TASAVVUFi RiSALELER

Renkleri değiştirebilirsiniz




İÇİNDEKİLER (tıklamak için)

Dördüncü Baskı için Önsöz

Takdim

İkinci Baskı için Önsöz

Önsöz

Başlarken

Kelime-i Tevhid

Kelime-i Tevhidin Çeşitleri

Mü'minin Miracı Namazdır

Gece Namazı

Evvabin Namazı

Duha (kuşluk) Namazı

Namaz Kılmayanların Hali

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in Bazı Sıfat ve Faziletleri

Peygamber Sevgisi

Hz. Ali (Keremallahü Vecheh)

Seyyid İmam Hasan (ra)

Seyyid İmam Hüseyin (ra)

Seyyid Zeynel Abidin (ra)

Seyyid Muhammed Bakır (ra)

Seyyid İmam Caferi Sâdık (ra)

Seyyid İmam Musa Kazım (ra)

Seyyid Ali Rıza (ra)

Seyyid Marufi Kerhi (ra)

Sırrı-yi Sakati (ra)

Cüneyd-i Bağdadi (ra)

Seyyid Abdulkadir Geylani (ra)

Seyyid Burhaneddin Tirmizi El-Hüseyni (ra)

Şeyh Hamid veli (Somuncu Baba)

İbrahim Bin Hüseyin Sarraf Tennuri

Kur'an'a uymak

Sünnet'e Uymak

Yaratılış Gayemiz

Tasavvuf

Tasasvvuf ve İlim

Tasasvvuf ve Devlet

Ledün ilmi, Keşf ve Keramet

Zikir

Zikrin Faydaları

Marifet

Cezbe

Aşk
Kadiri Tarikatı 

İmam Rabbani (ks) Hazretlerinin Kadiri Tarikatı Hakkında Söyledikleri

Tefekkür

Ölüm Tefekkürü

Rabıta

Kadiri Tarikatı ve Muhammediye Kolu

A- Muhammediyye Kolu

B- Ebheriye Kolu

C- Nakşi Tarikatı (Halidi Kolu)

D- Mevlevi Kolu

E- Günlük Ders

F- Cehri Zikir

G- Halaka-i Zikrin Yapılışı

Dua

Zikirden Sonra Yapılacak Dua

Gözyaşı

Takva

Nefs

Nefse Uymamak

Sureten ve Sireten İnsan

Edep

Mürid

Müridin Günlüğü

Müridin Mürşidine Karşı Edepleri

Ehli Kamil

Evliyaullahın Önemi

Ehli Beyt

Şefaat

Cihad

Kadere Rıza göstermek

Dünya Sevgisini Kalpten Atmak

Tebliğ

Seyyid Muhammed Efendinin Şeceresi

Medrese-i Yusufiyyeden

Tasavvufun Istılahları

Muammer ERSOY

 

MUHAMMEDİYE KOLUNUN Şeyhi Seyyid Muhammed (ks) Efendinin Şeceresi

Tasavvufi RİSALELER

Muammer ERSOY
Döndüncü baskı için ÖNSÖZ Bismillâhirrahmânirrahîm Devamlı var olan, O'ndan başkası O'nunla varlrkta duran, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, zâtında, yaratılmışlardan hiç birine benzemeyen; diri, bilici, işitici, görücü, dinleyici, gücü yetici, söyleyici ve yaratıcı sıfatlarına sahip olan Allah Teâlâ'ya, o emri ile yarattıklarının sayısı kadar, sevdiği ve beğendiği kadar hamdü senâlar olsun! Bütün duâlar, iyilikler O'nun Peygamberi ve en sevdiği kulu, insanların her bakımdan en ğüzeli, en üstüne olan Muhammed Mustafa'ya (sallallâhü aleyhi vesellam) ve O'nun yüksek, temiz ve Nuh Aleyhisselam'ın gemisi gibi olan Ehl-i Beyti'ne ve haklarında "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtulursunuz" buyurulan ashabının hepsine (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmanî) ve bunları sevenlere ve izlerinde gidinlere olsun. Allah Teâlâ, melekler kendisini zikrettiği, sevdiği ve ibâdet ettiği halde, daha çok sevilmesi ve ibâdet edilmesi için insinları ve cinleri yarattı. Ama bu yaratılanlar gerçekten yaratılış gayesine göre hareket edilibiliyorlarmı, ya da edebiliyor muyuz? Gerçekten lâyıkıyla sevebiliyor muyuz? Lâyıkıyla seviyoruz desek yalan olur. Hayır sevmiyoruz desek küfür olur. Yolunda canını verenler oldu, anneyi babayı fedâ edenler oldu, "ölümüm zifaftır" diyenler oldu. Lâyıkıyla neden sevemiyoruz? Namaza başlarken kemiklerine kadar sararanlar, tefekküre dalınca gözyaşına bogulanlar, Allah (cc) ve Rasûlü (s.a.v) anıldığında kalbi yerinden oynayanlar, Allah Teâlâ beni görüyor diye yatağında ayağını uzatmayanlar olduğu halde, yaşadığımız şu kısacık hayatımızın muasebesini yapabildik mi? Öyle bir hayata uyum sağlayamadığımız sebebini araştırabildik mi? Yoksa nefs-i emmareden kurtulamadık mı? Yoksa şeytan gönlümüzü hortumladı mı? Yoksa kalbimizi servete, şöhrete veya şehvete mi açtık? Sevgiliyi neden lâyıkıyla sevemiyoruz? Toprağın suyu, bülbülün gülü, Mecnun'un Leylâ'yı, Yunus'un Mevlâ'yı sevdiği gibi lâyıkıyla neden sevemiyoruz? Bulutlar süzülüşü ile, şimşekler kükreyişi ile, sular akışı ile, bitkiler salınışı ile, dağlar duruşu ile, kuşlar ötüşü ile! Her zerre zikredip seviyor da, lâyıkıyla biz neden sevemiyoruz? Sen! Sevdirmeden sevemeyiz, sevdir bize sevdiklerini. Sen! Yerdirmeden yeremeyiz, yerdir bize yerdiklerini... Çocuğumuz, ailemiz, kardeşlerimiz, annemiz, babamız, evliyâullah, mürşidimiz, Ashbâb-ı kiram (r.a), Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizi ve yaratılan her şeyi, Yaradan'dan ötürü sevmemiz gerekirken, neden lâyıkıyla sevemiyoruz? Sözlerimiz sitem değil hâşâ! İstirhamdır, tevbedir, duâdır, yakarıştır. Talebim, yaşadığım gibi inanma ilkesinden kurtulup, inanmadığımız gibi yaşama azmidir. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin "Meleklerin istiğfarı ile mü'minlerin duâsı denktir" buyruğuna uyarak, kuruyan gönlümüzün yumuşaması, akmayan gözümüzün ıslanması için duâ etmemiz işâret buyurulmuştur. Yaratılışımızdaki temiz olan aslımıza dönmek istiyoruz, som altın veya saf su misali. Sonradan oluşan sarkıt veya granit misali taşıdıklarımızdan kurtulmak istiyoruz. Günah defterimin silinmesini istiyorum, tevbe ve istiğfar ile. Sevap defterimin kabarmasını istiyorum zikir ve duâ ile. Yâ Râb, Sana kulluğa kabul edilmemi istiyorum, kulluğum ile. Habîbine ümmet olmayı istiyorum lutfedeceğin ilham ile. 1 muharem 1417 tarihinde birinci baskısı yapılan "Risaleler"in yaklaşık iki yıl sonra ilâveli dördüncü baskıya geçmiş olmasından dolayı büyük haz duymaktayız. Mârifet, sevgi muabbeti öğreten, islim'ın özü olan tasavvufa ve tasavvufî yayınlara aşırı ilgi duyulması. İslâmı, zirvede yaşamanın bir ihtiyaç olduğunun hissedilmesi olduğu kanaatindeyiz. Ancak, bu gelişmeler birilerini rahatsız mı etmektedir, yoksa başka bir sebebten mi, bilmiyoruz ama, birinci baskıdan sonra; Hz. Ömer'in (r.a) "Ali olmasaydı Ömer helak olurdu" sözünün muhatabı, Hz. Ali (k.v)nin izinden gidenlerin yolu Pîr Abdülkâdir Geylânî (k.s) Hazretlerinin kurduğu Kadiri tarikatının Muhammediye kolunun mürşidi, Seyyid Muhammed (k.s) hazretleri, polisler tarafından ifâdesi alınmak üzere götürülmek istendiğinde koluna üç defa kelepçe vurulur ve üçünde de çözülür ve öy! lece götürülür. İfadesi alındıktan sonra serbest bırakılır. Oysa kionların yolu, Kur'an 'ın gölgesinde, Peygamberimiz (sav) Efendimizin izinden gidirik rıai ilâhiye kavuşmaktır. Onların yolu, dağaki kuzuyu kurt kaptığında kendini sorumlu hisseden Hz. Ömer'lerin (ra) yoludur. Onların yolu, "Bana bir kelime öğretenin kölesi olurum, dilersi azad eder, "diyen Hz. Ali'lerin (kv) yoludur. Allah'ım!Bizleri dünya ve âhirette Peygamberimiz (sav) Efendimizin izinden ayrılmayanlarla berâber eyle. Bu çalışmamızın O'nun (sav) izinden gidinlerin çoğalmasına vesîle olması dileğiyle, gayret bizden tevfik Allah (cc)'dan.

Muammer ERSOY 30 Muharrem 1419 26 Mayıs 1998 KAYSERİ

TAKDİM Her şeyi yaratan, var eden, varlıkta durduran, nimetler veren, Rahman ve Rahim olan Allah'a hamdolsun. Şerefiyle kainatı aydınlatan Yüce Peygamberimiz (s.a.v) sonsuz salatü selam olsun... Hakkında belki en çok yazılmış ve söz söylenmiş konulardan biri olan tasavvuf meselesinde tekrar tekrar söz etmenin sanki bu işin dedi-kodusunu (kîl ü kâlini) yapmak şeklinde bende bir kanaat ve düşünce hakim... İlk anda akla böyle bir düşünce geliyor. Ayrıca, İslamın ruhunda mündemiç bulunan ZÜHD, TAKVA,İHAD,İHLAS vs. gibi güzel ahlaktan ibaret olan Tasavvufun mahiyetini, niceliğini, nasıllığını anlayıp anlatabilmek için ehil, etkili ve yetkili olmak, bunun için de Tasavvuf Mektebinin edep ve terbiyesinden nasibdâr olmak gerekir, diye düşünüyorum... Edebe riayetsizlik haddi aşmak olur. Nitekim, eskilerde tekkelerin medhalinde (girişinde) "Edep Yâhu!" yazarmış... Bu duygu ve düşünceler içinde olmama rağmen, Dostumun ısrarlarına dayanamıyarak çalakalem bir şeyler karalamak zorunda olduğumu hissettim. Bu itiraflarımdan sonra tekrar düşünüyorum. Ne söyleyeceğimi, nasıl ve neler yazacağımı bilemiyorum. Bu şaşkınlık içerisinde kıvranıp dururken aklıma İMAM-I RABBANî (k.s)'nin şu esaslı tesbiti geliverdi: "Şer-i Şerifin üç büyük temeli vardır, O da İLİM, ALEM, İHLAS'dır. İLİM, bilmektir. Tasavvuf dilinde ilim, kendini yani nefsini bilmektir. Kendini bilmez isen okumanın da bir anlamı yoktur. Yunus Emre söylüyor bunu: İlim ilim bilmektir İlim kendiyü bilmektir Sen kendiyü bilmezsen Bu nice okumaktır... Şeriatı bilmek: din-i Mübin-i İslamın kat'i delileri ile sabit olan meselelerini tasdik edip edip doğriladıktan sonra, fıkıh ilminin beyan ettiği meseleleri öğrenip amel etmek ve ona göre yaşamak zarureti vardır. Zira amel için ilim şarttır. En azından Zarurât-ı Diniyye'yi bilmek gerekir. Bahsimiz olan "Risaleler" kitipçığını takdim vesilesiyle tasavvuf ve takvanın önemine kısaca temas etmek istiyorum. Doğru bir inanca ve amele sahip olduktan sonra SOFİYYE yoluna girmek eski deyimiyle (Tarik-i Meşayihe Süluk) de matluptur. Bizde Tarikat, Tasavvuf, Mutasavvife, Sofi, Sofiyye cemaatleri denilince, İslamın zühd ve takvasını tatbik edip yaşayanlar kasdedilir. İHLAS da takva ile edilir. Takvanın yolu ise tarikatlerden geçer. Tarikatler, Allah dostlarının, zikir ehlinin ve Allah'ın sevgili kullarının yoludur. Şeriate ters düşmedikçe makbûl ve muhteremdirler. Allah'a kulluk etmenin yoludur. Kul, taatiyle cennete ve taatteki edebiyle Allah'a varır. Tarikatten maksat ikidir: 1) İmanda YAKİN'e ulaşmak 2) amelde kolaylık sağlamak. İmanda YAKİN Mertebesine ulaşmak: Âhirete, görür gibi şüphesiz inanmak demektir. Çünki Bakara suresinin ilk ayetlerinde mü'minlerin vasıflarından bahsederken "O müttakiler ahirete de gözle görmüş gibi inanırlar". buyrulmuştur. Bundan anlaşılıyor ki YAKİN, imanın en üstün derecesidir. SOFİYYE'nin yoluna girinci, gözle gördükten sonra hâsıl olan kat'i inanç gibi olur. Ve böylece mükemmel ve şüphesiz i'tikad meydana gelir. Amelde kolaylığa gelince: Şer-i şerifin amele âit hükümlerini yerine getirmekte kolaylık kazanmak ve nefs-i emmâre tarafından ibadete karşı gelen zorluğu, ağırlığı gidermektir. Âcizâne inancım şudur ki, SOFİYYE ve Sofiyye cemaatlerinin yolu, şeriate hizmetçiliktir. Yoksa şeriate ters düşen bir iş değildir. Emmâre Cihad-ı Ekberi gerektiriyor. Büyük Mutasavvıf YUNUS, Nefsten yana şöyle yakınır." Aciz kaldım zâlim nefsin elinden, Şol dünyanın lezzetine doyamaz, Eğnine alıştır gafleü gömleğin Ömrün gelip geçtiğini bilemez... İLAHİ! Gâflet gömleğin giyene Müslüman dermisin nefse uyana Kazanıp kazanıp verir ziyana Hak yolunda bir puluna kıyamaz. "Allahım, göz açıp yumuncaya kadar da olsa beni nefsime bırakma. " buyuran Kâinat Efendisinin mübâ-rek dualarındaki şuura bizleri ulaştırsın. Yine Allah bizi hizmetlerde yarışan kullarından eylesin. Önceki gayretlerinden dolayı Risaleler kitabını derleyen dostuma takdirlerimi ve tebriklerimi sunuyorum ve devamına muvaffakiyeti retle tavsiye ediyorum... SELAM VE DUA İLE...

10/Nisan/1997 2/Zilhicce/1417 KAYSERİ

Seyyid Muhammed (Mehmet Usta) Efendi (k.s) 1928 Yılında Kızılören Kasabasında dünyaya geldi. Babası Kadirî Tarîkatının Muhammediye kolu ve Nakşi Tarikatının Hålîdi kolunun mürşidiliğini yapan Seyyid Osman (ks) Efendidir. Evladı Resûl olan ve medrese usûlü ders gören Seyyid Muhamme (ks) Efendinin hocaları, başta babası olmak üzere ki: ondan Tefsir , Hadis, Fıkıh, Kelam ve Tasavvuf dersleri aldı. Çorakçı Zade Hacı Hüseyin (ks) Efendi'den : Eperya , Sarf, Aruz, Keşşaf, müntekayi, Kelam. Ömer Nasûhu Bilmenden Kelam ve Felsefe, Hacı Yusuf Eken'den İllm-i meåni dersleri aloı. Kadiri, Nakşi ve Mevlevi Tarikatının mürşidi Bediüzzaman Said Nursi (ks) Hazretlerinden ve birçok hocadan ders almıştır. Tahsil hayatı 1975 yılına kadar devam etti. Daha sonra İmam Hatibi dışarıdan bitirerek imamlığa başladı. İstanbul'da ve Kayseri'nin çeşitli yerlerinde imamlık yaptık ve emekli oldu. İmamlık yaparken bir vaazında sisteme muhalefet ettiği gerekçesiyle 163. maddeden dava açılıp, Kayseri 1. Ağır ceza Mahkemesinde 24 yıl ceza istemiyle yargılandı. Av. Bekir Berk'in yaptığı savunma ile beraat etti. Beş yaşında babasına beyat edip ondan el alan Seyyid Muhammed (ks) Efendi, hâlen İstanbul'da ikâmet edip, Muhammediye, Ebheriye, Mevlevi ve Nakşi tarikatının Hâlidi kolu olmak üzere dört kolun mürşitliğini yapmaktadır. Tevâzu ve alçak gönüllüğünün tarifini yapmak mümkün değildir. İnsanlar arasında ayırım yapmamalarına rağmen ilim sahiplerine, hafızlara, fakirlere ve edepli insanlara daha fazla zaman ayırırlar. Yanında süküt ve edep sâhibi kişilerin ayrı bir önemi vardır. Kimseye kızmaz ve kimseden incinmezler. Nur sûresinde (37. âyet) buyurulduğu gibi: "Ondar, ne ticaretin ne de alışverişin Allah'ı zikirden alıkoyamadığı kişilerdir." Dâvete mutlaka icâbet ederler, gelenlere iâdei ziyarette bulunduğu gibi gelmeyenede giderler. Gerek müridlerinden, gerekse mürioi olmayanlardan misâfiri hiç eksik olmaz. Kimse ile münakaşaya girmez, sevenlerini üzüntüye garketmez, tam tersine kurtuluşu müjdelerler. İslâmın bütün şiarlarına uyduğu gibi, tebliğ emri ilâhisine de mümkün olduğu kadar uyarlar. Müridlerine, her zaman Allah'ü Teâlayı zikretmenin üstünlüğünün tebliğ edilmesini tavsiye eder. Çok sayıda kerâmeti vardır. Ancak biz buraya sadece iki tanesini alabileceğiz. İstanbul Yedikulede'ki hanei saadetlerinde sohbet ederlerken, yakın akrabalarından birisi gelir. "Dayı, benim paramı almışlar, yastığımın altına koymuştum, şimdi ise yok" der. Seyyid Muhammed (ks) Hazretleri, elini adamın adamın omuzuna koyarak, "Oğlum oraya iyi bakmamışsın, git paran koyduğun yerde duruyor" der. Adam, gider ve iki saat gibi bir zaman sonra gelir. Sevincinden parayı bulduğu anlaşılan adam, "Parayı buldum, koyduğum yere duruyormuş" der. Başka bir kerâmeti ise Allah'ü Teâlanın izni ile şöyle gerçekleşir. almanya'daki müridlerinden Hikmet Uçar ve arkadaşları sohbet ederlerken, yanlarında bulunan Konya'lı arkadaşlarına "Allah'ü Teâlayı zikrin üstünlüklerini ve kadirî tarîkatını anlattıktan sonra, "önceki hayatına bir nokta koy, sana ders verelim" derler. Adam da: Bunu bana birkaç kez teklif ettiniz, ama mürşidiniz şimdi nerede derler, İstanbul'da cevabını alınca, peki telefonu açın, oradan bana "kim olduğumu, aslımı saysın" der. Telefon ev sahibi tarafından açılır ve kendisine verilir. Telefonda konuşan Seyyid Muhammed (ks) Efendi buna arzu ettiği bilğileri verince, "tamam tatmin oldum" der ve ders alır. Allah'ü Teâla himmet duâlarını üzerimizden eksik etmesin.

