet bu borçları karşılamazsa, bundan sonra Cenab-ı Hakkın gücü aşan bu fazlalığı mağfiret etmesi umulur.
Oruç keffaretinde Allah Resulünün yoksul sahabeye gösterdiği kolaylığı burada zikretmekle bu konuyu bitireceğiz. Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayete göre şöyle demiştir : "Bir adam Resulullah (s.a.s)'a gelerek; "Mahvoldum" dedi. Hz. Peygamber; "Seni mahveden şey nedir?"diye sordu.
Adam : "Ramazanda eşimle cinsel ilişkide bulundum" dedi. Hz. Peygamber; "Bir köle azat et" buyurdu. Adam; "Köle bulamam" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s); "Peşpeşe iki ay oruç tut" buyurdu. Adam; "Buna da gücüm yetmez" deyince, Hz. Peygamber;" Altmış yoksulu doyur" buyurdu. Buna da gücü yetmeyince bir sepet içinde hurma getirildi. Allah elçisi, bunları yoksullara tasadduk etmesini, bildirdi. Adam Medine'de kendilerinden fakir kimse olmadığını söyleyince de, Resulullah (s.a.s) gülümsedi ve şöyle buyurdu : "Git bunları ailene yedir" (eş-Şevkânî, a.g.e., IV, 214. Bir sepet (zenbil) on beş sa'lık bir ölçektir. Taberânî el-Evsat adlı eserinde, getirilen bu hurmanın yirmi sa', yani 60 kg kadar olduğunu belirtir).
Kazaya kalan namazların kaza edilme şekli :
Bir namazın eda şekli nasılsa kazası da aynı olur. Meselâ; seferde iken dört rekatlı namazlarını kaçıran kimse bunları ister seferde isterse aslî vatanına döndükten sonra kaza ederken iki rekât olarak kaza eder. İkamet halinde tam olarak kılınması gereken namazları kazaya bırakan kimse de bunları hazarda veya seferde yine tam olarak kaza eder.
Namazlar kaza edilirken gizli okunacak namazda kıraat gizli yapılır. Açıktan okunacak namazı imam kıldırırsa açıktan okur. Tek başına kılınırsa açık veya gizli okumakta serbestlik bulunur (İbnül-Hümam, a.g.e., I, 405; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 110).
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, namazları kaza ederken bulunulan yer ve zamana bakılır. Seferî olan kimse dört rekâtlı namazları iki rekât olarak kaza eder. Bu namazın seferde veya ikamet hâlinde iken kazaya kalmış olması hükmü değiştirmez. Seferde kazaya kalan da, ikamet halinde kaza edilince, dört rekât olarak kılınır. Çünkü namazlarda aslolan onları tam olarak kılmaktır. Zira kısaltmanın sebebi olan yolculuk kalkmıştır.
Namazlar kaza edilirken bir sıra gözetilmesi gerekli midir. Eğer namazı kaza edecek kişi tertip sahibi ise, kaza namazı ile vakit namazı arasında sıraya uymak gerekir. Tertip sahibi değilse, bu namazı kaza etmeden diğerlerini kılabilir.
Bir kimsenin tertip sahibi sayılması için en az altı vakit namazı kazaya kalmamış olmalıdır. Vitir namazı dahil altı vakit namazı kazaya kalınca tertip sahibi olmaktan çıkar. Artık bu kimsenin ne kaza namazları arasında, ne de kaza namazları ile vakit namazları arasında sıra gözetmesi gerekmez.
Tertip sahibi olan kimsenin bir farz namazını veya Ebû Hanîfe'ye göre vacib olan vitir namazını özürsüz yere veya hayız ve nifas gibi namazı düşüren bir nitelikte olmayan bir özür sebebiyle vaktinde kılmamış olması halinde bu namazı ilk vakit namazından önce kaza etmesi gerekir.
Meselâ; tertip sahibi kimse sabah namazı vaktinde uyuyup kalsa, bu namazı o günün öğle namazından önce kaza etmesi gerekir. Eğer öğle namazını önce kılsa, sıra gözetilmediği için bu namaz İmam Muhammed'e göre fasit olur. Ebû Yusuf'a göre farz olmaktan çıkar, nafile olur. Ebû Hanife'ye göre ise geçici olarak sahih olmaz. Şöyle ki: Bundan sonra o sabah namazını kaza etmeden beş vakit namazını daha eda edecek olursa bu altı vaktin hepsi de sahih olmuş olur. Fakat böyle beş vakit namazını daha kılmadan o sabah namazını kaza ederse arada kılmış olduğu vakit namazları fasit olup yeniden kılınmaları gerekir.
Kazaya kalan namazlar çeşitli olup da vakit bunlardan yalnız bir kısmı ile vakit namazını kılmaya elverişli bulunsa, sağlam görüşe göre, sıra gözetme mecburiyeti kalkar.
Tertip sahibinin sıra gözetmesinin delili Resulullah (s.a.s)'in Hendek savaşında dört vakit namazı kılamayınca bunları sıraya sokarak ve vakit namazından önce kılmasıdır. Başka bir delil; İbn Ömer (r.a)'in şu sözüdür: "Sizden her kim bir namazı kılamaz da, ancak imamla birlikte namaz kılarken hatırlarsa namazını tamamlasın. Bundan sonra unuttuğu namazı yeniden kılsın. Sonra da İmamla birlikte kıldığı namazı iade etsin" (Zeylâî, a.g.e., II, 162).