EY İNSANLAR Seyyâh olup şu âlemi ararsan Abdulkâdir gibi bir er bulunmaz Ceddi Muhammed'dir eğer sorarsan Abdulkâdir gibi bir er bulunmaz. Hak Teâlâ yeri-göğü güzeli Hoş nazar eylemiş ona ezeli Evliyâlar serçesmesi güzeli Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz. Giderler kazaya çalarlar satır Dâima yaparlar hoş gönül hatır Bağdat'ta türbesi nur olmuş yatır Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz. Cümle evladına yeşil yaraşır Aşkı gelir bu çağa dolaşır Ona derviş olan Hakka ulaşır Abdulkâdir gibi bir er bulunmaz Derviş Yunus, biz çekelim zahmeti Üstümüzde hazır ola himmeti Oğlum demiş ona Resul Hazreti Abdulkâdir gibi bir er bulunmaz. Yunus EMRE

İKİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ Risaleler isimli kitabımızı Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin Mekke'den Medine'ye hicreti ile başlayan 1 Muharrem 1417 (19 Mayıs 1996) tarihinde baskıya vermiştik. Allah'ü Teâlâ ya hamdolsun üç ay gibi kısa bir sürede bitti ve yine Allah Teâlâ'nın izni ile ikinci baskıyı gerçekleştirdik. Elhamdülillah, günümüzde herkes Allah Teâlâ 'yı arıyor. Cemiyet düştüğü bunalım ve huzursuzluktan kurtulmak için bir arayış içerisinde. Sevgi; yansıtıcısı ayna olan ışık misali, yansıtıcısını bulursa tamamen geri yansır, yeterki yeri isâbetli olsun. Elhamdüllillah, bizim yolumuz Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin irşad ettiği, Nakşi Bend (ks) hazretlerinin, Ahmet Rufâi (ks) hazretlerinin, feyz aldığı ve onları irşad eden Seyyid Abdülkâdir Geylâni (ks) hazretlerinin yoludur ve yine Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin torunlarından, zamanın kutbu, asrın müceddidi ve Kadiri Târikatının Mürşidi Seyyid Muhammed (ks) efendinin yoludur. Bir insanın kemâle erebilmesi için Kur'an ve sünnete sımsıkı sarılarak hatta bunlardan zerre kadar taviz vermeksizin mâneviyat yoluna girmelidir. Bu yola girenin aşk ve şevki artar, ona hiçbirşey ağır gelmez, musîbetlere tahammül göstermek kolay gelir, rızkını kazanması, haramlardan kaçışı, kadere rıza gösterişi hepsi ibâdet olur ve ibâdetten de zevk alır. Mâneviyat sarayına girmenin iki anahtarı vardır. Birincisi zikir, zikirlerin en efdali Kelimei Tevhid (Lâ ilâhe İllallah Muhammeden Rasûlullah) ve Lafzai Celâle (Allah) (Celle Celâlehû) dir. İltica ise tambir teslimiyettir. İslâmiyet teslimiyet ile başlar. Teslimiyeti tam olmayan insan yaptığı zikirlerden sevabını alır ama mâneviyat sarayına giremez. Evliyaullah'ın yolu olan bu yola isteyenin gönlünden Alla Teâlâ'ya olan sevgisinden bütün sevgilileri atıp bu saraya girmeli ki o da ancak zikirle olur, teslimiyet ile olur. Allah'ü Teâlâ, Peygamberimiz (s,a,v) Efendimizin vârisleri olan Evliyaullahın yolundan gidenlerden eylesin. Muammer ERSOY 1 Rebi'ül ahir 1417 (15 Ağustos 1996) Allah'ü Teâlâ buyuruyor ki: "Artık namazı bitirdiğiniz vakit ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerine yatarkın Allah'ı zikredin." (Nisa-103) Allah Rasûlü buyurdular ki:- Ey ümmet ve ashâbım! Size: Amellerinizin en hayırlısı, Allah yanında amellerinizin en temezene, derecelerinizin en yükseğini, altın ve ğümüşün sadaka vermekten ve düşmanlarınızla karşılaşıp sizin onların boyunlarını ve onların sizin boyunlarınızı vurmalarından (cihaddan) daha hayırlı bir haber vereyim mi? Sahâbe sordu: - Nedir o Allah'ın Rasûlü? Allah Rasûlü buyurdu: - Devamlı Allah'ın zikretmektir.

ÖNSÖZ Bismillahirrahmanirrahim Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ'ya, salât ve selâm insanlığa ve cinlere peygamber olarak gönderilen,peygamberler peygamberi, iki cihan güneşi Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimize, onun ashâbına, ehlibeytine, vârislerine ve onun yolundan gidenlere olsun. Kelime anlamı itibarı ile tamåmen teslim olmak anlamına gelen İslâm; Allah Teâla'nın halife olarak yarattığı insanların hidâyete ermesine ve yaradılış gâyesine bilen ve o gâ ye uğruna çalışan fertlerin çoğalmasına önem veren bir dindir; öyle ki, cihada çok büyük önem vermesine ve farzı ayn olmasına rağmen cihadın bile temelinde tebliğ vardır. Tebliğde de başarılı olabilmek için tebliğcinin önce kendini yetiştirmesi ve zikirle olğunlaştırması gerekir. Tebliğci bir yandan kendisini olgunlaştırırken diğer yandanda çevresine tebliğ görevini yapmak zorundadır. Nitekim Allah Rasûlü her konuda rehber olduğu gibi zikir ve tebliğde de en büyük rehberdir. Peygamber (s.a.v) Efendimiz "Din nasihattır" buyurarak din ile nasihatı bütünleştirmiştir. Kur'an'ı Kerim başlı başına bir nasihattır ve bütün kitapların özü, İlmin anahtarı, evliyâullah'ın ışım kaynağıdır. Râsulullah'ın sünneti de bir nasihattır ve hatta tebliğdir. Bu nasihatlara uyup, hayatında tatbik edip yanan bir mumun başka mumları yakma misâli gibi yaşadığını başkalarına aktaran, onların kurtuluşuna vesîle olan ve gâyesi sadece Rızâı İlâhi olan tebliğcinin görevini anlatmaya çalıştığımız bu kitapcıkla islâmın özü olan tasavvufu; kur'an-ı kerim, Sünnet ışığında Evliyaullahın kıssaları ve mürşidimiz Seyyid Muhammed (ks)'in sözlerinden küçük pragraflar alarak anlatmaya çalıştık. zaten konuların bir kısmı dergâhta sohbet olarak okunmuştu, bir kısmınıda yazarak kitap hâline getirmeye çalıştık. Eğer bir hatamız oldu ise Allah Teâla'dan mağfiret dileriz. Allah Teâla Haşr sûresi 2. âyetinde "... düşününde ibret alın, ey basÎret sahipleri" diye buyurarak düşünüp mütâla etmeden sonuca varmanın yanlış olacağını" buyurmaktadır. Kur'an-ı Kerim'i inceleyen kişinin İslâmın özü olan tsavvufu şeriattan ayırması mümkün değildir. Şeriat insanın bedeni ise, tasavvufta o insanın ruhudur. Biz bu kitapçıkta bunu anlatmaya çalıştık. Gayret bizden tevfik Allah (cc)'dan. Muammer ERSOY 1 Muharrem 1417

BAŞLARKEN Hamd ve şükür âlemlerin Rabbi olan Allah'ü Teâlâ'ya salât ve selâm "Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım" diye buyurduğu Peygamberimiz (s.a.v) Efendimize, Ehlibeytine, Ashâbına, Tâbiine, Tebeu't tâbiine ne yolundan gidenlere olsun... Allah'ü Teâla küdsî bir hadisi şerife göre kendini deyimi ile "gizli bir hazîne idi" . Bu hazineyi görüp beğeneceği gönüller aradı ve kendini nurundan Hz. Peygamberimiz (s.a.v)'i onun nurundan da bütün insanlığı ve diğer âlemleri yarattı. Onun içindir ki; Allah'ü Teâladan sonra ençok övgüye lâyık Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizdir. Yine onun içindir ki; tek secde edilecek varlık Allah'ü Teâla olduğu halde Peygamberimiz (s.a.v)'in nurundan yaratılan Hz. Âdem (a.s)'a Melekler ve Şeytani lâinin secde etmesi emri Hz. Âdem (a.s)'de Allah'ü Teâlånın tecelliyatındandır. Yaratılanın hepsini insanlığa hizmet için insanı da kendisini bilmesi O'na ibâdet etmesi, kendisine şirk koşmamak kaydı ile işlediği günahlara tevbe etmesi, kısacası kelimei şirk koşmamak kaydı ile işlediği günahlara tevbe etmesi, kısacası kelimei tevhide riâyet etmesi için yarattı. İnsan yaratılış gayesini bilip ona göre yaşadığında en yüce varlık, ama buna irak edip yaşamazda Allah (c.c.) korusun hayvandan bile aşağı düşer. Kendi nûrundan yarattığı peygamberler peygamberi son peygamber, son nebî ve resûl, öyle bir Peygamber ki; Hz. Âdem'den (a.s) Hz. İbrahim'e (a.s) O'ndan kendisine kadar olan silsile içerisinde şirke giren olmamıştır. Hz. Fatıma validemiz onun için: "Eğer Hz. Yusuf'u görüp elini kesenler benim gördüklerimi görselerdi, göğüslerini parçalardı." demiştim. Oysaki Peylamber Efendimiz (s.a.v) müşriklerde görüyordu fakat Hz. Fatıma (r.a) Onu ehl-i beyt gözü ile, mü'min gözü ile ve tasavvufî gözle görüyordu. Alah'ü Teâlâ ona o derece bir ulvîlik vermişti. Kendinden önce gelen bütün peygamberlerin güzel vasıflarını ondan toplamıştı. Ayrıca yine Allah'ü Teâlanın izni ile hayatı mûcizelerle doludur. Parmağından pınar misâli su akması, bir parmak işâreti ile ayın ikiye bölünmesi, gelecekten haber vermesi vs. gibi mucizeleri vardır. Meselâ; Hendek savaşında, hendek kazılırken oradan çıkan bir kayanın Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından kırılırken Rumeli'nin ve Habeşistan'ın Ashabı tarafından fethedileceğini gönül penceresinden seyrederek söylemesi, buna benzer hadiseler yine çoğu Peygamberler tarafından söylenmiştir. Bu mucizelerin çoğunu Kur'an-ı aziymüşşan bize haber vermektedir. Yine Kur'an'ı Kerim'in bize haber verdiğine göre bazı mü'minlerde bu gibi hadiseleri yaşamıştır. Hz. Meryem'in kuru hurma ağacından mevsimi olmadığı halde taze meyve alması, ashâbı kehfin mağarada 300 yıldan fazla uyumaları Kur'an'ı Kerim'in bize haber verdiği hallerden bazılarıdır. Âlimler Peygamberlerin vârisleridir. Vahiy sâdece peygamberlere gelir. Vahiy kesilmiştir; ama Allah'ü Teâlânın peygamberlere ikram ettiği diğer lütûfları Allah dostlarına (âlimlere, velîlere) gelmiştir ve gelmektedir. Allah'ü Teâla Kur'an-ı Kerimin Âli İmran Sûresi 196. ayet-i kerimesinden "mü'minlerin Allah'ın dostu olduğu"nu ve yine Âli İmran Sûresi 68. âyetinde "Allah'ın mü'minlerin dostu olduğunu "buyurmaktadır. Görülüyorki âyet ve hadislerin ışığında mü'minlerin inanan, takvaya eren ve farz amellerle birlikte nâfile ibâ-detlere devam edenlerin Allah dostları olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu itibarla inanan ve mü'min sıfatını kazanan herkesin velî olması düşünülebilir. Velînin en belirgin özelliği İslâm-ı zâhirî ve bâtınî ile yaşaması, görüldüğünde Allah'ü Teâlâ'yı hatırlatmasıdır. Velîler Allah'ü Teâlânın sıfatlarını devamlı tefekkür ettikleri için sevdiklerini Allah için severler sevmediklerini de Allah için sevmezler. Kâfirlerden asla dost edinmezler.

KELİME-İ TEVHİD Kelime-i Tevhid (Lâ ilâhe illallah): Allah'dan (c.c) başka ilâh yoktur. İbâdete lâyık olan tek Allah'tır. (c.c)... ve hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu Allah'tır (c.c) Tevhid; allah'ü Teâlâ'dan başka Rab kabûl etmemek, öyleki, kalbinde mahlûkata zerrece yer bırakmamaktır. Allah'ü Teâlâ buyuruyor ki (Âli İram sûresi 18. âyet): "Allah kendisinden başka ibâdete müstehak bir varlık olmadığını delilerle açıkladı. Meleklerle ilim sahipleri de adâlet ve hak üzere durarak buna îman ettiler. O'ndan başka ilâh yoktur. O, tevhid getirmeyenlere gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir. "buyurarak kendisinin varlığa ve birliğine, önce kendisi şâhit olmakta, sonra melekleri ve akıl sahiplerini şâhit göstermektedir. Tevhid, ilim olarak ilimlerin en yükseği ve en faydalısıdır. Onu bilmeden, dil ile söyleyip kalb ile tastik etmeden derece katetmek olmaz, o öyle yücedir ki; yüceliğini gözler göremez, onun büyüklüğü karşısına akıllar bitkin ve yorgun düşer. Kur'an-ı Kerim sonsuz bir ummandır, evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi ondan yayılmıştır. Bütün ilim nehirlerinin kaynağı odur. Kur'an-ı Kerim4in sırrı, özü ve nihâi gâyesi kulları Allah'ü Teâla'ya çağırmaktır. Ebû Hüreyre (r.a)'dan rivâyet olunduğuna göre Nebî (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır. "îman yetmiş küsür şûbedir, en üstün derecesi LÂ İLÂHE-İLLALLAH demek, en aşağı derecesi yolda ezâ verecek şeyleri temizlemektir. Haya da îmandan bir şûbedir." Kulun görevi de Allah'ü Teâlayı zikretmek, O'na ibadet etmek ve O'nu sevmektir. Sevgili, sevginin bölünmesini istemez, onun içinde kalpde Allah'ü Teâlâdan başkasına ait sevgi bulunması, Allah (c.c) korusun şirk olur. Şirk illâki, yaratılan bir varlığa secde etmekle, bir putun önünde kıyam etmekle olmaz. Kişinin en çok sevdiği şey putun önünde kıyam etmekle olmaz. Kişinin en çok sevdigi şey, onun rabbidir. makamı uğruna herşeyi göze alan kişinin rabbi makamıdır. Her şeyin para ile halledileceğini sanan ve onun çoğalmasından başka düşüncesi omayan kişinin rabbi paradır. Bir de nefsini rab edinenler vardır ki onlar da nefsinin her dediğine evet diyenlerdir. "Kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? (Resûlüm!)" (Furkan sûresi - 43. âyet). Bunları çoğaltmak mümkündür, ama Allah'ü Teâla bunları açıklarken "Kârun ve onun yerinde olmak isteyenler" diye ne güzel târ! if etmiş. Bir yanda Allah'ü Teâlâyı Rab, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)'i peygamber ve Kur'an-ı Kerimi rehber olarak kâbul edenler, kısacası Kelime-i Tevhide inananlar, diğer yanda bunların karşısında ve bunlara dâima düşman ve şeytan'ın dostları. Tevhid'in ilk şartı, Allah'ü Teâlâdan başka ilah tanımamak, tâğutu, küfür ve şirk sistemlerini idâri ve siyâsi reddetmektir. Rasûlullah (s.a.v) "Cennetin anahtarı LÂ İLÂHE İLLALLAH diye şehâdette bulunmaktadır. Lâ ilâhe illallah zikrine devam edenler şehâdette bulunmaktadır. Lâ ilâhe illallah zikrine devam edenler için kabirlerinden kalktıkları zaman korku yoktur. Sanki ben Lâ ilâhe illallah zikrine devam edenlerin "bizden hüznü giderin Allah'a hamdolsun" (Fatır sûresi 34. âyetini okuyarak) kabirlerinden kalktıklarını görür gibiyim" buyurdular. Yine Râsulullah (s.a.v) "Tevhid ehline ölümü anında da, kabir hayatında da korku yoktur" buyurdular. Rasûlullah (s.a.v) Ashâbı kirama: îmanınızı tecdid ediniz, yenileyiniz dedikçe. - Nasıl tecdid edelim? Yâ Rasulallah dediler. Rasûlullah (s.a.v): "Lâ ilâhe illallah zikrine devam ediniz, çünkü buna devam etmek kalbi nurla doldurur ve mü'minin yakinini artırır. İbni Abbas (ra)'dan rivâyete göre şöyle demiştir. "Allah mahlukatın en azizi olarak arşı halk ettiği vakit arş yirmidörtbin yıl titredi bu da LÂ İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH kelimesini emredince arş tekrar titremeğe başladı. Rabb Teâla; - Sakin ol yâ arş! buyurdu. Bunun üzerine arş; - Yâ ilâhi! Bu kelimeyi söyleyeni mağfirit etmedikçe sakin olmam! deyince Rabb Teâla: "Ben seni yaratmadan ikibin sene evvel kendi nevsime kasem ettim ki, hangi kulumun diline bu kelimeyi verirsem onu muhakkak mağfirit ederim." Enes (ra)'den rivayete göre Nebi (s.a.v): "Kalbinde bir arpa ağırlığı kadar dahi îmam olarak LÂ İLÂHE İLLALLAH diyen kimse ateşten kurtulur. Kalbinde zerre miktarı îman olarak LÂ İLÂHE İLLALLAH deyen cehennemden necat bulur." buyurmuşlardır. Mü'minlere Cenab-ı Hak'dan bir rahmet ve merhamet olarak ruhlarının kabzedildiği anda hatırlayıp söylemeleri için ölüm meleğinin alnında LÂ İLÂHE İLLALLAH yazılıdır. Bunun için Rasûlullah (s.a.v) " Mevtânıza kelmei Tevhid zikrini telkin ediniz" buyurmuşlardır. Yine hadisi şerifte; Zikrin efdali LÂ İLÂHE İLLALLAH, duânın efdali ELHAMDÜLİLLAH'dır" buyurulmuştur. Ebû Mûsâ (ra)'den rivayete göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır. "Rabbi olan Allah'ü Teâla Hazretlerini zikreden kimse ile zikretmeyen kimselerin misali hayy ile meyyit misâlidir." Yâni zikir eden kimse hayy'dır,diridir, zikretmeyen kimse meyyit (ölü)'tir. Başka bir hadisde buyurulur: "Mûsâ aleyhisselam: Yâ Rabbi! bana bir şey öğret de onunla sei zikredeyim" dedi. Allah'ü Teâlâ "Lâ ilâhe illallah, de" buyurdu. Mûsa (as) : "Yâ Rabbi bunu bütün kulların söylüyr" deyince de, Allah'ü Teâlâ buyurdu ki: "Ey Mûsa, yedi kat gök ve yedi kat yer terazinin bir kefesine konsa ve Lâ ilâhe illallah da bir bir kefesine konsa Lâ ilâhe illallah onlardan daha ağır gelirdi." Hz. Enes (ra) Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin şöyle buyurduğunu söyledi: "Allah'ü Teâlâ Hazretleri, "Kim Lâ ilahe illallah demişse kalbinde de zerre kadar iman varsa, onu cehennemden çıkarın. Kim Lâ ilâhe illallah demişse kalbinde de zerre kadar imen varsa, onu cehennemden çıkarın. Kim Lâ ilâhe illallah demişse veya beni zikretmişse veya herhangi bir yerde benden korkmuşsa onu cehennemden çıkarın." Muhammed İlkbal (Allah ondan razı olsun) Kelimei Tevhidin önemini belirtirken "Dilinle, istediğin kadar kelime-i tevhidi zikret ne fayda. Eğer gönlün ve ğörüşün müslüman değilse bu sözlerin hiçbir değeri yoktur." buyurmuştur. Seyyid Muhammed (ks) hazretleri isi: "İsmi Âzam tevhidin içinde gizlidir, tevhid zikrine devam eden, İsmi Âzamı ve Esmâü'l Hüsnâyı zikretmiş olur" buyurdu. Kur'an-ı Kerim'de seksenden fazla âyeti celilede geçen kelimei tevhidin faziletleri çok sayıda hadisi şerifle bize anlatılmaktadır. Aslında, mü'min bir âyet veya hadis ile emredilen, onun o görevi yerine getirmesi gerektiğinin bilincinde olmalıdır. Burada önemli olan ihlası yakalamak. Yâni kelimei tevhidi ihlaslı olarak zikretmektir. Asıl önemli olanda bu zikiri kalbe indirmektir. Lâ teşbih velâ misâl: Evimize önem verdiğimiz bir misâfir geldiğini düşünmeli. Günler önce temizlik ve hazırlık başlar. "Ben yere göğe sığmam ama mü'minin kalbine sığarım3 (Bu mecâzi anlamdadır. Çünkü Allah'ü Teâla mekandan münezzehtir ki, O'na mekan affedilmiş olur) diye buyuran, padişahlar padişahı Allah'ü Teâlâ'nın zikrini kalbimize yerleştirebilmek için de kalbimizi temizleyip onu ilâhi emirlere uygun olarak temizliğinin devamlılığını sağlamaya çalışmalıyız. Allah'ü Teâla Kelime-i Tevhidi, dil ve kalbimizden özelikle son nefeste eksik etmesin. Allah'ü Teâlâ Lokman Sûresinde (25. âyet) şöyle buyurur: "Andolsun onları yerleri ve gökleri kim yarattı diye sorsan, elbette Allah yarattı derler" Mü'minun sûresinde (84-89 âyetler) ise şöyle buyurulur: (Resûlüm) de ki eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım) bu dünya ve onda bulunan kime aittir?" "Allah'a aittir" diyecekler. Şu halde siz Allah'tan korkmazmısınız? de." "Eğer biliyorsanız (söyleyin) her şeyin melekûtu (Mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi herşeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir? diye sor". Bunların hepsi) Allah'ındır diyecekler. Öyle ise nasıl olup da büyüye kapılıyorsunuz? de". Bu âyetlerden açıkca anlaşılacağı üzere cahiliye devri arapları ile onların kalıntıları olan inatçı müşrikler, esasen Allah'ü Teâlâ'nın varlığına, birliğine, O'nu kainat üzerindeki hakimiyet ve tasarrufuna inanıyorlardı. Ama öyle inanmalarına rağmen, yine Kur'an-ı Kerimden anladığımıza göre onlar kâfir sıfatını anlamaktan kurtulamıyorlardı. Bu (kafir) sıfatını alanlardan Ebû Cehili lâin, birgün gizlice avucunun içine birkaç ufak taş alıp: "Yâ Muhammed! Sen peygamberim diyerek Allah'dan, arşdan, meleklerden bahsediyorsun. Dâvanda sâdık isen, avucumda olan şeyleri bil" demesi üzerine, Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz buyurdular ki: "Avucunda olan taşlardan mı haber vereyim, yoksa o taşlar benim risaletime şehadet mi etsinler?" diye işâret buyurmaları üzerine, taşlar zâhiren lisana gelip: "Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlühü" diyerek şehadetlerini aşikâre ilân ettiler. Bu hadiseye şâhit olanlardan bazıları îman ettiler ama Allah'ın nur vermediği kimseye nereden nur olur? (Nûr suresi 40. âyet)" İlâhi buyruğunca hidâyet verilmediği halde îman sahibi olunamayacağını bilen Allah Rasûlü yine de tevhidi tebliğine devam ediyordu. Bu sıfattan kurtulup islamla şereflenmek isteyenlere ise, önce "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûllüllah" dedikten sonra islâmın şartlarını tam olarak yerine getiriyorlar ve imanın esaslarınada tam olarak uyuyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin Lâ ilâhe illallah diyerek imanınızı yenileyin buyruğunca da sürekli olarak zikrinde en efdali olan kelimei-i tevhidi, dilleri ile söylüyorlar ve kalbleri ilede tasdik ediyorlardı. Ömrü boyunca peygamberlere, peygamberlerin vârisleri olan âlemlere yada her hangi bir yolla ibâdet ve itaat şekillerini öğrenemeyen kişi sadece Allah'ü Teâlâ'nın varlığına ve birliğine inanması kurtuluşuna vesile olabilir. Bu da olsa olsa tarih öncesi devirlerde olabilir. Ama yaşadığımız şu asırda bunun mümkün olması bile düşünülemez. Günümüzde Kur'an ve sünnet bilgisi olan çok kişi olduğu gibi öğrenme imkanı da çoktur. Allah'ü Teâlâ bunları öğrenen ve öğrendiğiyle amel eden kullarından eylesin.

Kelime-i tevhidin çeşitleri 1. "Lâ ilâhe illallah" (Allah'dan başka ilah yoktur) Avamın tevhidi budur. 2. "Lâ mâbûde illallah" (Hakikî mabudu isbat batılı nefyetmektir. Bu da ayamın tevhididir.) 3. Lâ maksûde illallah" (Her şeyde, her iş ve her oluşda, tek ve biricik gaye yalnız Allah'dır. demektir) Havvas'ın tevhidi budur. 4. "Lâ mevcûde illallah" (Allah'dan başka hakikî hiçbir varlık yoktur. Bütün varlıklar Âdem aynasından gölge bir varlıkla mevcuttur. demektir.) Ehassul havvassın tevhidi de budur. Gerçek sûfilerin mârifetlerine mahsus olan vahdeti vücut'un esası tasavvuf, tasavvufun, tasavvufun esasıda vahdeti vücuttur. Mutasavvıflar bunu bir sır olarak addetmişler ve açıklamaktan kaçınmışlardır. Ondan dolayı da vahdeti vücut şimdiye kadar sır olarak kaldığı gibi bundan sonrada sır olarak kalacaktır. Hz. Mevlana, vahdeti vücutu işâret ederek "söylersem, diyen de yanar, duyan da yanar" buyurmuştur. Bediüzzaman Said Nursî (ks) hazretlerine bu hususda sorulan soruyu ise: "Nefsi emmare derecesinde yaşayan topluma, vahdeti vücut meselesinin anlatılmasının yanlış olacağını "buyurarak anlatmayı uygun bulmamıştır.

MÜ'MİNİN MİRACI NAMAZDIR Kur'andaki bütün âyetleri baştan sonra ve sahih olan bütün hadisleri tektek inceleseniz insanın zararına olan bir tek ne bir âyet ne de bir hadis bulabilirsiniz. Bulamazsanız, çünki Allah'ü Teâlâ insana o denli önem vermiş ki, sürekli kendisine ibâdet eden ve hiçbir günah işlemiyen meleklerin dahi insana (Hz. Âdem)'e secde etmesini emretmiş ve halifeliğini îlan etmiştir. Allah'ü Teâlâ insanı üstün olarak yarattığını (El-İsra 70) "Andolsun ki biz insan oğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle rızıklandırdık, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık" âyeti celilesi ilede bildirmiştir. Hz, İbrahim (as) ve Hz. Mûsa (as) gibi bazı peygamberlerle bizzat konuşması, Peygamber (s.a.v_ Efendimize cemalini göstermesi ve insana verdiği önemin birer kanıtılar. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin mi'raca gidişinde üç hediye ile döndü, bunlardan biri de namazdır. İnsanların kurtuluşuna vesîle olacak namaz ibâdetinin önemini mi'raca benzeterek "NAMAZ MÜ'MİNİN MİRACIDIR" buyurarak insanın Allah'ü Teâlâya en yakın zamanın namaz olduğunu belirtmiştir. Allah'ü Teälâ "Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarkın (daima) Allah'ı anın. Huzura kavuşuncada namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz mü'minler üzerine vakitleri belli bir farzdır." buyurarak namazın farziyetini ilan etmiştir. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz buyurur ki: "Beş vakit namaz, kullara farz kılınmıştır. Önem ve usulünü hafife almadan, hiç bir yönünü ihmal etmeksizin bu beş vakit namaz farzını yerine getireni cennete koymak, Allah'ın taahhüdüdür. Beş vakit namaz farzını yerine getirmiyenlere karşı ise Allahın hiçbir taahhüdü yoktur. Dilerse o kimseyi azaba çarptırır, dilerse cennete koyar". Başka bir hadiste ise: "Namazı ihmal etmiş olarak Allah'ın huzuruna varanların Allah diğer iyilikleri ile ilgilenmez". buyurmaktadır. Yine bir hadisde "Namaz dinin direğider, namaz kılmayan dinini yıkmıştır" buyurulurken başka bir hadiste ise "Bir namazı kasden terkeden kâfir olur" buyurulmaktadır. Namaz kılmayanların cezasını Allah'ü Teâlâ şöyle açıklıyor: "Sizi cehenneme sürükleyen sebep nedir? Derler ki, biz namaz kılanlardan değildik, yoksullara yemek vermezdik, Bâtıla dalanlar ile birlikte bizde dalardık" (Müdessir 42-45). Namaza önem vermeyenler, onu hafife alanlar, kıldıkları namazdan gâfil olanlar, kendisi seccadenin üzerinde aklı ve kalbi başka yerde olanlar için ise Allah'ü Teâlâ şöyle buyuruyor: "Kıldıkları namazın önemini kavramadan namaz kılanların vay haline" (maun 4-5). Namaz hakkında birçok hadis vardır. Bazıları ise şöyledir: - Kişiyle şirk (kâfirlik) arasında sadece namaz (engeli) vardır. - İslâmın alâmeti namazdır. Kim ki gönlünü namaza vererek, vakitlerini, sünnetlerini gözeterek namazını kılarsa o mü'mindir. - Namaz dinin direğidir. - Namaz cihadın efdalidir. - Allah'ü Teâlâ hiçbir şeyi îman ve namazdan üstün olarak farz kılmamıştır. Eğer ondan daha üstün bir şeyi farz kılsaydı, meleklerine onu emrederdi. Halbuki melekler gece ve gündüz bir kısmı rükûda bir kısmı da secdededir. Allah'ü Teâlâya yakınlık mü'minin mi'racıdır. Peygamber (s.a.v) Efendimiz: "Namaz mü'minin mi'racıdır" buyurmakla Allah'ü Teâlâya yakınlığın bu ibådet sayesinde bütünleşeceğini ifâde etmiştir. Çünkü namaz, her şeyi kenara iterek, bütün varlığıyla Hakkın huzurunda olmanın zevkine varmak, gerçek sevgiye ulaşmanın arzusuyla yanmaktır. Bu sevgi, rûhu O büyük varlığa yüceltir. Bu sevginin bütün benliğimizin sardığı, damarlarımızda dolaştığı kalplerimizi ilâhi aşk, secdeye varan başımız ve ezan sesiyle dolan gönlümüzde yaşar ve artar. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz, Mi'rac'da yaşadıklarından bir kısmını şöyle anlatır. -"Cemâl nîmeti ile mükerrem olduğumda dilime şöyle demek geldi" "Ettahiyyatü lillâhi vesselavâtü vettayyibâtü" (Lisan ile sana hamd ve ibâdet, beden ile ibâdet, ancak Allah'ü Azîmüşşan'a mahsustur. Hak Mâbud ancak O'dur). Ben böyle dedikten sonra, Celâl ve ikram sahibi yüce Allah şöyle buyurdu." -" Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtühü" (Selam sana ey Peygamber. Yâni: dünya ve âhiretin cümle azaplarından ve kötülüklerinden, dehşet ve şiddetlerinden selâmette ol. Ey şanlı peygamber, Allah'ın rahmeti ve bereketi de sana). Bu şekilde bana has bir selam verdi. Buna karşılık şöyle dedim. - "Esselâmü aleynâ ve ala ibâdillâhissâlihin". (O selama icâbet ve kabul ettiğimizden, dünyanın ve âhiretin selâmeti bizlere olsun) yâni: Bütün peygamberlere, sonra sâlih kullara olsun ki, sâlih kullar Muhammed ümmetinin adıdır. Bu mânaya göre, Selam ümmetiminde üzerine olsun. demektir). Cebrâil bu sırada haberdar oldu. Bulunduğu makamdan şöyle şehâdet etti. - "Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh". " Şehâdet ederim ki, Allah'dan başka ilah yoktur, yine şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasulüdür." Allah'ü Teâlâ ile Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz arasındaki karşılıklı olarak yapılan bu konuşmayı namazda otururken duâ olarak okumaktayız. Bundan dolayı da namazın kısmına da mi'raç denebilir. Mürşidimiz Seyyid Muhammed (ks) Efendiye göre "namazın tamamı mi'raç"tır.