Tertibi düşüren sebepler üçtür: a) Kazaya kalan namazların sayısının vitir dışında attı vakit ve daha fazla olması, b) Müstehap olan vaktin hem kaza hem de vakit namazını birlikte kılınamayacak kadar dar olması, c) Vakit namazının kılınışı sırasında kaza namazını unutmak. Çünkü unutma bir özürdür.
İmam Şâfiî'ye göre kazaya kalan namazlar ile vakit namazı arasında sıra gözetmek şart değildir, belki müstehap olur.
Kazaya kalan namazlar çok olunca, bunlara tayin edilerek niyet edilmesi lâzım gelmez. Çünkü bunda güçlük vardır. Belki, kazaya kalmış olan meselâ; ilk veya son sabah namazını veya öğle namazını kılmaya niyet edilmesi yeterli olur.
Bir kimse ne kadar namazı kazaya kaldığını bilmese, galip olan kanaatine göre hareket eder. Eğer böyle bir karara varamazsa, borcundan kurtulduğuna kanaat getirinceye kadar kaza namazı kılması gerekir.
Bir kimse, bir namazı kılıp kılmadığında şüpheye düşse, eğer henüz vakti çıkmamış ise yeniden kılar; vakti çıktıktan sonra şüphe etse, artık bir şey gerekmez. Çünkü farzın sebebi olan vakit çıkmıştır. Bir müslümanın namazını vaktinde kılması ise bir asıldır.
Kaza namazı kılan kimsenin yanında cemaatle vakit namazına başlansa, namazını tamamlamadıkça cemaate iştirak etmez.
Aynı vakte ait olan kaza namazları, usûlüne göre cemaatle de kılınabilir.
Kaza namazlarının evde kılınması daha uygundur. Çünkü bunu açığa vurma Cenab-ı Hakka karşı bir cüret sayılır ve başkaları için kötü bir örnek teşkil edebilir.
Kaza namazları üç kerahet vaktinden başka istenilen her vakitte kılınabilir. Bu üç vakit Ukbe b. Âmir (r.a.)'in naklettiği bir hadis-i şerifte şöyle belirlenmiştir : "Üç vakit vardır ki, Hz. Peygamber bu vakitlerde namaz kılmamızı ve ölülerimizi kabre koymamızı yasakladı. Bunlar da, güneşin doğma vakti, güneşin zeval vakti ve güneşin batma vaktidir" (Müslim, Misafirîn; 293, Ebû Dâvud, Cenâiz, 51; Tirmizî, Cenâiz, 41).
İkindi ve sabah namazlarından sonra da olsa, bu sayılan üç vaktin dışında kaza namazı kılınabilir.
Bir kadın yarın şu kadar namaz kılayım veya oruç tutayım diye adakta bulunsa, o gün âdet görmeye başlasa o namazı veya orucu temiz olacağı günlerde kaza eder.
Kaza namazlarıyla meşgul olmak nafile namazlarla meşgul olmaktan daha önemlidir. Fakat beş vakit namaza bağlı olan sünnetler müekked olsun gayri müekked olsun bundan müstesnadır. Yani bu sünnetleri terkederek, bunların yerine kazaya niyet edilmesi uygun değildir. Aksine bu sünnetlere niyet edilmesi daha uygundur. Hatta kuşluk ve teheccüd namazı gibi haklarında hadis bulunan namazlarda böyledir. Bunlara da bu şekilde nâfile olarak niyet edilmesi evlâdır. Çünkü bu sünnetler farz namazlarını tamamlar, ayrıca bunların telâfisi mümkün değildir. Kaza namazlarının ise belirli vakitleri olmadığı için telâfileri mümkündür.
Farz namazı kazaya bırakarak günaha giren kimsenin, bu günahtan kurtulmak için sünnetleri feda etmesi uygun değildir. Böyle bir kimsenin fazla ibadet yaparak Yüce Allah'ın affına sığınması gerekirken kendisi için şefaat vesilesi olacak bir takım sünnetleri terk etmesi nasıl uygun olabilir? Hem farzları kazaya bırakmak hem de sünneti terk etmek iki katlı kusur anlamı taşır.
Namazı düşüren özürler: Hayız ve nifas hallerinde kadınlardan namaz borcu düşer. Beş vakit namaz süresince ve daha fazla devam eden akıl hastalığı veya bayılma yahut koma hâlinde de namaz borcu düşer. Ancak bu durumlar beş vakit ve daha az bir süre devam ederse bakılır. Ayıldığı zaman abdest alıp, iftitah tekbiri alacak kadar bir zaman kalmışsa, o vaktin namazını kaza etmeleri gerekir. Mürtede gelince; mürtedlik halinde veya bundan önceki kılmadığı namazları kaza etmesi gerekmez. Daha önce hacc yapmışsa yeniden hacc yapması gerekir. Darul-harpte İslâm'a giren kimse namazın farz olduğunu öğreninceye kadarı mazur sayılır. Çünkü düşman ülkesinde dinî emir ve yasakları bilmemek özür kabul edilir (İbn Âbidîn, a.g.e., I, 330, 688; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 142, 143).
Şâfiîlere göre, hayız ve nifas hâlindeki kadın namaz kılmaz ve kaza etmesi de gerekmez. Akıl hastalığı, baygınlık ve koma hali ile mübah bir yolla aklın kaybolması namazı düşürür. Ancak haram bir şeyle sarhoş olanın kılamadığı namazları kaza etmesi gerekir.