GECE NAMAZI Allah'ü Teâlâ gece kalkıp, ibâdet edenleri Kur'an-ı Kerimde Furkan sûresinde (64. âyet) "Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler" . diye buyururken isrâ suresinde de (79. âyet ) "Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler". diye buyururken isrâ suresinde de (79. âyet) "Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nâfile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin" diyide müjdelemiştir. Gece namazı daha birçok âyetde övülmüştür. Bir hadisi şerifde şöyle buyurulur. "Allah'ü Teâlâ kıyâmet günü, öncelikle ve sonrakileri bir araya topladığında bir ses: Gece karanlığında sıcak yataklarından kalkıp, Allah'ü Teâlânın azabından korkarak ve rahmetini umarak duâ edenler, yalvaranlar kalksınlar der, Onlarda kalkarlar. Sayıları azdır. Sonra aynı ses: Alışverişleri kendilerine Allah'ü Teâlâ'yı hatırlamaktan, namaz kılmaktan alıkoymıyanlar kalksınlar, der. Onlar da kalkarlar. Onlarında sayıları azdır. Aynı ses: Allh'ü Teâlâ'ya sevinç ve üzüntü zamanlarından hamd edenler kalksınlar der. Onlar da kalkar. Onlarında sayıları azdır. Bundan sonra diğer insanlar hesaba çağrılır." Yatsı namazından sonra biraz uyuduktan sonra kılınan ve teheccüt namazı da denen bu namazı Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz iki,dört,altı, hatta sekiz rekat kıldığı günler olmuştur. İkişer rekat kılınması efdal olan bu namazı, Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz sürekli kılmıştır. Bir hadisi şerifde şöyle buyurulur: "Size geceleyin kalkmayı tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan sâlihlerin adetidir. Rabbinize yakınlık (vesîlesi) dir. Günahlardan koruyucu, kötülüklere keffarettir, bedenden hastalığı kovucudur".

EVVÂBİN NAMAZI Akşamla yatsı arasında kılınan altı rekatlık bir namazdır. Allah'ü Teâlâya çok itaat edenlerin namazı da denir. Çünkü bu namazı kılanlar için Allah'ü Teâlânın affı büyüktür. Akşamla yatsı arasını ihya etmek, Enbiyâ ve Mürselînin sünnetidir. Allah'ü Teâlâya yakın olmak isteyen kişiler, bu namaza devam ederler. Bir hadisi şerifde şöyle buyurulur: "Kim akşam namazını kıldıktan sonra, çirkin bir söz söylemeden altı rekat namaz kılarsa bunların sevabı oniki senelik nâfile ibâdetin sevabına eşit olur".

DUHA (KUŞLUK) NAMAZI Güneş doğup, bir miktar yükseldikten sonra dört veya sekiz rekat olarak kılınan namazdır. "Oniki rekat kuşluk namazı kılına Allah'ü Teâlâ cennete altından köşk bina eder" hadisi şerife göre oniki rekatta kılınabilir. Bir hadisi şerifde : "Cennet kapılarından birinin adı Duhâdır. (Kuşluktur). Kıyâmet günü bir ses kuşluk namazına decqvam edenler" buyurulur. Ebû Zer (ra)'in rivâyet ettiği bir hadisde ise: "Ey Ebû Zer! Gündüz oniki saaittir. Her saati için bir rekat ve iki rekat ve iki secde yap. O rekatlarda ki haller günah işlemekten seni korur. Ey Ebû Zer! bir kimse iki rekatlık kuşluk namazı kılsa, gafillerden olmaz, dört rekat kılsa zikredenlerden yazılır, altı rekat kılsa, şirk hariç ona günah ulaşmaz, oniki rekat kılsa cennetde ona bir ev yapılır". buyurduğunda Ebû Zer, yâ Rasûlallah, hepsini birden mi kılmalı? dedi. " Ayrı ayrı olsada olur" buyurdu. Kuşluk namazının her rekatında: "Bir âyetel kürsi ve üç ihlas" okunmasının efdal olduğu rivâyet edilmiştir.

NAMAZ KILMAYANLARIN HALİ Mü'minin, namaza âit bilgileri, farzları vâcipleri, sünnetleri, âdap ve fazîletlerini öğrenmesi gerekir. Namaz vuslatı Haktır. Allah'ü Teâlâ'ya münacattır. Namaz esnasında Allah'ü Teâlânın huzurunda olduğunu düşünmeli ve O'ndan başka her şeyden yüz çevirmeli. Madde olarak huzurunda olduğu gibi mânâ olarakda huzurunda olmalıdır. Mürid, namazın vakit girmeden namaza kendisini hazırlamalı, her şeyden önce kimin huzuruna çıkacağını tefekkür etmeli ve öyle hazırlanmalı. Namazı vakit girer girmez edâ etmeli, bunun içinde çağın nimetlerinden yararlanma imkanı yoksa, vakitleri güneşegöre ayarlanmasını bilmelidir. Sabah namazı, tanyerinin ağarması ile güneş doğmasına yakın bir zaman arasıdır. Buradaki yakın zamandan kasıt, güneş doğması ile namaz vaktinin bitişi arasında, bir vakit namazı kılınacak kadar zaman olmalıdır. Öğle namazı güneş döndükten sonra her şeyin gölgesinin kendi boyu kadar olduğu zaman başlar, ikindi namazı gölge, aslının iki boyu kadar olduğu zaman başlar, güneş inme zamanı gölge, aslının iki boyu kadar olduğu zaman başlar, güneş inme zamanı yaklaşıncaya kadar devam eder. Akşam namazı güneş batmasından battığı yerdeki kızarıklığın kaybolmasına kadar sürer ve sonra yatsı namazı başlar. Güneş tam doğarken, tepede iken ve batarken namaz kılınmaz. Mümkün olduğunca namaz, vakit girer girmez kılınmalıdır. Vakit girdi diye namaza başlanır, bitirilmeden ezan okunursa sahih olacağı doğrultusunda görüş bildirilmiştir, ama namaz kılındıktan ! sonra ezan okunursa namazın îadesi gerekir. Allah'ü Teâlâ namazın âdâp ve erkanına önemi Mü'minun sûresinde (1-2. âyetler) şöyle açıklar: "O mü'minler muhakkak felah buldular ki onlar namazlarında huşû üzeredirler". Namazda gözetilmesi gereken âdâbın en önemlisi "HUŞÛ"dur. Yâni, bir mü'min namaza başladığından selam verinceye kadar kendisinin namazda ve huzûru ilâhide münâcaatta bulunduğunu bilerek ve tefekkür ederek namazı kılmalıdır. Bu durumda olan mü'minin, nefsinin acziyetini düşünerek Allah'ü Teâlânın huzurunda korku ve haşyet içinde olmalı. Namazda esneyecek kadar serbest olunamayacağı gibi, sağa solada bakılmaz. Ayakta iken alnının geleceği yere, rükâda ayak üstlerine, secdede burun ucuna, otururken kucağına ve selam verirken omuza bakılır. Namazda ençok dikkat edilicek yer kalptir. Kalp, mâsivâdan uzak kalınca vücudun kalınca vücudun diğer azalarıda kalbe uyar ve namazdaki hûşû sağlanmış olur. Kıraatde de, Kur'an âyetlerini gönül kulağıyla âdetâ, Allah'ü Teâlâ okuyormuş gibi, yada Allah'ü Teâlâya okuyormuş gibi düşünmelidir.

PEYGAMBERİMİZ MUHAMMED ALEYHİSSELAM Peygamberimizin (s.a.v) adı Muhammed Mustafa'dır. Babası Abdullah, annesi Amine'dir. Arabi ay hesabı ile rebiül evvel ayının onikinci pazartesi gecesi sabaha karşı Mekke şehrinde dünyaya gelmiştir. Mîladi olarak 571 yılı nisan ayının yirminci pazartesi gecesine tekabül eder. Efendimiz doğumuyla beşeriyyet ufuklarını nura garketmiştir. Kendisi dünyaya gelmeden iki ay evvel babası, altı yaşında iken de annesi vefat etti. Peygamberimizin süt annesi Halime ve Süveybe'dir. Halime hanımın yanına dört sene kalmış, bilahare annesine verilmiştir. Annesinin vefatından sonra dedesi Abdulmuttalip'in yanına sekiz yaşına kadar kalmış. O'nun da vefatından sonra amcası Ebû Talip O'nu yanına almıştır. Peygamberimizin çocukluk gençlik, bekarlık ve evlilik devreleri dünyada hiçbir insana nasip olmayan yüksek bir temizlik içinde geçmiştir. Herkes puta taparken O, putların amansız bir düşmanı idi. Ömründe yalan söylememiş, kimseye hile yapmamıştır. Düşmanları bile O'nun doğruluğunu itiraf ve tasdik ederlerdi. Bu büyük özelliğinden dolayı Muhammedül Emin ünvanını almıştır. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin en çok söylenilen ismi Muhammed'dir. Kur'an-ı Kerimde geçen isimleri: Muhammed, Ahmed, Resûl, Nebî, Şâhid, Beşîr, Mübeşşîr, Münzîr, Daîl ilallah, Sırac-ı münir, Rauf Rahîm, Musaddık, Müzekkir, Müdessir, Abdullah, Kerîm, Mubin, Nûr, Hatemün-Nebiyyîn, Ni'met, Hâdi, Tâhâ, ve Yâsîn diye anılmıştır. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz: Bana mahsus beş isim vardır." "Ben Muhammed'im. Ben Ahmed'im, Ben Mahi'yim ki, Allah benimle küfrü yok eder. Ben Hâşirim ki halk, kıyâmet günü benim izimce haşrolunacaktır. Ben Âkibim ki benden sonra peygamber yoktur." Yirmibeş yaşında Mekke eşrafından Hatice vâlidemizle evlenmiş olup bu izdivacından altı çocuğu dünyaya gelmiştir. Bunlar sırasıyla:Kasım, Zeynep, Rukiyye, Fâtıma, Ümme Gülsüm ve Abdullah'tır. Ayrıca Mariyye vâlidemizden de İbrahim dünyaya gelmiştir. Hz. Fatıma'dan başka bütün çocukları kendinden önce vefat etmişlerdir. Kırk yaşına geldiğinide Allah'ü Teâlâ tarafından peygamberlik verildi. Kırküç yaşından itibarın bilfiil risâlet ve tebliğ ile emrolundu. Onüç sene müddetle Mekke'de insanları İslama çağırdı. Bu esnada risâletini isbat için pekçok mucizeler gösterdi. En büyük mücizesi Kur'an-ı Kerimdir. Mûcizelerinden birçoğu Kur'an-ı Kerimde geçmektedir. Ashabı Kiramdan bazıları: Yâ Rasûllallah bize kendinden bahsedermisin diye sorduklarında " Ben ceddim İbrahim'in duâsıyım, Kardeşim İsa'nın müjdesiyim, Annemin ise rüyâsıyım. O bana hâmile iken Şam saraylarını aydınlakan bir nûrun kendisinden çıktığını görmüştü. Ben Sa'd Bin Bekr oğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşim ile birlikte evimizin arkasından kuzuları otlatıyorduk. O sırıda yanıma beyaz elbise iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular göğsümü yardılar, kalbimide çıkarıp yardılar, ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlider."buyurdu. Bu tür ameliyatlarla Mi'raca hazırlanan Allah Rasûlü Mi'racda Allah'ü teâlâ ile görüşerek Peygamberler Peygamberi ünvanını aldılar. Elli üç yaşında Mekke'den Medine'ye hicretle emrolundu. Medineliler Peygamber (s.a.v) Efendimizi bağırlarına bastılar. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz Medine'de on yıl yaşadı. Bu zaman zarfında Allah'ü Teâlâ'nın emirlerini yerine getirmek, müslümanlığı her tarafa yaymak ve insanları saadete kavuşturmak için hiç durmadar çalıştı. Hiç bir insanın tahammüledemiyeceği eziyet, açlık ve susuzluğa katlandı. Din düşmanlarıyla muharebeler yaptı. Kendileri bizzat yirmibir defa muharebeye katıldı ve bu muharebelerde birkaç yerinden yaralandı, mübarek dişi kırıldı. Durmadan çalışarak küfrü, putperestliği, zulmü, haksızlığı, ahlaksızlığı kaldırdı. Dünyayı ilim irfan ışığıyla doldurdu. Hakiki mânâda adâlet ve hürriyet esaslarını kurdu.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)'İN BAZI SIFAT VE FAZİLETLERİ Hem insanlara hem de cinlere peygamber olması. Şeriatının hükmünün kıyâmete kadar bâki olması. Şeriatinin evvelki dinlerin bazı hükümlerini neshetmesi. Son peygamber olması. Şeriatinin küçük büyük bütün günahlara şâmil olması. Vâlidesinin küçük büyük bütün günahlara şâmil olması. Vâlidesinden sünnetli doğması. Büyük ve küçük abdestini yerin yutması. Mûbarık gölgesinin yere düşmemesi. Önünün gördüğü gibi arkasınıda görmesi. Mübârek ayaklarının yumuşak yerlerde iz yapmayıp, sert yerlerde iz yapması. Mûbarek vücuduna zararlı insanların dokunmaması. Asla ihtilam olmaması. Her nereye gitmek istese, nûrunun oraya kendinden varması. Kimin yanında durursa, boyunun ohdan yüksek görünmesi. Üzerinde devamlı bir bulutun bulunması. Evvâbin, teheccüt ve kuşluk namazlarının kendine vâcip olması. Teyemmün ile namaz kılması. Uyuması ile abdestinin bozulmaması. Doğduğu an secdeye varması. Dünyaya gelmesiyle şeytanın semâya çıkmaması. Mahluklar içinde ilk olarak Muhammed Aleyhisselamın rûhu yaratıldı. Allah'ü Teâlâ O'nun ismini arşa, cennetlere ve yedi kat göklere yazmıştır. Meleklerin Hz. Âdem'e (as) karşı secde etmeleri için emrolunması, HZ Adem'in (a.s) alnında Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselamın nûru bulunduğu içindir. Dünyaya geleceği zaman çok büyük alâmetler görüldü. İnsanlar ve melekler içinde en çok ilim ve akıl O'na verildi. Bütün varlıklara rahmeti, faydası yayılmıştır. Mü'minlere faydası meydandadır. Başka peygamberlerin zamanındaki kâfirlere dünyada azaplar yapılır yok edilirlerdi. O'na imen etmeyenlere azap edilmedi birgün Cebrail (as)'a "Allah'ü Teâlâ benim âlemlere rahmet olduğumu bildirdi, benim rahmetimden sana da nasip oldu mu?" dedi. Cebrail de Allah'ın büyüklüğü, dehşeti karşısında, sonumun nasıl olacağından hep korku içindeydim. Sana emin olduğumu bildiren âyeti getirince bu müthiş korkudan kurtuldum. Bundan büyük rahmet olur mu?dedi. O'nu sevmek herkese farzdır. Ashâbının hepsini sevmek vaciptir. "Benden sonra ashabıma düşmanlık etmeyiniz. Onları sevmek beni sevmektir. Onlara düşman olmak, bana düşman olmaktır. Onların inciten beni incitmiş olur. Beni incitende Allah'ı incitir. Allah'ü Teâlâ kendini incitene azap yapar" buyurur. Başka peygamberler yapılan iftiralara kendileri cevap vermiştir. Muhammed aleyhisselama yapılan iftiralara ise, Allah'ü Teâlâ cevap vererek, O'nun müdâfasını yapmıştır. Kendisini ismi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak uzaktan kendisine seslenmek, yolda önüne geçmek haram edilmiştir. O'nun ismini taşıyan mü'minler cehenneme girmiyecektir. Kıyâmet günü kabirden ilk önce Rasûllah kalkacaktır. Üzerinde cennet elbisesi bulunacaktır. Rasûlullah (s.a.v) ilmi, irfanı, fehmi, akıl, zekâsı, cömertliği, tevâzûu, şefkati, sabrı, gayreti, hamiyyeti, sadâkati, emâneti, şecaati, fetaneti, veri'ı, iffeti, keremi, insafı, hayâsı, zühdü ve takvâsı diğer peygaberlerden çoktu. Dostundan ve düşmanından gördüğ zararları ve eziyetleri affederdi. Uhud gazasında kafirler yanağını kanatıp, dişlerini kırdıkları zaman bunu yapanlar için "Yâ Rabbi! bunları affet cahilliklerini bağışla" diye duâ etmiştir. Her çağırına "efendim" diye cevap verirdi. Kimsenin yanında ayağını uzatmazdı. Diz çöküp oturuyordu. Kendini kimseden üstün tutmazdı. Bir yolculukta yemek için koyun kababı yapılacaktı, biri kesti, biri derisini yüzdü. diğeride pişirdi Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz de odun topladı. Her zaman hizmetinde bulunan Enes bin Mâlik (ra) diyor ki, Rasûlullaha on sene hizmet ettim. O'nun bana yaptığı hizmet, benim O'na yaptığımdan çok idi. Bana incindiğini, sert söylediğini hiç görmedim. Yolda karşılaştığı müslümana önce kendisi selam verirdi. Misâfirlerine, ashâbına hizmet eder, "Bir toplumun en üstünü, hizmet edenidir" buyururdu. Hastaları ziyarıt eder, cenâzelerde bulunurdu. Gönül almak için kâfirlerin ve münâfıkların hastalarını da ziyâret ederdi. Kahkaha ile güldüğü hiç görülmedi. Sessizce tebessüm ederdi. Bâzen gülerken mübarek ön dişleri görünürdü. Hep düşünceli, üzüntülügörünür, az söylerdi. Lüzumsuz ve faydasız birşey söylemezdi. Konuştuğu kimsenin yüzüne bakmaya utanırdı. Bekçileri, kapıcıları yoktu. Herkes kolayca yanına gelip derdini söyleyebilirdi. "İçinizde Allah'ü Teâlâyı ençok anlıyan ve O'ndan ençok benim" derdi. "Benim ğördüğümü görseydiniz az güler çok ağlardınız" derdi. Çok cömertti. Kendisinden birşey istenince, hemen verirdi, yok ise yok demez sükut ederdi. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin çok güzel kokusu vardı. Kokusundan dolayı O'nun geçtiği sokaklar ve mübarek elini değdiği yer akşama kadar çok güzel komardı. Terlediği zaman hanımları, bu teri alır daha güzel kokardı. Terlediği zaman hanımları, bu teri alır daha güzel koksun diye evde bulunan kokuların içine katarlardı. Doğduğu gecede Mekke'yi bütünüyle misk ve anber kokusu kaplamışdı. Doğduğu gece kisrânın sarayı yıkıldı, mecûsÎlerin (ateşe tapanların) bin yıldır yanan ateşi söndü, lat ve uzza dâhil bütün putlar kırıldı ve o gece iblis hapsedildi. Dedesi Abdul Muttalip, annesi Âmine'ye doğduğu geceyi şöyle anlatır: "Kabe-i Mükerreme'nin içinde idim, şöyle gördüm: Kâbe-i Mükerremenin duvarları sevincinden titredi, birbirine seslenip şöyle dediler, beni necis olan putlardan temizleyecek âlicenap Peygamber teşrif etti. İşte o zaman anladım ki, sen doğurdun." Doğumunda yanında bulunan Safiye b. Abdulmuttalip gördüklerini şöyle anlatır; doğduğu anda secde etti, mubarek başını kaldırıp anlaşılır bir dille şehadet getirdi "Şehadet ederim ki, Allah'dan başka ilah yoktur, ben Allah'ın resûlüyüm" büyük bir nûr zâhir oldu. Sünneti yapılmış ve göbeği kesilmiş olduğunu gördüm. "O'nu yıkamak istediğim zaman: "Ey Safiye zahmet etme biz O'nu yıkadık" diye bir ses işittim. O'nu bir şeye sarmak için elime aldığımda arkasında bir mühür gördüm, üzerinde "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah" yazıyordu. Doğduğunda secde ettiği anda 'ümmetim, ümmetim" diyordu. Allah'ü Teâlâ semâları ve yerleri yaratmadan evvel, peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin mübarek ruhaniyetini yarattı ve O'na "MUHAMMED" ismini verdi. O mubarek ismi, zatına has Celâl ismi ile birlikte şöyle yazdı. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûllullah. (Allah'dan başka ilah yoktur, Muhammed Allah'ın Rasûlüdür.) Cenneti yarattıktan sonra tûba ağacının yapraklarına, cennetin bütün köşk ve saraylarının üzerine "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah" yazdırdı. Allah'ü Teâlâ bu ismi üzerine Hz. Âdem'in (as) tevbesini kabul buyurdu. Hz. Âdem (as) tevbesini yaparken, Yâ Rabbi Muhammed (s.a.v) hürmetine deyince. Allah'ü Teâlâ sordu. - "Sen Muhammed'i nerden biliyorsun? Hz. Âdem (as) şöyle anlattı. Sen yüce zatında beni topraktan yarattı, sonra bana can ve din. İşte o zaman gözümü açıp bakınca gördüm ki, bütün semâların ve yüce arşın üzerinde Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasulullah yazılmış. O'nun ismi senin isminle beraber gelmiş. Muhammed (s.a.v)'in, kulların en makbulu olduğunu bildim. Sebebi ismi zâtın ile beraber. - Öyledir. O, cümleden muazzez ve muhteremdir. O, senin evladın arasıdadır. Cümle enbiyadan sonra âhir zamanda dünyayagelecektir. O Muhammed olmasaydı, seni, tüm gökleri, arşı ve cenneti yaratmazdım. Cümle mahluk O'nun hürmetine yaratılmıştır. Bütün nebîler ve resuller O'nun geleceğini haber vermişlerdir. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin annesi Âmine hatun hâmile iken rüyasında kendisine şöyle denmiştir. "Cümle mahlukatın ulusuna hamilesin, doğumunu yaptıktan sonra adını Muhammed (s.a.v) koy." Allah'ü Teâlâ tarafından kainatın yaratılmasından önce ismi yazılmaya başlanan Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin çok senâ edilen, övgüye, ve medhe layık olan üstün zat anlamına gelen "Muhammed" (s.a.v)'in geçmişte olduğu gibi yakın geçmişte ve günümüzde de yine Allah'ü Teâlâ tarafından ismi celilesi ile beraber yazılmıştır. Bunlar, Horasan'da bir erkek çocuğun bir tarafında "Lâ ilâhe illallah" bir taraftında "Muhammedün Rasûlullah", bir gül ve bir ağaç üzerinde birinci satırda "Lâ ilâhe illallah" ikinci satırda "Muhammedün Rasûlullah" diye yazılarak, mânâ aleminde olanlar adeta madde âleminde de tekerrür etmiştir. Yeryüzünde bilinen ismi "Muhammed" (s.a.v) olduğu halde, göklerde bilinen ismi "AHMED'dir". Ahmed ismi daha önce hiç konmamıştır. Kur'an-ı Kerim de (Sâff sûresi 6. âyet) "Bir resûlün müjdecisi olarak anlattı. Benden sonra gelecek, ismi Ahmed olacak diye". Hz. İsa(a.s)dan haber verişinden anlaşılmaktadır.