Beş Vakit Namazın Kılınma Şekli: Namazlar; farz, vacib, sünnet, müstehap ve nafile kısımlarına ayrılır. Bunlar yukarıda açıkladığımız farzlarına, vaciblerine, sünnetlerine, âdâbına riayet edilerek şu şekilde kılınır:
1) Sabah namazı : Sabah namazının iki rekât sünnetini kılmak için : "Niyet ettim bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilir ve hemen eller, baş parmak kulakların yumuşağına gelecek kadar yukarıya kaldırılıp; "Allahu ekber (Allah herşeyden yücedir)" diye tekbir alınır. Bundan sonra eller bağlanır, "Sübhaneke Allahümme ve bi hamdike ve tebarekesmük ve teâlâ ceddük ve lâ ilâhe gayruk" ile "Eûzü billahi mineşşeytani'r-racim (-İlâhi rahmetten kovulmuş olan şeytandan Allah'a sığınırım-) Bismillâhirrahmanirrahîm (Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlarım) ve Fatiha okunur, sonra "Amin (kabul buyur, ey Rabbimiz)" denir ve bir miktar daha Kur'an okunur. Bu bir miktardan maksat en az bir sûre veya en az üç kısa ayet veya üç kısa ayet uzunluğunda bir ayettir. Bundan sonra "Allahu ekber" diye rükûya varılır, bu durumda en az üç kere; "Sübhâne Rabbiyel-azîm (Yüce Rabbimi her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim) denir. Sonra "Semiallahü limen hamideh (Allah, hamdeden kulunun övgüsünü işitmiştir)" denilerek ayağa kalkılır; ayakta "Allahümme Rabbenâ ve lekel-hamd (Allahım, ey Rabbimiz, hamd sana mahsustur)" denir, bundan sonra "Allahu ekber" diye secdeye varılır, secdede üç kere "Sübhâne Rabbiyel a'lâ (Ey, en yüce olan Rabbim! Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim)" denir, sonra "Allahu ekber" denilerek kalkılır, bir tesbih miktarı oturulup yine "Allahu ekber" diye ikinci secdeye varılır, bunda da üç kere "Sübhâne Rabbiyel-a'lâ" denir. Bununla bir rekât tamamlanmış olur.
Bu ikinci secdeden sonra "Allahu ekber" denilerek ikinci rekâta kalkılır. Ayakta yalnız Besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunur; birinci rekâtta olduğu gibi rükû ve secdelere varılır; ikinci secdeden sonra oturulur ki bu iki rekatlı bir namazda son oturuştur. Bunda et-Tehiyyât ve Allahümme salli-bârik ve "Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten" duaları sonuna kadar okunur, sonra "es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah (Allah'ın selâmı ve rahmeti size olsun)" diye sağ tarafa, sonra da yine "es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah" diye sol tarafa yüz çevirerek selâm verilir. Bununla sağ ve sol tarafta bulunan müminlere, meleklere ve mümin cinlere selâm verilmiş olur. Böylece iki rekâtlı bir namaz bitmiş bulunur.
Bütün bu tekbirler, tesbih ve kıraatler gizli, yani namaz kılanın kendisi işitebileceği bir sesle gizlice yapılır.
Namazda erkekler ile kadınların ellerini kaldırma, bağlama şekli, rüku ile secdelerde ve oturuşlarda alacakları durumlar "Namazın sünnetleri ve âdâbı" konularında açıklanmıştır.
Sabah namazının iki rekât farzı ise şöyle kılınır : Önce, erkeklere mahsus olmak üzere kamet getirilir, sonra "Bugünkü sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir ve eller, kulakların hizasına kadar kaldırılarak "Allahu ekber" diye namaza başlanır ve sabah namazının sünnetinde belirtildiği üzere kılınıp tamamlanır. Ancak sabah namazının farzında Fatiha'dan sonra biraz fazla Kur'an okunması sünnettir. Bu sünnetin en az miktarı kırk ayettir. Bununla birlikte üç kısa ayet miktarı okunması da caizdir. Vaktin çıkmasından korkulduğu takdirde az ayet okunur. Hatta yalnız Fatiha ile veya bir kaç ayet ile yetinilebilir. Ebû Hanife'ye göre, farz olan kıraatin en az sınırı, en az altı harf ihtiva eden bir ayettir. "Sümme nazara (Sonra baktı)" ve "lem yelid (doğurmadı)" ayetlerinde olduğu gibi (bk. el-Kâsânî, a.g.e., I, 110; İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 193, 205, 322 vd.; lbn Âbidin, a.g.e., I, 415, Zeylaî, Tebyînül-Hakaik, I,104 vd.; Bilmen, a.g.e., s. 153 vd.).
Tek başına namaz kılan kimse, bu farzı kılarken tekbirleri, Fatiha'yı, ilâve edeceği sûre veya ayetleri ve "Semiallahü limen hamideh" cümlesini açık (sesli) okuyabilir.