PEYGAMBER SEVGİSİ îmanın şartlarını sayerken peygamberlere imanın da farz olduğunu sayar ve öyle inanırız. Hz. Âdem (as) den günümüze kadar bu böyle geldi, kıyâmete kadarda böyle gidecektir. Kur'anı Kerim nâzil olduğunda ne ise bu günde odur. Ashâbı kiram O'nu hayatında nasıl uygulamışsa bizde öyle uygulamak zorundayız. Başka bir ifâde ile, Allah'ü Teâlâ'ya inanan ve itaat eden bir müslüman Rasûlullaha da inanmak ve itaat etmek zorundadır. Allah'ü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki (Âli İmran sûresi 32. âyet) "Deki: Allaha ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerki Allah kafirleri sevmez". Görülüyorki Kur'ana uyan ama Rasûlünün sünnetine tabi olmayan, ona karşı çıkan Kur'anı Kerimede karşı gelmiş olur. Yine peygamber sevgisini, O'na iteeti emir buyuran Allah'ü Teâlâ (Nisa sûresi 80. âyet)" Rasûle itaat eden Allah'a itaat etmiş olur" buyurarak peygambere itaatin önemini vurgulamaktadır. Allah'ü Teâlâ O'na (s.a.v) itaati kabul edene hidayet vadederek (Nûr sûresi 54. âyet) "O'na itaat ederseniz hidayete ulaşırsınız." diye uyarırken emrine karşı çıkanlarıda (Nûr sûresi 63. âyet) "Ey îman edenler! Peygamberi kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak Allah bilmektedir. Bu sebeble O (peygamber)in emrine karşı çıkanlar, başkalarına bir fitne ve acıklı bir azabın gelmesini beklesinler" buyruğuyla da fitne ve acıklı bir azapla tehdit etmiştir. Peygambere itaat, sağlığında kendisine vefatından sonrada sünnetini yaşamakla olur. O'nun (s.a.v) sünnetine uymak ve yayatımızda tatbik etmek zorundayız. Mutasavvuflar, günlük zikirleri arasında, "Ey Allah'ım benim maksadım sensin ve gayem senin rızâna ermektir." anlamına gelen "Allahümme, Ente maksûdi ve rızâke matlûbi" duâsını okurlar, bunu okurkende zikrin Allah'ü Teâlânın rızâsı için yapıldığını beyan ederler, öteyandan da hayatlarını Allah Rasûlünün hayatına uydurarak (Ahzap sûresi 21. âyet) "Allah'ın Rasûlünde sizin için güzel bir örnek vardır" ilâhi buyruğuna uymuş oluyorlardı. Bu âyeti kerimelere göre O'nu örnek almak, O'na tabi olmak O'nun emrine itaat etmek O'nu görsün veya görmesin kıyâmete kadar bütün insanlığın görevidir. Cüneyd Bağdadi (ks) bir sözünü "Allah'a giden yol ancak, Rasûlüllahın yaşadığı gibi yaşayan, O'nun sünnetini diri tutanlara açıktır. Bir başka sözünde de "Söz, iş, hareket ve tavırlarında kitap ve sünnete uymayana uyulmaz. Bizim bu ilimiz (tasavvuf) Rasulullah hadisine bağlıdır". diye buyurmaktadır. Peygamberimizin (s.a.v) Efendimizin Allah'ü Teâlânın özel bilgilerle donattığı geçmişten ve gelecekten haber verebilen âlemlerin yaradılışına vesîle olan O'nun önemini sözlerin en güzeli Kur'an'ı Kerim bakın nasıl anlatıyor. (Nisa sûresi 64. âyet) "Biz her peygamberi Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik, eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'dan bağışlanmayı dileseler, Rasûlün de onlar için istiğfar etseydi, Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı". Bu demektir ki Ashâbı Kiramdan günah işleyenlerin Peygamberimiz (s.a.v) Efendimize varıp kendileri için af dilemesini isterler. O'da (s.a.v) onlar için af dilerse onların fazlasıyla affedileceği buyurulurken buradan onlara (Ashâbı Kirama) ve bize bir mesaj bir de müjde var. Mesaj, Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizi sevmek, O'nun vârislerini sevmek, müjde de O'nun ve vârislerinin bizler için yapacağı istiğfar ve duâların kabul olunacağıdır. Allah'ü Teâlânın emirlerini en ince teferruatına kadar öğrenen onu hayatında tatbik eden Ashabı Kiram (ra) Peygamber sevgisinde de en safda yarışmıştır. Birisi Hz. Ali (kv)ye Hz. Peygamberleri (s.a.v) ne kadar seversiniz? diye sorar. Hz Ali (kv) de : - "Allah'a yemin ederim ki bizler O'nu malımızdan, çocuklarımızdan, analarımızdan daha çok severiz. O bizim için, susuzluktan kavrulduğumuz zaman soğuk sudan daha sevimlidir. Şüphesiz Hz. Ali (kv) bu sevgiyi çok doğru tarif etmiştir. Gerçekte Sahabe-i Kiramın (ra) durumu hep böyle idi. Onların îmanı en üst dereceye ulaşmıştı. Kâmil imanın neticeside böyle olur. Uhud savaşında müslümanlar çok ızdırap çekmişler, çok şehit vermişlerdi. Medine'ye acılı haber ulaşınca, kadınlar kederden perişan olmuşlar, durumu öğrenmek için evlerinden dışarı çıkmışlardı. Bir kadın ileride bir gurubun cepheden döndüğünü görünce bitkin bir eda ile "Allah'ın Rasûlü nasıl? diye sorar. Kalabalıktan biri ise "Baban vefat etti" demişti. Kadın "Allah rahmet eylesin" diyerek tekrar hareketle "Peygamberimiz (s.a.v) nasıldır?" diye sorduğunda bir başkası ona kocasının da şehit olduğunu söylemiş, daha sonra biri oğlunun şehit olduğunu söylemiş, daha sonra biri oğlunun şehit olduğunu ve sonunda biride kardeşinin şehit olduğunu söylemiş, buna rağmen kadın "Allah'ın Rasûlü iyidir, sıhhattedir geliyor", demelerine rağmen, içi rahat etmemiş nerede olduğunu öğrenerek ileride kalabalığın içinde bulunan Peygamberemizin (s.a.v) Efendimizi! n yanına gitmiş, ancak O'nu görüp içi rahatlayınca şöyle söylemeye başlamış: "Ey Allah'ın yüce Rasûlü, seni sağ sâlim gördükten sonra artık her musîbet ve felâket önemsizdir" demiştir. Bir başka kadında, peygamberimizin (s.a.v) Efendimizin dünyasını değiştirdikten sonra, Ayşe vâlidemize gelerek, kendisine Hz. Peygamberin kabrini ziyaret edeceğini söyledi. Hz. Ayşe (ra) annemiz de kabrin bulunduğu hücreyi açarak ziyâret ettirdi. Ziyâreti yapan kadın ağlıyordu okadar çok ağladıki, ağlaya ruhunu teslim etti. Böyle bir sevginin benzeri görülmüş müdür ki, sevgilinin kabrini ziyaret ederken dayanamayıp orada ruhunu teslim etsin. Bir hadisde buyurulur: "Ümmetimin hepsi cennete girecektir, inkar edenler hariç". Sahabe-i Kiram. - "İnkar edenler hariç sözünden ne kasdettiniz"? diye sorunca. Rasûlullah; - "Bana itaat eden cennete girecektir, bana karşı gelen ise inkar edendir" diye cevap verdi. Allah'ım Peygamberlere ve vârisleri olan âlimlere itaat etmek ten bizleri mahrum bırakma... AMİN!

HZ. ALİ (Kerremallhü Vecheh) Ashab-ı Kiramın büyüklerindendir. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin dâmâdı ve dördüncü halîfesidir. Cennetle müjdelenen on sahâbeden dördüncü ve Ehli beytin birincisidir. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin Amcası Ebû Tâlibin oğludur. Künye Eb'ül Hüseyindir. Bir künyeside Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin İltifat buyurarak söylediği "Ebû Türâb"dır. Hiç puta tapmadan müslüman olduğu için "Kerremallühü vecheh", kahramanlığı ve çok cesur olmasından dolayı "Kerrâr" ve takdiri ilahiyyeye gösterdiği tam rızâdan olayıda "Mürteza" denilmiştir. Hz. Ali (kv) Hicret'ten yirmi üç sene önce (m. 579) Mekke'de doğdu, hicretin kırkıncı yılında Küfe'de İbni Mülcem adlı hârici tarafından şehid edildi. Çocukluğu dahil ömrü boyunca Allah Rasûlünün (s.a.v) yanından ayrılmadı. Sohbetlerinde bulundu, O'nun (s.a.v) ilimden ilim öğrindi. Biri çocukken biride hicret günü olmak üzere Peygamberimiz (s.a.v) Efendimize iki defa beyat etti. Fütüvvet: Hz. Peygamberin (s.a.v) "Ali'den başka yiğit (feta), zülfikardan başka kılıç yoktur" hadisine istinaden, genç bir insanda bulunması gereken vasıfların tümüdür. İslamın ilk asrının ortalarına doğru, Arabistanda siyasal olayların anormal gelişmeleri sırasında Hz. Ali'nin yiğitlik ve savaşcılık yönü, gittikçe yayılan ünü, O'nu İslamda en iyi feti (yiğit) örneği olarak tanımladı. Fütüvvet'in aslı dini gözetmek, sünnete uymak, Allah'ın (cc) peygamberine emrettiği sözleri tutmaktır. Bu ilkelerden yola çıkan ciddi anlamda gençleri derleyip toparlayan ve onları belli bir mesleğe yönlendiren fütüvvet hareketi zamanla "SEYFİ" ve "KAVLİ" olmak üzere iki kola ayrılmıştır. "kavli" kol Hz. Ebû Bekire (ra), "Seyfi kol da Hz. Ali'ye (kv) bağlanmıştır. Her ne kadar Nakşî ve Kadirî adını o zaman almasalar da daha önceden kurulan ve tarikatler o zaman kurumsallaştırlar. Hz. Ali (kv) vahiy katipleri arasında idi. Kur'an'ı bizzat Allah Rasûlünden öğrenmişti, bunun yanında nüzul sebeplerini de öğrenmişti. Bu sebeple müfessirlerin en yüksek tabakası içindedir. Kendisinden rivâyet olunan hadis sayısı 586'dır. Fıkıh ve içtihadda da büyük ilim sahibidir. Onun için kendinden önceki bütün halifeler O'nun görüşlerine müracat etmişlerdir. Hz. Ömer'in (ra) "Ali olmasa Ömer helak olurdu" dediği rivayet edilmiştir. Son derece kuvvetli bir hatip. Gerek hitabeleri, gerekse emirnameleri ihtiva ettiği öğütler ve belagat yönünden eşsizdir. Hikmetli, ibret dolu sözleri çoktur. Kalblere tesir eden kıymetli sözlerinden bazıları şunlardır. Buyurdular ki: "Elbiseleriniz eskide olsa, kalpleriniz yeni ve temiz olsun". "Kişi dili altında saklıdır? Konuşturunuz kıymetinden neler kaybettiğini anlarsınız." "Dünya bir cîfedir, leştir. Ondan bir şey isteyen köpeklerle dalaşmaya dayanıklı olmalı." "Allah'ü Teâlâya yemin ederim ki, beni yalnız mü'min sever ve bana yalnız münafık buğzeder." "İnsanlar arasında Allah'ı en iyi bilen, O'nu çok sevendir, tam ta'zim edendir". "Kul ümidi yalnız Rabbine bağlamalı ve yalnız günahları kendini korkutmaktadır". "Kalpler, kablara benzer. Hayırlı olan, hayırla dolu olanıdır". "Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz." "Her kim kötüyü yasaklar, fâsıka kızar ve Alla'ın yasaklarının hududu çiğnendiği zaman öfkelenirse, Allah'ü Tealada o kulunun lehine öfkelenir." "Sizin hayırlınız, günahına gerçekten çok tevbe edenlerdir." "Kendini güçlükler karşısında sabretmeye alıştır, çünkü haksızlık karşısında Hak için sabretmek en iyi ahlâktır."