2) Öğle namazı: Öğle namazının ilk dört rekât sünnetinin önceki iki rekâtı, tam olarak sabah namazının iki rekât sünneti gibi kılınır. Ancak bunda; "Bugünkü öğle namazının sünnetine" diye niyet edilir ve bunda ikinci rekâttan sonraki oturuş, son oturuş değil ilk oturuş olduğundan bu oturuşta yalnız "et-Tehıyyat" okunur; Sonra "Allahu ekber" diye ayağa kalkılır; Sübhaneke okunmaksızın, yalnız Besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak, yine yukarıda belirtildiği şekilde rükû ve secdelere gidilir, bundan sonra dördüncü rekât için "Allahu ekber" denilerek ayağa kalkılır, bunda da yalnız Besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak, yine belirtildiği şekilde rükû ve secdelere varılır, bundan sonra oturulur ki, bu son oturuştur. Bunda "et-Tehıyyât" ile "Allahümme salli-bârik" ve "Rabbenâ âtinâ..." duaları sonuna kadar okunup iki tarafa selâm verilir. Böylece bu dört rekât sünnet kılınmış olur.
Öğle namazının dört rekât farzı ise şöyle kılınır: Sünnetten sonra, namaza aykırı bir şey ile uğraşmadan ayağa kalkılır, kamet getirilir. "Bugünkü öğle namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir ve eller yukarıya kaldırılarak "Allahu ekber" diye tekbir alınır; ilk iki rekâtı, sabah namazının iki rekât farzı gibi kılınır. Ancak bu iki rekâttan sonraki oturuş, ilk oturuş olduğundan, bunda yalnız "et-Tehıyyat" okunur; bundan sonra "Allahu ekber" denilerek üçüncü rekâta kalkılır; yalnız Besmele ile Fatiha okunarak, rükû ve secdelere varılır, sonra "Allahu ekber" diye dördüncü rekât için ayağa kalkılır; yine Besmele ile Fatiha sûresi okunarak rükû ve secdelere gidilir. Bundan sonra oturulur ki, bu son oturuştur. Bunda "et-Tehıyyât" ile "Allahümme salli ve bârik" ve "Rabbenâ âtinâ" duaları sonuna kadar okunup, iki tarafa selâm verilir. Böylece farz da kılınmış olur.
Öğlenin farzında okunacak âyetler, sabah namazında okunacak âyetlerden çoğunlukla az olur.
Öğlenin son iki rekât sünneti ise, "Bugünkü öğle namazının son sünnetini kılmaya" diye niyet edilip, tam olarak sabah namazının iki rekât sünneti gibi kılınır. Bu son sünneti dört rekât olarak kılmak müstehaptır. Bu takdirde ya her iki rekâtta bir selâm verilir, yahut dört rekâtın sonunda selâm verilir. Bu takdirde birinci oturuşta yalnız "Rabbenâ âtinâ..." duası okunmaz, "et-Tehıyyat", "Salli-Barik" duaları okunur, üçüncü rekât için tekbir alınarak ayağa kalkınca yine "Sübhaneke" okunur ve bu son iki rekât da önceki iki rekât gibi kılınır.
Tek başına kılan, öğle namazının gerek sünnetlerinde gerek farzında gizli okur.
3) İkindi namazı:
İkindi namazının dört rekât sünneti, müekked olmayan sünnettir. Her iki rekâtı bağımsız namaz gibidir. Bu yüzden dört rekâtın her iki rekâtlık bölümü sabah namazının iki rekât sünneti gibi kılınır. Önce, "Bugünkü ikindi namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilir, bu namazın ilk iki rekâtı belirtildiği gibi kılınınca oturulur. Bu bir son oturuş demektir. Bu yüzden burada "et-Tehıyyât..." ile birlikte "Allahümme salli... ve barik..." okunur, yalnız "Rabbena âtinâ..." duası okunmaz, sonra "Allahu ekber" diyerek üçüncü rekâta kalkılır."Sübhaneke..." ile "Eûzü" ve "Besmele"den sonra Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak rükû ve secdelere varılır. Bundan sonra tekbir ile dördüncü rekâta kalkılarak, yalnız "Besmele" ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunur. Sonra yine rükû ve secdelere varılır. Bundan sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda "et-Tehıyyât" ile "Allahümme Salli-bârik..." ve "Rabbenâ âtinâ..." duaları sonuna kadar okunarak iki tarafa selâm verilir.
İkindi namazının farzının kılışını: Bu da tam olarak öğle namazının farzı gibi kılınır. Yalnız niyet farklı olur, yani, "Bugünkü ikindi namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir.
Tek başına namaz kılan kimse, ikindi namazının sünnetini de, farzını da, öğle namazı gibi gizli okuyarak kılar.
4) Akşam namazı:
Akşam namazının üç rekât farzı, öğle ve ikindi namazlarının ilk üç rekât farzları gibi kılınır. Şöyle ki: "Bugünkü akşam namazının farzını kılmaya" diye niyet edilip, namaza tekbir ile başlanır. Yukarıda açıklanan şekilde ilk iki rekât kılınarak oturulur. Bu, birinci oturuştur. Bunda yalnız "et-Tehıyyat..." okunur. Sonra üçüncü rekâta kalkılarak yalnız "Besmele" ile Fatiha okunur; sonra "Allahu ekber" denilerek rükû ve secdelere varılır. Bundan sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda "et-Tehıyyât..." ile "Salli-barik... ' ve"Rabbenâ âtinâ..." duaları okunarak iki tarafa selâm verilir.
Akşam namazının farzında, vaktin darlığından dolayı kısa sûreler okunur.