SEYYİD İMAM HASAN (RA) Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin torunu, İslam halifelerinin beşincisi, oniki imamın ikincisi, ehli beytin dördüncüsü, Hz. Ali'nin (kv) oğlu olup, Allah Rasûlünün kızı Hz. Fatıma annesidir. Medine'de hicri -3 (M-625) yılında doğdu, Medine'de hicri -49(M-669) yılında vefat etti, cenneti bakiyede meftundur. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin terbiyesiyle büyüdü ve O'nu çok severdi. O'nun hakkında çok hadis söyledi. Seyfi yolunun (Kadiri tarikatının) halifeliğini yaptı. Bir gün Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ile güreş yaparken Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hz. Hasan'a yardım eti. Hz. Fatıma babasına ya Rasûlullah, Hasan büyük hep onun tarafını tutuyorsunuz, halbuki küçüğe yardımcı olmak daha uygun değil mi? deyince "Yâ Fatıma! Cebrail (as) Hüseyin'e yardım ediyor" buyurdular. Ebû Eyyübi Ensari (ra) anlatır; Bir gün Rasûllullah'ın (s.a.v huzuruna girmiştim, Hasan ile Hüseyin oynuyorlardı. "Yâ Rasûlallah, bunları çok mu seviyorsun? dedim. "Nasıl sevmem bunlar benim dünyada sevip kokladığım iki reyhanımdır" buyurdu. Hz. Hasan (ra) hicri 40 yılında babası Hz Ali'nin (ra) şehid edilmesiyle halife oldu, kendisine kırkbin kişi biat etti. Basra, Hicaz, Horasan, Irak, İran, Küfe, Yemen, Medine ve Mekke halkı biat etti, fakat Mısır ve Şam ahalisi Hz. Muaviye'ye biüt etti.Halifeliğinin yedinci ayında iki taraf harbe girmek üzere iken müslüman kanı dökülmemesi için halifeliği Hz. Muaviyeye bıraktı. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz Hz. Hasan için buyurdular ki : "İçinizden en hayırlısı Ali, gençlerdin en hayırlısı Hasan ile Hüseyin, kadınlardan en hayırlısı Fatıma'dır. "Hasan ile Hüseyin cennet gençlerinin büyüğüdürler, babaları onlardan efdaldir". "Kim güneşi kaybederse aya başvursun, onu da kaybederse yıldıza başvursun". Ashabı kiram bu hadisi şerifin izahını isteyince, Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin bunu şöyle açıkladı: "Güneş benim, ay Ai'dir fatıma yıldızdır, kuzey kutbuna olan iki yıldız ise Hasan ile Hüseyin'dir." 

SEYYİD İMAM HÜSEYİN (RA) Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin torunu, Hz Ali'nin (kv) oğlu ve oniki imamın üçüncüsüdür. Hicretin altıncı yılında doğdu. Lakabı Seyyid ve Şehiddir. Hz Hüseyin'in ilk çocukluğu Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak ilim ve edebini babasının yanında tamamladı. Babası şehid olunca Medine'ye geldi. Hz. Muaviye'nin vefatında Yediz'e biat etmedi. Kufeliler halife yapmak istediler ama dinlemeyip Irak'a gitmek üzere yola çıktı. Yediz Şam'dan bunu haber alınca, Irak valisi Ubeydullah Bin Ziyad'a haber gönderip O'nu Küfe'ye sokmamasını istedi. İbni Ömer imamdan geri dönmesini istedi ama İmam kabul etmeyince yetmiş iki kişilik kafilenin hepsi şehid edildi. Sinan Bin Enes, Hz. Hüseyin'i hicretin 61. (m-681) yılında muharremin onuncu günü Kerbelâ'da şehid etti. Mübârek oğlu Zeynel Abidin küçük olduğu için dokunulmadı. İmamın mübarek başı Şam'a gönderildi. Mübârek vücudu Mısır'da Karafe kabristanlığında medfundur. Hz. Hüseyin ile ilgili olarak Peygamberimizin (s.a.v) Efendimiz buyurdular ki: "Be bir ağaca benzerim, Fatıma bunun kökü, Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin meyvesidir." "Genç olarak cennete girenlerin seyyidi Hasan ve Hüseyin'dir". "Hüseyin benden, ben de Hüseyindenim . Hüseyin'i seveni Allah'ü Teâlâ sever." Hz. Hüseyin. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz'den birçok hadis nakletti. Kişinin İslamının güzelliği malâyaniyi terketmesidir". gibi çok sayıda ve çok güzel sözleri vardır.

SEYYİD ZEYNEL ABİDİN (RA) Tâbiinin büyüklerinden, oniki imanın dördüncüsü, Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin torunu Hz. Hüseyin (ra)'in oğludur. Hicri 46 (m-666) yılında Medine'de doğdu, hicri 94(713) yılında Medine'de Osman Bin Hamaya tarafından zehir yedirilerek şehid edildi. İmamlığı, yâni tasavvufta insanlara feyz vermesi, doğru yola kavuşturması dört sene sürdü. Diğer bir tabirle "SEYFİ" (kadirî) tarikatı halifeliğini Hz. Hüseyin'den sonra Zeynel Abidin (ra) sürdürmüştür. Hadis, fıkıh ve tasavvuf ilminde âlimdir. Çok sayıda ashabı kiramdan naklettiği hadisler Kütüp-i Sitte adı verilen hadis kitaplarında yazılıdır. Bir ara hastalandığında ziyaretine gelenler: "Kİm Allah ve Rasulü için bizi severse Allah'ü Teâlâ onlarada sayısız rızık verecektir" buyurarak Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin neslinde olanları sevmenin madden veya manen mükafatlandırılacaklarını buyurmaktadır. Çok sayıda kerâmet gösteren Zeynel Abidin (ra) oğlu Muhammed Bakır'a (ra)'a "fasıklarla, cimrilerle, yalan söyleyenlerle ve sılai rahimi terkedenlere arkadaşlık etme.." gibi tavsiyelerde bulunmuştur.

SEYYİD MUHAMMED BÂKIR (RA) Ehli beyttendir. Oniki imamın beşincisi, Hz. Hüseyinin (ra) topunu Hz. Zeynel Abidinin (ra) oğludur. 57(m-676) yılında Medine'de doğdu. 113(m-731) yılında Medine'de vefat etti. Cenneti Bâkiyeye babasının yanına defnedildi. Büyük fıkıh ve tasavvuf âlimlerindendir. Ashabı Kiramdan Hz. Câbir (ra) ve Hz. Enes ile görüştü. Onlardan ve tabiiden çok sayıda hadisi şerifler rivayet etti. Zamanında, bütün dünyadaki evliyaların feyz kaynağı olup, evliyalık yolunda olanlara feyz, bunun vasıtası ile verildi. İmamlığı ve Seyfi "(Kadirî) kolundaki halifeliği ondokuz yıl sürdü. Bütün ilimleri vakıf olduğu için kendisine, ilimde ve fazilette üstün manasına Bâkır denilmiştir. Muhammed Bâkırın (ra) ilim ve hikmet dolu çok sözü vardır. Medine'de bir grup insanlarla oturmuştu. Mübarek başını önüne eğdi bir müddet sonra kaldırdı ve "Bir kişi, bir sene sonra Medineye gelecek üçgün boyunca, dört bin asker bulunan ordusu ile çok kimseleri öldürecek. Bundan büyük zarar göreceksiniz. Bundan sakınınız!" buyurdu. Buna Medine'lilerden küçük bir gurur ile Haşimoğlulları inandı. Çoğunluk inanmadı. Bir sene sonra kendisine inananları alarak Medine'nin dışına çıktılar. Nâfi Bin Ezrak ordusu ile geldi. Muhammed Bâkır'ın buyurduğu zararları yaptı. Artık Medine'liler, "Bundan sonra İmamı Bâkır hazretlerinin her sözüne inanırız, her sözü doğrudur. Çünkü O, Resûlullah Efendimizin evladındandır" dediler. Hz. muhammed Bâkırır veciz sözlerinden bazıları: Yıldırım müm'in olana da isâbet eder, mü'min olmayana da Ama her an Allah'ü Teâlayı hatırlayana isabet etmez". "Bir kimsenin seni ne kadar çok sevdiğini anlamak istersen senin o kimseyi ne kadar sevdiğine dikkat et. Yâni, sen onu ne kadar seviyorsan o da seni o kadar seviyor demektir". "Bir kimsenin kalbine ne kadar kibirlilik varsa, aklına o kadar noksanlık var demektir". "Kul ne kadar duâ ederse, Allah'ü Teâla ondan o kadar belâyı girerir". Dünya uykuda gördüğün rüyaya benzer, uyandığın zaman hiçbir şey kalmamıştır". Güldüğü zaman "Allah'ım bana darılma" derdi.

SEYYİD İMAM CAFERİ SÂdık (RA) İslam âlimlerinin göz bebeklerinden olup, oniki imamın altıncısıdır. Hz. Ali'nin (kv) torunu yani Hz. Muhammed Bâkır'ın oğlu annesi Hz. Ebû Bekir'in (ra) torunu Kasım'ın kızı Ümme Ferve'dir. 83(m-702) yılında Medine'de dünyaya geldi. Altmış beş senelik ömrünün otuzdört senesinde imamlık yaptı. 148(-765) yılının recep ayının onbeşinde pazartesi günü Mekkede vefat etti. Hz. Ali (kv) vasıtası ile gelen cehrî (sesli) zikir çekilen yol ki bu yola "velâyet" yolu da denir. Bu yol daha sonra kadiri tarîkatı adını alır. Hz. Ebû Bekir'den gelen hafi (gizli) zikir yoludur, bu yolda bilahare adını Nakşî Tarîkatı adını alır. İmamı Caferi Sâdık (ra)'ın, ilimde, mârifette, zühd, takva, kanatade hizmetli sözleri ve menkıbeleri kısacası bütün güzelliklere sahip olması, cehrî ve hafî zikir yollarının O'nda birleşmesi, cehrî ve hafî zikir kollarının bir arada yapılabileceğini isbatlamış ve tabiri caiz ise tasavvuf Seyyid Câferi Sâdık (ra) hazretlerinde göl haline almıştır. İmam Câferi Sâdık (ra) ilimde, mârifette, isim yaptığı gibi âriflerin, Hakk aşıklarının önderi oldu. Fizik ve kimyada da zamanın da eşi yoktur. Kendisi ehli beytten olup, ehli sünnetin göz bebeğidir. Ehli sünnetin reisi sayılan İmamı Azam'ın mârifette ve tasavvuf ilimlerinde hocasıydı. İmamı Azam O'nun huzurunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için "O iki sene olmasaydı Nûman helak olmuştu" buyurmuştur. Aslında İmamı Azam (ra) bu sözü ile Hz. Câferi Sâdık'ın (ra) büyüklüğünü ve derecesini anlatmak istemiştir. Ashabı Kiramı görmekle şereflenen tabiinin ve evliyanın büyüklerinden olan Seyyid Câferi Sâdık'ın (ra) birçok menkıbeleri vardır. Hakem bin Abbas buyuruyor ki: "Benim Zeyd isminde bir amcam var idi, o Caferi Sâdık hazretlerine çok itirazda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzusu açıldı. O anda da itirazda bulunduve dedi ki: Câferi Sâdık nerde, böyle işler nerde? Câferi Sâdık'ın bu işden haberi oldu ve şöyle buyurdu: "Yâ Zeyd, eğer böyle bir şey varsa, Allah'ü Teâla sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helak etsin" Bir gün Zeyd bir yere giderken yolda köpek büyüklüğünde bir arslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câferi Sâdık'a itirazda bulunmadı. Ehli beytin büyükleinden olan Caferi Sâdık (ra)'ın nurlu kalbine akıp gelen ilim ve feyzin çokluğu dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren ve hikmetli sözleri çoktur. "Bir hata işlediğiniz zaman istiğfar edin, hatada ısrar helak olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istiğfara devam etsin. Allah'ü Teâla dünyaya emretti ki "Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmetçi ol. Senin peşinden koşana sen de zahmet, sıkıntı ver". "Din adamları (fakihler)sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip onlara yaltaklanmadıkça Peygamberlerin vekilleridir". "Namaz, her takva sahibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihadıdır. Bedenin zekatı oruçtur. Amel (ibâdet, hayırlı iş) yapmadan karşılık bekleyen yaysız ok atana benzer. "Günahlara tövbe etmeyi geciktermek, Allah'ü Teâlaya karşı mağrur olmak, kibirli olmaktır." "Dört şey vardır ki onların azıda çoktur. 1.Ateş, 2.Düşmanlık, 3.Fakirlik, 4.Hastalık". Birgün Câferi Sâdık'a sordular: Allah'ü Teâla faizi niçin haram kıldı? Buyurdu ki: "İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsanda bulunmaları için, Allah'ü Teâla onu haram etti. Faizi haram olmasaydı birbirine karşılık iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyada menfaat bekleyen cok olurdu". Bir kimse sultandan veya her hangi bir şeyden bir sıkıntı görürse ve belâya düçar olursa "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm" desin.

SEYYİD İMAM MUSA KAZIM (RA) Ashabı Kiramın sohbetinde bulunmakla şereflenen tabiin devrenin büyük âlimlerindendir. Oniki imamın yedincisi ve ivliyanın büyüklerindendir. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin torunlarından olup en meşhur lakabı Kâzım'dır. 128(m-745) yılında Mekke ile Medine arasında bulunan Evba'da doğdu, 186(m-802) yılında Bağdatta hapishanede dünyasını değişti. İmamlığı yirmibeş sene sürdü. Musa Kazım (ra) hazretleri yüksek bir âlim ve büyük bir evliyadır. Tasavvuf ilminde ehlisünnetin göz bebeğidir. Her ilimde imen, üstad, büyük bir rehberdi. Gecelerini ibâdetle geçirirdi. Hapishaneye atılınca, Harun Reşide mektubunda şöyle yazdı: "Benden bela ve musîbet son bulmayacak, buna karşılık sende daima rahat ve genişlik içerisinde olacaktır. Yanlız şunu unutma ki sonu gelmiyen ahirete sende bende gideceğim". Yedi yıl kaldığı hapishanede zehirlenerek şehid edildi. Hz. Musa Kâzım (ra) hazretlerini sevenlerden İsa adında biri şöyle anlatır. "Mekkede O'nun evinin yanında bir ev tuttum, amacım ona yakın olmaktı. Birgün yanında otururken, evimin yıkıldığını söyledi vardım eşyalarımı noksansız olarak enkazın altından çıkarttım. Birtek su ibriğimi bulamadım Bulamadığım su ibriği hariç diğerleri tam ve sağlamdı. Sonra onları anlattım, su ibriğini ev sahibimde bıraktığımı söyledi ve gittim bir gün önce bıraktığımı hatırlayarak ondan aldım. Buna benziyen çok sayıda menkıbesi olan Musa Kâzım (ra) hazretlerinin Rasûlullaha varan rivayet ettiği bir hadisi şerifte buyuruyur ki: "Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamakla üzüntüyü giderir". Bunun gibi çok sayıda hadis rivayet ettiği gibi yüksek derecede de hadis bilimine sahiptir. İnce, marifetleri bildiren sözleri, nükte ve latifeleri, çok meşhurdur. Birisinde şöyle buyurur: "Arkadaşlık ettiğin biri önceleri hâli hâline uyar, sonraları kalbine sıkıntı verirse, hemen kendine bak! Kendi eğrilerini anlarsan hemen tevbe et. Doğru olduğunu anlarsan bilsenki o arkadaşın yanlıştır ve onu yalnız başına bırakma! Cenab-ı Hak tarafından bir düzelme gelinceye kadar bekle.

SEYYİD ALİ RIZA (RA) Oniki imamın sekizincisi ve ehli beytten Hz. Hüseyinin torunlarındandır. Medine'de 153(m-770) yılında doğdu. 203(m-815) yılında Tus`da vefat etti. İmamı Ali Riza (ra) hazretleri Nişabura gelince yirmi binden fazla talebe ve ilim adamı karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadisi şerif okuması için yalvardılar. İmam hazretleri: "Ben, babam Musa Kazım`dan, o`da Zeynel Abidinden. O babası Hz. Hüseyin`den. O babası Hz. Ali`den. O Peygamber Efendimizden, O Cebrail Aleyhisselamdan, O`da Allah`ü Teala`dan. Bu Hadisi kudsi`yi okudu. "La ilahe illallah kalàmdir. Bunu okuyan, kalàma girmiş olur. Kalàma giren de azabımdan kurtulur" imamı Ahmed ibni Hanbel hazretleri bu hadisi şerifin ravileri ile beraber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir. Çok sayıda ki menkibelerinden birini salih bir müslüman şöyle anlatır. "Bir gün rüyamda Peygamber Efendimizi gördüm, mescid`de oturuyordu, huzuruna vardım. Önlerinde hurma yaprağından yapılmış sepetin içindeki hurmalardan bir avuç verdi. Saydım onyedi yıl ömrüm var dedim. Onbeş yirmi gün sonra imamı Ali Rızanın geldiğini duydum ve yanına vardım. Rüyamda gördüğüm gibi Rasulallahın oturduğu yerde oturuyordu. Önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanina çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam onyedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde buyurdu`ki, Rasulallah`dan daha fazla verilirmi?". Her konuda büyük ilim sahibi olan imam Ali Rizanın sorulan sorulara verdiği cevaba soranda, o devrin alimleride hayran kalırlardı.