Akşam namazının sünnetinin, kılınışı: Bu da; "Bugünkü akşam namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilip, tam olarak sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu sünneti altı rekât olarak kılmak ise müstehaptır. Bu takdirde bir, iki veya üç selâmla kılınır. İki rekâtta bir selâm verilirse aynı şekilde kılınır. Bununla birlikte dört rekâtta bir selâm verilip ikindi namazının sünneti gibi de kılınâbilir. Bu ziyade dört rekâta veya altı rekâtın tamamına "Evvâbîn Namazı" denir (el-İsrâ, 17/25; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâîd, Mısır (t.y), II, 230).
Tek başına namaz kılan kimse, akşam namazının farzını da sabah namazının farzı gibi açıktan okuyarak kılabilir
5) Yatsı namazı:
Yatsı namazının ilk dört rekât sünneti, müekked olmayan sünnetlerdendir. Tam olarak ikindi namazının dört rekât sünneti gibi kılınır. Dört rekât farzı da tanı olarak öğle ve ikindi namazlarının farzları gibi eda olunur. İki rekat son sünnetine gelince, bu da tam olarak sabah ve akşam namazlarının iki rekât sünnetleri gibi kılınır. Bunlarda yalnız niyetler değişmiş, yatsı namazının farzına veya sünnetlerine niyet edilmiş olur.
Yatsı namazının son sünneti de dört rekât olarak kılınabilir (Zeylaî, Nasbu'r-Râye, II, 145 vd.; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, III, 18; eş-Şürünbülâlî, Merakil-Felâh, s. 64). Bu takdirde tam olarak ilk dört rekâtı gibi kılınır. Bununla birlikte iki rekâtta bir selâm vermek suretiyle de kılınabilir. Bu durumda her iki rekât bağımsız namaz olacağı için oturuşlarda "et-Tehıyyat...", "Salli-barik" ve "Rabbenâ âtinâ" duaları okunur. Geceleyin kılınacak nafile namazlarda efdal olan da bu şekilde iki rekâtta bir selâm vermektir.
Tek başına namaz kılan kimse, yatsı namazının farzını sabah namazı gibi açıktan (sesli) da kılabilir.
Vitir Namazı:
1) Kılınma şekli:
Üç rekâttan ibaret olan vitir namazı şu şekilde kılınır: Önce; "Bugünün vitir namazını kılmaya" diye niyet edilir. Sonra "Allahu ekber" denilerek namaza başlanır. "Sübhaneke..." ve "Eûzü" ile "Besmele"den sonra Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak, rükû ve secdelere varılır; sonra ikinci rekâta kalkılıp, yalnız "Besmele" ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak yine rükû ve secdelere varılır; bundan sonra oturulur ki, bu birinci oturuştur. Burada yalnız "et-Tehıyyât..." okunur; sonra "Allahu ekber" denilerek üçüncü rekâta kalkılır; bunda da yalnız "Besmele" ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an okunarak daha ayakta iken eller kaldırılıp "Allahu ekber" diye tekbir alınır, tekrar eller bağlanıp ayakta kunut duası okunur. Sonra Allahu ekber" diye rükû ve secdelere gidilir, sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda da yukarıdaki gibi "et-Tehıyyat..." ile "Salli-bârik" ve "Rabbenâ âtinâ..." dualan okunarak selâm verilir.
2) Dayandığı deliller ve rekât sayısı: Vitir, ittifakla kılınması istenen bir namazdır (el-Kâsânî, a.g.e., I, 270-274; İbnül-Hümâm, a.g.e., I, 310 vd.; eş-Şîrâzî, el-Muhezzeb, I, 83; İbn Kudâme, el-Muğnî, II,150,165). Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Ey Kur'an ehli! Vitir namazı kılın. Çünkü Allah tektir, teki sever" (Buhârî, Deavât, 69; Müslim, Zikr, 5, 6; Ebû Dâvud, Vitr, I; Tirmizî, Vitr, II; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 27). Vitir namazı Hz. Peygamber'e farz idi. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Üç şey vardır ki, bana farzdır, fakat size farz değildir. Kuşluk namazı, kurban ve vitir namazı" (Zeylaî, a.g.e., II, 105).
Vitir namazı Ebû Hanîfe'ye göre, bayram namazları gibi vacip bir namazdır. Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhep imamına göre ise müekked sünnettir. Ebû Hanîfe'nin dayandığı delil şu hadistir: Allah size bir namaz daha fazladan ilâve etmiştir. Bu namaz da vitirdir. Vitir namazını yatsı ile sabah vakti doğuncaya kadar geçen zaman içinde kılın" (Ahmed b. Hanbel, II, 180, 206, 208, V, 242, VI, 7). Bu hadisteki "kılın" emri vücup ifâde eder. Bu namazı inkâr edenin dinden çıkmaması âhad hadis ile sabit olması yüzündendir.
Hanefîlere göre vitir namazı üç rekât olup, sonunda selâm verilir. Delil, Hz. Âişe'nin rivayet ettiği şu hadistir: "Hz. Peygamber üç rekât ile vitir kılar ve üç rekâtın sonunda selâm verirdi" (bu hadisi Hâkim rivayet etmiş, Buhârî ve Müslim'in şartına uygundur, demiştir. bk. Zeylaî, a.g.e., II, 118 vd.).
Mâlikîlere göre vitir namazı tek bir rekâttır. Ondan önce yatsının farzından sonra kılınan iki rekât sünnet kılınır. Bunların arası selâm ile ayrılır. Hanbelîlere göre de vitir tek bir rekâttır, ancak üç veya daha çok rekât vitir kılınsa bunda bir sakınca bulunmaz.
Şâfiîlere göre vitrin en azı bir rekât, en çoğu on bir rekâttır. Bir rekâttan fazla kılınacaksa, önce iki rekâta niyet edilir ve selâm verilir. Sonra vitirden bir rekâta niyet edilip selâm verilir (el-Kâsânî, a.g.e., I, 270 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 78; İbn Kudâme, el-Muğnî, II, 150).
Vitir namazının rekât sayısı ile ilgili bu görüş ayrılıkları Resulullah (s.a.s)'dan bu konuda farklı hadislerin rivayet edilmesidir.
Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Vitir haktır. Beş rekât ile vitir kılmak isteyen kılsın. Üç rekât ile kılmak isteyen kılsın. Tek rekât ile kılmak isteyen yine kılsın " (Ebû Dâvud, Vitr, 3; Nesâî, Kıyâm, 40; İbn Mâce, İkâme,123). İbn Hıbban'ın rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulur: "Hz. Peygamber iki rekât sünnet ile vitrin arasını ayırırdı" (Ahmed b. Hanbel, VI, 84).
İbn Ömer ve ibn Abbas; "Vitir namazı gecenin sonunda kılınan bir rekâttır" (Müslim, Misafirîn, 153; Ebû Dâvud Vitr, 3; Nesâî, Kıyamül-Leyl, 34) demişlerdir. Vitir namazının en fazla rekât sayısı olan on bir, bazı hadislere dayanır. Hz. Âişe'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resulullah ramazanda ve ramazan dışında on bir rekâttan daha çok nâfile namaz kılmazdı" (Buhârî, Teheccüd, 3,16). Müslim'in yine Hz. Âişe'den naklettiği bir hadiste, Resulullah (s.a.s)'in yatsı namazından sonra sabaha kadar kıldığı on bir rekâtın her iki rekâtında bir selâm verdiği son bir rekâtı tek kıldığı belirtilir (İbn Mâce, İkâme, 125, 181; Ebû Dâvud, Tatavvu', 26; Ahmed b. Hanbel, I,170; Mâlik, Muvatta', Leyl, 8; Müslim, Misafirîn, 121).
Vitir namazının üçüncü rekâtında veya sabah namazının farzında okunan kunut duası birkaç rivayet ile bize kadar gelmiştir.
Hanefi ve Mâlikîlere göre tercih edilen ve Hz. Ömer ile oğlu Abdullah (r.anhümâ)'dan rivayet edilen kunut duası şekli şudur: "Allahümme innâ nesteînüke ve nestağfiruke ve nestehdîke ve nü'minü bike ve netûbü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleykel-hayre küllehû neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahleu ve netrükü menyefcürük. Allahümme iyyâke na'büdü ve leke nusallı ve nescüdü ve ileyke nes'â ve nahfidü, nercü rahmeteke ve nahşâ azâbeke, inne azabeke bilküffâri mülhık" (el-Kâsânî, a.g.e., I, 273 vd.; İbnül-Hûmâm, a.g.e., I, 309 vd.; el-Meydânî, a.g.e., I, 78 vd.; İbn Âbidîn, a.g.e., I, 626; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 810).
Anlamı: "Allahım! Biz şüphesiz senden yardım ve mağfiret ister, senden hidayet dileriz. Seni tasdik eder, günahlarımıza tövbe eder, sana itimat ederiz. Seni bütün hayırlar ile senada zikirde bulunur, nimeti itiraf ile sana şükrederiz. Seni inkâr etmeyiz. Sana isyan edip duranları reddeder, terkederiz, kendileriyle ilişkimizi keseriz. Allahım! Biz ancak sana ibadet ederiz, senin için namaz kılarız, sana secde ederiz. Senin rızanı ve kulluğunu elde etmek için çâlışır, koşarız. Senin rahmetini umar, azabından korkarız. Şüphe yok ki, senin hak olan azabın kâfirlere erişicidir"
Namazların Cemaatle Kılınma Şekli:
Namazı cemaatle kılanlar şu şekilde hareket ederler:
1) Cemaatten her biri imama uymaya niyet eder, meselâ; "Niyet ettim bugünkü sabah namazının farzını edaya, uydum şu imama" diye niyette bulunur. Sonra imam ellerini kaldırır ve açıktan "Allahu ekber" diyerek namaza başlar. Cemaat de ellerini kaldırarak gizlice "Allahu ekber" deyip imam ile birlikte namaza başlarlar. İmam ve cemaat "Sübhaneke..."yi gizlice okurlar, sonra cemaat susar. İmam gizlice "Eûzü" ve "Besmele" okur, kıraatte bulunarak namazı şu şekilde kıldırır:
Sabah namazı ile akşam ve yatsı namazlarının ilk ikişer rekâtlarında ve vitir namazının her üç rekâtında, cuma ve bayram namazlarının bütün rekâtlarında Fatiha ile ilâve edeceği ayetleri açıktan yani cemaatin işitebileceği bir sesle açık olarak okur, diğer tekbirleri tesmi'leri (semiallahü limen hamideh) sözünü ve selâmları açıktan yapar. Akşam namazının üçüncü ve yatsı namazının üçüncü ve dördüncü rekâtlarıyla, öğle ve ikindi namazlarının bütün rekâtlarında tekbirleri, tesmi'leri ve selâmları açıktan, "Sübhaneke" ile kıraatı gizlice okur. 2) İmam, sabah namazının ilk rekâtında okuyacağı ayetleri, ikinci rekâtta okuyacağı âyetlerden ikide bir oranında uzun bulundurmalıdır. Bu bir sünnettir. Bu, cemaatin ilk rekâta yetişmesine yardımcı olur.