SEYYİD MARUFİ KERHİ (RA) Evliyanın büyüklerindendir. Adı Maruf bin Firuz olup künyesi Ebu Mahfuzdur. Doğum tarihi kesin bilinmemektedir. 200(m-815) yılında Bağdat'ta vefat etti. Bağdat'ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhi denilmiş olup, Marufi Kerhi olarak tanınmış, sofiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hak Teâlaya giden yolun rehbei, zamanındaki âşıkların efendisi idi. İran'lı hristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, hristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Rahibin (haşa) Rabbin üç (baba, oğul, ruhül kudüs) demesine itiraz edince, rahibin onu döğmesiyle okuldan kaçar ve Küfede bir mescidde Muhammed İbni Semmâk'ın sohbetini dinledi daha sonra İmam Ali Rıza'ya götürdüler. O'nun yanında İslamı kabul etti. İslâmi ilimleri öğrendikten sonra İmam Ali Rıza (ra) onun için "Maruf huy ve muhabbet bakımından ehli beyttendir. Fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Belmanı Farisinin cennedimize ilhak edilip ehli beytten sayıldığı gibi, O'da bize dahil edilmiştir. Hadis ve diğer bilimlerde de üstün olan Marufi Kerhi'ye fıkhi konuda Secde-i sevh hakkında ne dersin? diye sorulunca : "Kalbin namazdan gafil olup, namazdan başka bir şeyle meşğul olmasından dolayı bir cezadır" deyince Ahmed bin Hanbel (ra) "Bu ne güzel ve ne manalı bir cevaptır" buyurdu. Kerâmet ve menkıbeleri yanında, cömertlik ve kerem sahibi olmaklada büyük isim yapmıştır. Buyurur ki: "Kim, mümin kardeşinin bir ayıbını örterse, Allah'ü Teâla onun bu işinden dolayı bir melek yaratır. O'nun elinden tutar ve melekler beraber Cennete girer". Başka bir sözünde buyururlar ki: "Her kim günde üç kere "Allah'ım Muhammed (s.a.v) ümmetini islah et" diye duâ ederse abidlerden sayılır". Marufi Kerhi (ra) hazretleri ne cennet arzusundan ne de cehennem korkusundan dolayı ibâdet etti. O yalnız Allah'ü Teâlaya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibâdet etti. Allah'ü Teâlada O'nu en yüksek makamlara yükseltti, aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak Teâlanın hemde halkın sevgilisi oldu. İmam Ali Rıza (ra) dan sonra cehri zikir yolu olarak da adlandırılan seyyidlerle devam eden "vilayet" yolunun halifeliğini yaptı.

SIRRI-Yİ SAKATİ (RA) Evliyanın büyüklerinden ve meşhurlarındandır. 251(m-865) yılında Bağdat'ta vefat etti. Marufi Kerhi hazretlerinden feyz aldı. Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin hocası ve dayısıdır. Tasavvufta, ver â takvâ asrının en öncüsüdür. Doğduğu şehir olan Bağdat'ta ticaretle uğraşırdı. Birgün çarşı yandı ve kendi işyerine bir zarar gelmediğini haber alınca "el hamdüllillah" dedi. Bu hadiseden pişmanlık duyarak bütün mallarını dağıttı ama yinede kendi mallarının zarar görmeyişine sevinip elhamdüllillah dediği için vefat edinceye kadar acı duydu. Sırrı-yi Sakati hazretlerinde, Allah korkusu, kendini küçük ve aşağı görme hali o derece fazla idiki, Bağdat'ta ölmek istemem. Çünkü bu insanların benim hakkımda iyi zan sahibidirler. Korkarım ki toprak beni kabul etmezse herkese rezil olmuş olurum". "Kabahatlerimden dolayı yüzümün kararacağından korkarak her gün bir kaç defa aynaya bakarım ve keşke bütün insanların kalblerindeki sıkıntı ve üzüntüler bende olsa ve insanların hep rahat olsalar" buyururlardı. Marûfi Kerhi (ra) hazretlerinden sonra halifeliği devam ettiren Sırrı-yi Sakatî (ra) hazretlerinin birçok kerâmeti ve ünlü veciz sözleri vardır. "Şu üç şey Allah'ü Teâlayı çok üzer: Vakti boşa geçirmek, insanlarla alay etmek ve gıybet etmek". "Kul dört şeyle yükselir. Bunlar: İlim, edeb, emânet ve iffettir". "Allah'ü Teâlayı görmekten mahrum kalmak, en şiddetli cehennem ateşinden daha çok azap verir" buyurdular.

CÜNEYD-İ BAĞDADİ (RA) Evliyanın büyüklerinden, tasavvuf ehlinin çok tanınmışlarındandır. Seyyid-üt tarife denmekle meşhurdur. Künyesi Ebü'l Kâsım'dır. Cüneyd bin Muhammed 207(m-822) 'de Nehavend'de doğdu. Bağdad'da büyüdü ve 298(m-911) yılında vefat etti. Mezarı hocası ve dayısı Sırrıyı Sakatînin mezarının yanındadır. Asrının kutbu idi, binlerce veli yetiştirdi. Kerâmetleri nasihatleri, hikmetli sözleri ve ihlaslı amelleri ile meşhur oldu. Cüneyd-i Bağdadi (ra)'nin çocukluğu ve gençliği hem hocası hemde dayısı olan Sırrıyi Sakati (ra) 'nin yanında geçti. Çok sayıda hocadan ders aldı. Her an Allah'ü Teâlayı hatırlardı. Seccadesi üzerinde, sabaha kadar "Allah, Allah" der, aynı abdestle sasah namazını kılardı. Çok sayıda talebe yetiştirdi. Talebeleri ile otururlerken bir kimse geldi ve önüne beşyüz dirhem bırakıp bunu ihtiyacı olanlara dağıtırsınız dedi. Hz. Cüneyd (ra) "Bundan başka paran varmı?" dedi. O kimse "Evet bunlardan başka çok param var" dedi. Cüneyd (ra) "Peki, sahip olduğun paralardan başka daha çok paran olsun istermisin? dedi. O kimse, "evet sterim" deyince, Cüneyd (ra) "?u bıraktığın beşyüz dirhemi geri al. Çünkü o paralara bizden çok senin ihtiyacın var. Zîrâ biz, paramız olsun istemiyoruz". buyurdu. Bir kimse Cüneyd-i Bağdadiye gelerek: "Bu zaman da hakiki kardeşlikler azaldı. Nerede o Allah için yapılan kardeşlikler?" deyince. Cüneyd (ra) "Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan, bu zamanda öyle bir kardeşi (arkadaşı) bulamazsın. Ama, kendisine Allah için yardım edeceğin, sıkıntılarına Allah rızası için katlanacağın bir kardeşlek istiyorsan böyleleri çoktur" buyurdu. Bir ilim ve irfan sahibi olan Cüneyd-i Bağdadi'nin (ra) hikmetli ve ibret dolu sözleri çoktur. Bunlardan bazıları şöyledir. "Allah'ü Teâladan gafil olmak, ateşte olmaktan beterdir". "Bir kimsenin havada bağdat kurup oturduğunu görseniz, isla miyetin emir ve yasaklarına uymaktaki hassasiyetine bakınız. Eğer bu tam ise ona uyabilirsiniz. Eğer emir ve yasaklara uymada (çok azda olsa) bir gevşekliği varsa hemen ondan uzaklaşınız, çünkü zararı dokunur". "Tasavvuf kalbi temizlemek ve her a Allah'ü Teâla ile olmaktadır". "Allah'ü Teâla her şeyi kıymetli yaratmıştır, ama bir şeyi eh kıymetli yaratmıştır. O da vakittir. Vakit zâyi olursa tekrar elde edilmesi mümkün değildir. Bunun için en kıymetli vakittir". İnsanı Allah'ü Teâla'ya kavuşturan yol, Peygamber Efendimizin izinde bulunanların gittiği yoldur. Bu yola bütün kötü yollar kapalıdır". "Rabbim seni serbest bırakırsa bir dilekte bulunmam. Kulun dilemesi olmaz. O'nun dileğini yapardım".

SEYYİD ABDULKADİR GEYLANİ (KS) Büyük islam âlimlerinden, evliyanın en meşhurlarındandır. Künyesi Ebû Muhammed'dir. Gavs'ül A'zam- Muhyiddin, Kukb-i Rabbâni, Sultanı Evliya, Kutb-i a'zam, Bâz-ül Eşheb gibi lakapları vardı. 470(m-1077) yılında İran'ın Geylan şehrinde doğdu. Bu sebeple de Geylani denilmiştir. 561(m-1166) yılında Bağdat'ta vefat etti. Türbesi Bağdat'tadır. Babası Hz. Hasan'ın (ra), Annesi Hz. Hüseyin'in (ra) soyundandır. Babası ve annesi Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin soyundan olduğu için hem şerif hem de seyyiddir. Babası ve annesi evliya idiler. Abdulkadir Geylani fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehid idi. Tasavvufda ise çok yüksek bir evliya ve mürşidi kâmillerin en başta gelenlerindendir. Seyyid Abdulkâdir Geylani (ks) hazretleri önce doğduğu yerde ilim öğrenmeye başladı, küçük yaşda Kur'an-ı Kerimi ezberledi. Daha sonra Bağdat'a gidip zamanın meşhur âlimlerinden ilim tahsil etti. Bebekken ramazanda annesini emmeyen Seyyid Abdulkadir Geylani (ks) hazretleri Bağdata ilim tahsiline gidişini şöyle anlatır. Küçük idim, Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim. Tarlada öküz dile geldi, "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın" dedi. Eve geldim, durumu anneme anlattım. Babamdan miras olarak kalan kırk altını koltuğuma dikti ve beni Bağdat'a ilim öğrenmem için gönderdi. Giderken eşkıyalar yolda bizi çevirdi, bana senin neyin var dediler. Ben de; "kırk altınım var" dedim önce inanmadılar, sonra üzerimi aradılar, altınları bulunca: "Neden söyledin? sorularına, "Anneme yalan söylemiyeceğime söz verdim" deyince, eşkiyanın reisi "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp yetiştiren Rabbime verdiğim söze ihânet ediyorum" dedi ve orada hepside tevbe etti. İlk olarak elimde tevbe eden bu altmış kişi oldu. Bağdat'ta çok ünlü hocalardan hadis, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı ve çok iyi yetişti. Daha sonra ders ve va'z vermeye başladı. Sohbetleri Bağdat'ta çok ilgi gördü ve herkes O'nu dinlemeye geliyordu. Daha sonra va'zı bırakıp inzivaya çekildi. Yirmibeş yıl Bağdat'ın Kerh harabelerinde dolaştı. Bu arada Kur'an okuyor, oruç tutuyor nefsini terbiye için çoğu zaman aç kalıyordu. Bu süre içerisinde birçok kez Hızır (as) ile görüştü. Tekrar Va'z ve sohbetlerine başladı. Hem va'z ediyor, hem öğrenci yetiştiriyor hemde cuma ve cumartesi sabahları, salı günüde akşamları olmak üzere haftada üç gün âlimlerle sohbet ediyordu. Talebelerden ve âlimlerden gelen bütün sorulara kızmadan cevap veriyor ve onların iyi yetişmeleri için aşırı gayret sarfediyordu. Evinden misâfiri hiç eksik olmuyor, fakirlere elinden geldiğince yardım ediyordu. O'nu görüp sohbetini dinleyenler "Bundan daha lütufkar kimse olmaz" diyorlardı. FIkıh ve Hadis ilimlerinde müctehiddi. Önce ?âfi mezhebinde olduğu halde, Hanbeli mezhebinin ortadan kalkmakta olduğunu görerek Hanbeli mezhebine geçti ve onu ayağa kaldırdı. Tasavvuf "Bir müslümanın İslam ahlakı ile ahlaklanması için lazım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimdir. Diye tarif etti. "Çok iyi öğrendiği tasavvuf bilgisi ile cehrî zikirle Hz. Ali (kv)'den gelen kolu genişleterek KADİRİ Tarikatı adını verdi. Oniki imamların ve evliyaullahın büyük çoğunluğunun yolu olduğu için İmâmı Rabbâni (ks) Hazreti bu yola "Nübüvvet Yolu" demiştir. Yaşadığı dönemdeki bütün tarikatların mürşidliğini yaptı. Hâfi ve Cehrî zikir çeken bütün tarikat mürşidleri O'ndan feyz aldı. İmamı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: "Abdulkâdir Geylâni Vilayet-i Muhammediyyenin son noktasına ulaşmıştır. Bu ümmetde keramet ençok onda görülmüştür. Abdulkâdir Geylâni (ks) Hazretlerini kendi yazdıkları dışında hakkında çok sayıda kitap yazmış olup kendi eserlerinden kaynak kitap olarak istifade edilmektedir. Tasavvufun önde gidenlerine göre: "O, Sıddîkların imamı, ariflerin hücceti, marifetin ruhudur. Evliyanın en büyüğüdür. "Gavsu-I Azam" olarak da bilinen Abdulkâdir Geylani (ks) Hazretlerinin "Fethü'r-Rabbani" isimli eserinden aldığımız bazı öğütleri. ?eriatın ahkamı ve ilmi ile amel et. Onun emrinden dışarı çıkma. Allah ile arandaki ahdi unutma. Nefsine, hevai arzularına şeytanına, meşru olmayan duygularına ve dünyaya karşı cihad aç. Onların kötülüklerini bertaraf edebilmek için kendileriyle savaş. İzzet ve Celâl sahibi Allahın yardımından asla ümit kesme. Günahlar küfrün habercileri elçileridir. Nitekim sıtmada ölümün habercisi ve elçisidir. Gençler! Tevbe ediniz, bir daha dönmemek üzere günahlardan vaz geçiniz. Görmezmisiniz ki, İzzet ve Celal sahibi Allah (cc) sizi belalara mübtela kılıyor, belalarla imtihan ediyor. Tâ ki tevbe ederseniz. Esas mü'min, yani iman eden kalbdir. Esas muvahhid (Allah'ın birliğine inanan) kalbdir. Esas zahid kalbdir. Sarsılmaz inancın sahibi kalbdir. Esas arif kalbdir. İlmi ile âmil olan esas âlim kalbdir. Esas kumandan kalbdir. Diğerleri ise onun askerleri ve tabileridir. Şu halde sen "Lâ ilâhe illallah Allahdan başka ilah yoktur" dediğin zaman bunu önce kalbinle söyle, sonra dilinle. Yanlız Allah'a dayan, yalnız Allah'a güven, O'ndan başkasına asla dayanma, güvenme. Zahirini hüküm ile, batınını da İzzet ve Celal sahibi Allah ile meşgul kıl. Ey oğul! Görüpde sevdiğin bütün güzel yüzlerin sevgisi, eksik birer sevgidir. Üstelik bu eksik sevgidin ötürü hesabada çekilicek, hatta azap da göreceksin. Hakiki sevgi ise, hiç değişmeyen sevgidir. Allah sevgisi, kalb gözlerinde gördüğün sevgidir. Bu ruhani sıddıkların sevgisidir. Onlar sarsılmaz bilgiye dayanan inançla sevdiler, kalb gözü ile sevdiler. Sen namazda iken bile yalan söylüyorsan, mesela namaza dururken ve yine namaz esnasına "Allah'ü ekber- Allah herşeyden büyüktür" diyorsun. Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Zira senin kalbinde, Allah'dan başka bir ilah vardır. Kendine güvenip bağlandığın herşey senin ilahındır, mâbudundur. Kendisinden korktuğun ve kindisine ümit beslediğin her şey senin ilahındır, mabudundur. Kalbin, diline uymuyor, için dışını tutmuyor. Yaptığın söylediğine uymuyor. Kalbinle bin kerre "Allah'ü ekber " de, dilinle ise bir kerre. İçinde binlerce mabud-ilah bulunduğu halde, dilinle "Lâ ilâhe illallah-Allah'dan başka ilah yoktur" demeye utanmıyor musun? Hâlen içinde bulunduğun bütün kötü hallerden tevbe et. Allah'a dön. Bir daha avdet (dönüş) yapmamak üzere o menfi günühkar hallerinden sıyrıl. Ey sufilere mahsus elbiselere bürünmüş kişi, o elbiseyi önce özüne, sonra kalbine, sonra nefsine, en sonra da bedenine giydir. Zühd ve takvanın bidâyeti (başlangıcı) özden başlar, batından başlar, içten başlar, zahire doğru gider. Zahirden başlayıp batına doğru gitmez. Öz- batın saf ve temiz olduğunu, bu safiyet oradan kalbe, nefse, uzuvlara, yiyeceklere ve giyeceklere geçer. Daha sonra bütün ahvaline sirayet eder. Ey oğul! Nefsine açlık sopasıyla vur. Onun; hevai arzulara, zevklere ve batıl şeylere meyletmesine mani olmak suretiyle vur. Kalbine, Allah korkusu ve nefs muhasaba sopasıyla vur. İstiğfarı: nefsinin, kalbinin ve özgünün âdet ve alışkanlığı hâline getir. Zira hiç şüphe yokki bu üçten her birinin, kendisine mahsus bir takım günahları vardır. Her halükarda, onların Allah'ın emirlerine uymaya mecbur tut. Ey ahâli! İslam ağlıyor. Eline başına koymuş: şu fâcirlerden, şu fâsıklardan, şu bidat ve dalâlet ehlinden, şu zalimlerden, şu yalancı şâhitlik libasını giymişlerden, sahip bulunmadıkları faziletleri kendilerinde var gösteren şu kuru iddiacılardan yaka silkiyor, illallah diyor, onlara karşı, ihlas sahibi müminlerden yardım talep ediyor, senden önce gelip geçmişlere ve birde senin devrinde bulunanlara bak. Emreden, nehyeden, yiyen içen olerek. Sanki onlar hiç bulunmamışlar.