3) Cemaat, tekbirleri gizlice alırlar. İmam rükûdan kalkarken, açıktan "Semiallahu limen hamideh" ve gizli olarak da "Rabbenâ ve lekel-hamd" der. Ebû Hanîfe'den başka bir rivayete göre, imam "Rabbenâ ve lekel-hamd" demez. Cemaat de gizlice yalnız "Allahümme Rabbena ve lekel-hamd" yahut "Rabbenâ lekel-hamd" der ve imam ile beraber gizlice rükûda üç kere "Sübhane Rabbiyel-azîm (yüce olan Rabbimi her türlü eksiklikten tenzih ederim)" secdelerde de, üçer kere "Sübhâne rabbiyel-a'lâ (En yüce olan Rabbimi her türlü eksiklikten tenzih ederim)" derler.
4) İmam ile cemaat birinci oturuşlarda yalnız "et-Tehıyyat"ı ikinci oturuşlarda, "et-Tehıyyât" ile beraber, "Salli-Bârik" ve "Rabbenâ âtinâ..." dualarını gizlice okurlar. İmam önce sağ tarafa, sonra da sol tarafa açıktan selâm verince, cemaat de bu şekilde birlikte gizlice selâm verir.
İmam açıktan okuduğu Fatiha'nın sonunda gizlice "Âmîn" diyeceği gibi, cemaat de gizlice "Âmîn" derler.
5) İmam selâm verdikten sonra, müezzin açıktan "Allahümme ente's-Selâmu ve minke's-Selâmu tebarekte ya zel-celâli vel-ikrâm" der. Sünnet varsa kılar, daha sonra Hz. Peygamber'e salâtü selâm getirilir. Ya müezzin sesle veya imam ile cemaatten her biri gizlice "Ayetel-kürsî"yi okur, otuz üçer kere "Sübhânallah", "Elhamdü lillahi", "Allahu ekber" derler. Bunların bu sayısı, sağ elin parmakları ile tespit edileceği gibi, tesbih taneleriyle de tespit edilebilir. Elverir ki bir yanlışlık yapılmasın.
6) Yukarıdaki şekilde, 33'er kere tesbih, hamd etme ve tekbirden sonra müezzin sesle; "lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerike lehu, lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr, Sûbhâne Rabbiyel-aliyyula'lâl-vehhâb" der, bütün cemaat de iki elleriyle yüzlerini teberrüken meshederler.
Tek başına namaz kılanlar da bunları okurlar. Bütün bunlar namazın müstehaplarından olup, bunlara riayet edenler büyük ecre nail olurlar.
7) Namazların vakit, rükûn ve rekâtlarına riâyet edilerek kılınması, Hz. Peygamber'den tevâtüren nakledilmiş olup, bu konuda ayrıca yüzyıllardan beri ümmetin icmaı meydana gelmiştir. Resulullah (s.a.s); "Beni nasıl namaz kılar görürseniz, siz de böylece namaz kılınız" diye emretmiştir. .Bu yüzden Hz. Muhammed (s.a.s)'in kılmış olduğu namazlara aykırı düşen bir namaz İslâm dini nazarında geçerli bir namaz sayılmaz.
Namazdan Sonra Yapılan Dua ve Zikirler:
Namazlardan sonra Allah'ı zikretmek, me'sûr duaları yapmak ve istiğfarda bulunmak sünnettir. Bu dua ve zikirler, sabah ve ikindi namazında olduğu gibi ya farzdan sonra veya öğle ile akşam ve yatsı namazlarında olduğu gibi son sünnetleri bitirdikten sonra yapılır. Çünkü istiğfar namazın eksiklerini karşılar, dua, ecir ve sevaptan hisse alma yoludur.
Namazın sonundaki dua ve zikirler prensip olarak gizli yapılır. Ancak imam cemaata öğretmek maksadıyla öğreninceye kadar açıktan zikir ve duada bulunabilir. İmam namazın sonunda cemaata doğru döner, sol yanını mihraba doğru hafifçe döndürür. Hz. Semure'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s) namaz kıldırdığı zaman yüzünü bize doğru döndürürdü" (Buhârî, Ezân, 156, Cenâîz, 93; Ebû Dâvud, Tahâre, 65; Tirmizî, Cenâiz, 59; Nesâî, 28, 147, Sehv, 25,102). Berâ b. Âzib (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'in arkasında namaz kıldığımız zaman onun sağ yanında durmak isterdik. Çünkü böyle olunca yüzü bize doğru dönük olurdu" (İbn Mâce, Mukaddime, 6; Menâsik, 13; Ahmed b. Hanbel, II, 541, III, 5, 65).
Resulullah (s.a.s)'in namazlardan sonra yaptığı başlıca dua ve zikirler şunlardır:
1) Üç defa "estağfirullah (Allah'tan bağışlanmamı dilerim)" veya yine üç defa şöyle denir: "... Estağfirullahil azimi ellezi lailahe illahü velhayyül kayyum venetübü ileyh”
"Ulu olan kendisinden başka ilâh bulunmayan, Hay ve Kayyûm (başlangıcı ve sonu olmayan hayat ile diri, zatı ve kemaliyle kaim, yani yaratıklarının her an idare ve muhafazasında biricik mutlak hâkim) olan Allah'a istiğfar eder, beni affetmesini dilerim". Bunun dayandığı delil Sevbân (r.a)'dan nakledilen şu hadistir. "Hz. Peygamber selâm verince, bir rivayette namazını bitirince üç kere "estağfurullah" der ve şöyle söylerdi: "Allâhümme ente's-selâmü ve minke's-selâmü, tebârekte yâ zel-celâli vel-ikrâm".
Anlamı: "Allahım sen selâmsın, bütün noksanlardan berisin, uzaksın. Dünya ve ahiret selâmeti senin yardımınla olur. Ey celâl ve ikram sahibi olan Allahım! Sen mukaddessin, ta'zîme gerçekten lâyıksın" (eş-Şevkânî, a.g.e., II, 300).
Daha sonra şöyle derdi:
Allahümme eınni ala zikrike ve şükrike ve hüsni ibadetike”
"Ey Allahım! Bana seni zikretme, sana şükür ve güzelce ibadet etme hususunda yardımcı ol" Hz. Peygamber (s.a.s), Muaz b. Cebel'e her namazda veya her namazın sonunda bu duayı yapmasını tavsiye etmiştir (Ahmed b. Nanbel, V, 247).
2) Ayetel-kürsî'yi okumak: Ebû Ümâme (r.a)'den rivayet edilen haberde şöyle denilmiştir: "Kim farz namazdan sonra ayetel-kürsî ile İhlâs sûresini okursa, cennete girmesine ölümden başka bir şey engel olmaz" (es-San'ânî, Sübülü's-Selâm, I, 200).
3) Namazlardan sonra Allah'ı tesbih etmek: 33 kere "Sübhânellah (Allah'ı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim)", 33 kere "el-Hamdü lillah (her türlü övgü, hamd Allah'a mahsustur)", 33 kere de "Allahu ekber (Allah her şeyden yücedir)" denilir. Yüzüncüde şöyle denir: "lâ ilâhe illâ'llahü vahdehû lâ şerîke leh, lehülmülkü ve lehül-hamdü ve huve alâ külli şey'in kadîr"'.
Bunun delili Ebû Hureyre (r.a)'den rivayet edilen şu hadistir: "Kim her namazın arkasından 33 kere Allah'ı tesbih eder, 33 kere Allah'a hamd eder, 33 kere de Allah'ı tekbir ederse bunların tamamı 99 olup, esmâ-ı hüsnâ'nın sayısı kadardır. Yüzüncüde; Allah'tan başka ilâh yoktur, tek ilâh yalnız O'dur, ortağı da yoktur. Bütün mülk O'na aittir, bütün hamd ve senâ O'nadır. O her şeye kâdirdir" derse, denizin köpükleri kadar günahları olsa bile bağışlanır" (Müslim, Mesâcid, 144-146).
4) Daha sonra namaz kılan kişi ve imam kendisi ve müslüman kardeşleri için dilediği kadar dünya ve ahiret hayırlarını ister. Duaların en fazîletlisi sünnette gelen dualardır. Bunların birisini Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a) rivayet etmiştir. "Sa'd (r.a) oğullarına, çocuklara yazıyı öğretir gibi şu kelimeleri öğretir ve şöyle derdi: "Resulullah (s.a.s), her namazın ardından şu dualar ile Allah'a sığınırdı":
Allahümme inni euzübike minel buhli ve euzü bike en edülle ila erzalil umri. Ve euzü bike min fitnetit-dünya ve euzü bike min azabil kabri”
Anlamı: "Allahım! Cimrilikten sana sığınırım. Korkaklıktan sana sığınırım. Düşkün ve bakıma muhtaç bir ihtiyarlık halinden sana sığınırım. Dünya fitnesinden sana sığınırım. Kabir azabından sana sığınırım" (Buhârî, Ezân, 149; Müslim, Zikr, 50, 52, Mesâcid 134; Ebû Dâvud, Salât,149, 179; Nesâî, Sehv, 64).
Duanın adabı: Duada eller omuz hizasına kadar kaldırılır. Bunda güçlük olursa yapılabildiğince kaldırılır. Dua sırasında ellerin bitiştirilmesi ile ilgili olarak Taberânî, Kebîrinde İbn Abbas (r.a)'den şunu rivayet eder: "Hz. Peygamber dua ettiği zaman ellerinin avuçlarını birbirine bitiştirir, iç kısmını yüzüne doğru döndürürdü". Ancak "el-Mevâhib" adlı eserde bu hadis zayıf kabul edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, IV, 56). Diğer yandan elleri bitiştirip, Resulullah (s.a.s)'in bazan yaptıkları gibi koltuk altları görünecek kadar her duada kaldırmakta da güçlük vardır. Namazda kıyam halinde ayakları açık ve tabiî halde tutmak gibi, ellerin de duada tabiî bir açıklıkta tutulması matluba daha uygun düşse gerektir.
Duaya, Allah'a hamd ve Resulune salatû selâm ile başlanır ve sonu yine "el-Hamdü lillâh" diyerek tamamlanır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Cennette müminlerin dualarının sonu: "Bütün övgüler âlemlerin Rabbi olan Allah'ındır" sözüdür" (Yûnus, 10/10). Nitekim duaların sonu bu manaya uygun olarak şu ayet-i kerime ile bitirilmektedir:
Subhane rabbike rabbil izzeti amma yesifun velhamdülillahi rabbil alemin.”
"Senin güçlü olan Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun” (es-Saffât, 37/180-183).
Hamdi DÖNDÜREN