SEYYİD BURHANEDDİN TİRMİZİ EL-HÜSEYNİ (RA) Hz. Hüseyin'in (ra) torunlarından olup, evliyanın büyüklerindendir. Hz. Mevlanananın babası Sultanül Ulema Muhammed Bahaddin Veled'in talebesidir. Kıymetli düşünceler ve hoş haller sahibi olduğu için "Seyyidi Sırdâ" ünvanı ile meşhur oldu. Doğum ve ölüm tarihleri kesin bilinmemekte ancak 7. asrın ortalarında vefat ettiği bilinmektedir. Türbesi Kayseri'de kendi adıyla anılan mezarlığın içindedir. Ölümünde, bir gusl abdesti aldı ve hizmetçisine herkese haber ver, cenazemde bulunsunlar, dedikten sonra evine girdi iki rekat namaz kıldı. "Ey hâzır ve nâzır olan Allah'ım! Bana bir emânet verdin. Nihayet o emaneti benden geri alacaksın" dedi. ve "İnşallah beni sabredenleren bulacaksın" (Saffat 102) mealindeki âyeti kerimeyi okudu. Bundan sonra "Yâ Rabbi! Seni ve Resulünü çok seviyorum. Sana kavuşmak arzusu son haddine! ulaştı, beni bu sevgime ve arzuma bağışla" Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasulullah" dedi ve ruhunu teslim etti. Zamanında bulunan evliyanın en önde geleni olan Seyyid Burhaneddin (ra) devamlı olarak Allah'ü Teâlaya ibâdet ve taat ile meşgul olur, bir an ondan gâfil olmazdı. Rüyasında gördüğü hocasının talimatı ile Konyaya gitti ve Mevlana Celaleddini (ra) yetiştirdi. Başda tasavvuf olmak üzere diğer ilimlerdede ders verdi. ?ems Tirmizinin geleceğini öğrenince Kayseride geldi. Mevlevi tarîkatının temelini Seyyid Burhaneddin (ra) attı. Mevlana Celaleddin (ra), ?ems Tirmiziden sadece raksı öğrendi. Kayseri'de birgün yol kenarında Allah'ü Teâlanın muhabbetiyle kendinden geçmiş halde bulunurken, moğol askerlerinden birisi atını bunun üzerine sürüp kılıç çekti. "Hey kimsin? Necisin?" dedi. Askere karşı: "Allah'ü Teâlanın huzurunda bulunan birine karşı böyle söylemen uygun olurmu?" diye cevap verdi. Asker bunun heybetinden ve sözlerinden müteessir oldu. Derhal atından indi, kendisinden özür dileyip gitti. "Mükâlât" başta olmak üzere çok sayıda eseri vardır. Devamlı olarak nefsin arzularını yapmaz, nefsin istemediği ona zor gelen şeyleri yapardı. On beş gün ağzına lokma koymadığı zamanlar olurdu. "Karnı aç bulundurunuz! Bunun içinde çok oruç tutunuz! çünkü oruç, hikmet hazinelerinin anahtarıdır. Oruç tutmak kalb gözünün açılmasına, kalbin incelik kazanmasına vesîle olur. Ayrıca oruçlunun duâsıda Allah'ü Teâlanın indinde kabuldür" buyururdu.

ŞEYH HAMİD VELİ (SOMUNCU BABA) Hicri 730 yılında Kayserinin Akçakaya köyünde doğdu. Babası Türkistanlı şehh Şemseddini Mûsa'dır. Tahsilini babasının ölümüne kadar ondan öğrendi. Daha sonra ?am'da Bayezidi Bistami tekkesinde ders aldı. Daha sonra Arabistan, Acem ve Çin'e gitti. Tebriz havalisinin Hoy kasabasında Hoca Alaeddin Ali Erdebîlî adında bir mürşidi kâmilin bulunduğu haberini duyunca kalbinden bu şeyhe karşı bir muhabbet meydana geldi ki; hemen hareket ederek Hoy'a vardı. Şeyh Alaeddin Ali Erdebîlî efendinin derslerini dinledi. O'na beyat edip elini öpdü. Bir süre ders aldıktan sonra Şeyh Erdebîlî, Ebû Hâmid'e hitaben: "Ey talihli oğlum! Velâyet güneşi Allah'ü Teâlanın emriyle acem burcundan irtihal ederek Anadolu burcuna intikal eyledi. Memleketimizde bu büyük emaneti yüklenecek kabiliyetli ve temiz kalbli bir kimse kalmadı. Ey velâyet göklerinin güneşi bundan sonra saadetle Anadolu'ya hakikat nurlarını saç" diyerek kucakladı ve "Yürü canla başla Hakkın emrine hürmet göster, tazim et! Halka şefkatli davran, onlara şefkat öğret. "Diye tavsiyelerde bulundu. Anadoluya bir güneş misali dönen Hamid Veli (ks) Bursa'ya yerleşir. Bursada bir fırında kendi merkebi ile getirdiği odunlarla pişirdiği ekmekleri yine merkebi ile çarşı pazarda "somunlar mü'minler, somunlar mü'minler" diye satardı, bundan dolayıda adı "somuncu baba" olarak anılmaya başlandı. Yıldırım Beyazıd Han'ı Bursa'da yaptırdığı ulu camiinin açılışında hutbe okur. Fatiha sûresine yedidefa açıklama getirir. Bu arada Bursa kadısı Molla Fenari cemaate dönerek, Somuncu baba burada bize hikmetler saçıyor, ululuğunu gösterdi. Fatiha sûresinin ilk tefsirini cemaatten herkes anladı, ikinci tefsirini bazıları anladı, üçücü tefsirini ancak çok az kişi anlabildi. Dördüncü ve ondan sonra gelen tefsirler ise bizim anlayışımızın dışındadır. Bunları ancak kendisi anlayabilir diyordu!. Açılışa Emir Sultan (ks) hazretlerinin teşvikiyle davete gelen Somuncu Baba (ks) sırrı ifşa olduğu için gece merkebine binerek kimse görmeden Bursa'yı terk eder. Bazı kaynaklar Aksaray'a gittiğini belirtirken bazı kaynaklar da Kayseri'ye gittiğinden bahsetmektedirler.

İBRAHİM BİN HÜSEYİN SARRAF TENNURİ Kayseri'de yetişen ve evliyanın büyüklerindendir. Babası Sivaslı olduğundan Sivas'da doğdu, daha sonra Konyada Molla Sarı Yakub'dan ilim öğrendi. Sonra onunla birlikte Kayseri'ye geldi. Hunat Hatun Medresesinde, Molla Sarı Yakub'un vefatından sonra müderris oldu. Bu medresenin vakfiyesinde, gerek müderrisin gerekse talebelerin Hanefi mezhebinde olmaları şartı olduğundan kendisi de ?âfiî mezhebinden olduğu için müderrislikten ayrılarak, bir kenara çekilerek ibâdetli meşgul oldu. Allah sevgisi ile içi yanar oldu. İlahi cezbenin tesiri ile tasavvufa yöneldi. Bu sırada Akşemseddin Hazretlerinin ismini ve medhini duyup ona talabe oldu. Seksen yedi gün halvette kaldı. O gün Berâet gecesi idi, gönlünden bir tabak yağlı pilav yemeyi geçirir, biraz sonra şeyhin hizmetcisi çağırır, Ak Şemseddin bir tabak yağlı pilav verip "Şemseddin burada yoktur (yok farzet), utanma, istediğin kadar ye "dedikten sonra halvetten çıkar. Rivayata göre, Ak Şemseddin İstanbul'un fethinde bulunmuş, Fatih Sultan Mehmed'in iltifatlarına mazhar olmuştur. Yine Rivayet olunur ki: Akşemseddin hazretleri hayatta iken, İbrahim Tennuri Kayseri'de talebe yetiştirmekle meşgul olduğu zamanda Kabz (Tasavvuftaki sıkıntılı olma) hâli vâki oldu. Onu gidermek için çalıştı. Fakat gidiremeyince, Şeyh Akşemseddinle görüşmek üzere yola çıktı. Yolda giderken bir gece rüyasında Akşemseddin hazretleri ona emredip: "Sıcak bir tandır üzerine oturup terlemen gerekir dedi". Ertesi gün İbrahim tennuri bol su içip sıcak bir tandır üzerine oturup üzerini örter, tepeden tırnağa terledikten sonra kabz hâli "bast" (tasavvuftaki rahatlama ve sevinçli olma) hâline döndü ve sıkıntıdan kurtuldu. Akşemseddin hazretleri ile karşılaşınca rüyasını anlattı. ?eyh Akşemseddin bunu hoş karşılayıp, kabz hali olunca böyle yapmasını tavsiye etti. Bundan sonra İbrahim Tennuri yetiştirdiğ talebeler kabz haline girdikl! erinde sıcak tandır üzerine oturtur, çok su içirerek onu terletirdi. Bu usulle bast haline döndürüp irşad ederdi. bu yüzden Tennuri diye meşhur oldu. Gülzâr veya Gülzâr-ı Mânevi adında ünlü eseri yanında bir çok eseri olan İbrahim Tennuri hazretleri 887(m-1482) yılında dünyasını değişti. Kayseri'de ?eyh caii avlusundaki türbesinde medfundur.

KUR'AN'A UYMAK: İslam şeriatının kural ve kanunlarını açıklayan Kur'an'ı Kerim, Allah'ü Teâlanın buyruğudur. Müslümanım diyen herkes ona uymak zorundadır. Onun bir kelimesini hatta bazı âlimlere göre bir harfini reddeden, hafife alan kâfir olur, onun doğruluğundan süphelenmek, azlığından veya çokluğundan bahsetmek de o derece yanlış olur. O nâzil oluşundan kıyâmete kadar Allah'ü Teâlanın koruması altındadır. Bu hususları Allah'ü Teâla şöyle açıklamıştır. "O kitap, Kur'an: Ondan asla şüphe yoktur. O müttakiler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir" (Bakara 2) "Şimdi size peygamberiniz geldi: kitabınızdan gizlemekte olduğunuz şeylerin bir çoğunu size açıklıyor, bir çoğunu da geçiyor. İşte size Allah'dan bir nur ve aydın bir kitap geldi. Allah, rızâsına uyanları o nurla selâmet yollarına iletir. (Mâide 15-16)" "İşte bu Kur'an muazzam bir kitaptır, onu biz indirdik, çok mübârektir. Artık buna uyun emirlerine bağlanın ve Allah'dan korkun tâ ki merhamet olunasınız. (En'am 155)" "Biz Kur'an'da öyle âyetler indirmekteyiz ki Mü'minler için şifâ ve rahmettir. Zâlimlerin de ancak sapıklığını arttırır. (İsra-82)" "Ona ne önünden, ne ardından batl yaklaşamaz, o Hamid ve Hakim olan Allah'dan indirilmiştir. (Fussit-42)" "De ki: Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Yakup oğullarına indirilenlere, Mûsa, İsa ve diğer peygamberlere Rableri tarafından verilenlere îman ettik. Onları birinden ayırt etmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz. (Âl-i İmran 84)" İslam dini önceki peygamberleri ve esasa uyan, Kur'an ve sünnete aykırı olmayan ilâhi dinleri ve esasa uyan, Kur'an ve sünnete aykırı olmayan ilâhi dinleri kabul eder. Ancak, îlahi dinlerin son halkası islam dinidir. İslam dininden başka, bir din tanımayın, bir yol tutan kimsenin bu tutumu ile islama aykırı davranmış olduğu âşikardır. Allah'ü Teâla Âl-i imran sûresinde (100. âyet) şöyle buyurur. "Ey îman edenler, kendilerine kitap verinlerden bir gruba uyarsanız, imanınızdan sonra sizde kâfirler haline getirirler". ?u halde müslüman islamdan önceki dinlerin aslını tanıyabilir ama o dinlere uyamaz, ona tabi olup onu benimseyemez. Başka bir âyeti celilede: "Kim islamdan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır. (Âl-i İmran 85)" Dışı islam şeriatı, içi tasavvuf olan, Kur'an-ı Kerim, bütün insanlık için bir huzur kaynağı ve ilahi aydınlığın yegane meşâelesidir. O'na uyanlar, O'nu başına taç edenler dünyanın başına taç olurken O'ndan uzaklaşanlar rezil (rüsva) olarak dünyaya köle olurlar. O'ndan uzaklaşmanın yanlış olduğu gibi, O'nu kendi görüşünde ya da birilerinin zorlamasından dolayı yanlış yorumlamak da bir felakettir. Kur'an-ı Kerim'de Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin sünneti seniyesinden uymayı emrettiği halde bu ilâhî emre uyulmayarak vahhabîlik adı altında Kur'an-ı yanlış yorumlamanın, ya da birçok yerde tasavvufîhadisler anlatıldığı halde tasavvufa karşı gelmek de yanlıştır. "İlahi kanunlar manzumesi" olan Kur'anı Kerim nazil oluşundaki gün yenidir ve kıyâmete kadar da öyle kalacaktır. Allahım! İnsanlığın kurtuluşu için lutfettiğin, yüce kitabımız, rehberimiz Kur'an-ı azimüşşan'ın yolundan ayırma.

SÜNNET'E UYMAK "Seni de ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya 07)". İlahi buyruğuna mazhar olan, Peygamberimiz (s.a.v) Efendimize uymayı ve O'nu sevmeyi yine Allah'ü Teâla: "De ki, eğer siz Allah'ı seviyorsanız hemen bana uyun ki, Allah'da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira, Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. (Âl-i imran 31)". buyruğuyla bildirmiştir. Tevrat ve incilde isminden bahsedilen Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin bizler için güzel bir örnek olduğunu, bize öğrettitklerinive yaşadıklarını yaşamamızı, men ettiklerinden uzak durmamızı, kısacası bütün emirlerine uymamız emredilirken, emrine uymayanlar ise acıklı bir azapla korkutulmuştur. Bunun için peygamberin emrine aykırı hareket edenler başlarına bir belâinmekten, yâhut kendilerine acıklık bir azap isâbet etmekten sakınsınlar. (Nûr 63)". Buyurulurken Kur'an-ın yanında sünneti seniyyeye de uymamız emir buyurulmuştur. Bu konuda çok sayıda hadis rivâyet edilmiştir. Bunlardan sadece birkaçında şöyle buyurulur: "Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o kimse bendin değildir". "Kim ki bizi şeriatımızdan benden olmayan fiili sonradan icat eder ise o fiili reddedilmiştir". "Sizin birinizin hevası, benim getirdiğim şeriat hükümlerine tabi olmadıkça o kimse mü'min sayılmız". "Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz, Hz Muazı (ra) Yemen'e vâli tayin ettiğinde, "Ne ile içtihat edeceksin?" sorusuna "Kur'an sünnet ve bunlarda bulamadığım bir konuya da kendi düşünceme göre" cevabını yerinde bulmuştur. Bu hâdise ve hadisler bize içtihat kapısının kapanmadığı ve sadece "Kur'an'a göre hüküm yürütülemiyeceğini aksini düşünmenin Kur'an ve sünnete aykırı düşeceği aşikardır. Bu ayetlere göre O'nu örnek almak, O'na tâbi olmak O'nun emrine itaat etmek, O'nu görsün veya görmesin, kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığın görevidir.

YARATILIŞ GAYEMİZ Allah'ü Teâla (El-İnsan Sûresi 2. Âyet) "Çünkü biz insanı (erkek ve dişi ile) karışık bir nutfeden yarattık (üzerine mükellefiyet yükliyerek) onu deneyeceğiz. Bunun içi onu duygu ve görgü sahibi kıldık" diye buyururken yüklediği mükellefiyet ne idi onu da yine Allah'ü Teâla (Zariyât 56. âyetinde) "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım", diye buyurmaktadır. Yaratılış gâyesini bilip, hedefini belirlemiyen kişi, okyanısta rotasını kaybeden gemi misâli, dolaşıp durmaya, hatta fırtınaya yakalanıp batmaya mahkumdur. Allah'ü Teâla insanı yaratırkan, yaratılış gâyesinde "kendisine ibâdet etmesi" olarak belirlemiştir. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki Allah'ü Teâlanın bu kainat içerisinde en çok sevdiği mahluk insandır; çünkü Allah'ü Teâla dünyayı da bütün kainatı da insan için yaratmış. Bu konuda Allah'ü Teâla (Bakara sûresi 29 âyet) "O yaratıcıdır ki, yerde ne varsa (faydalanıp ibret alasınız diye) hepsini sizin için yarattı" diye buyururken insanoğluna bu kadar, yâni sayısız nimetler sunan Allah'ü Teâla nimetlerine şükredenleri ahde vefa gösterenleri dünyada huzurlu âhirette de cennetiyle mükafatlandıracağını vaadederken, yaradılış gayesini unutanları, emir ve nehiylerine uymayanları ve nimetlerine şükretmeyenleri de cehennemiyle cezalandıracağını bildirmektedir. Allah'ü Teâle (Ankebut 45. âyetinde) "Allah'ı zikretmek ibâdetlerin en büyüğüdür" diye buyururken zikrin önemini belirtmiştir. Zikren zıddı gaflettir, gafletin en büyüğü da Allah'ü Teâladan gâfil olmaktır. Bir insan için belaların en büyüğü Allah'ü Teâladan gâfil gezip dolaşmak ve Allah'ü Teâladan habersiz yaşamaktır. Bir insan için Allah'ü Teâladan gâfil olmak kadar büyük belâ, Allah'ü Teâlayı çok çok anmak kadarda büyük saadet olamaz. Allah'ü Teala (Araf Sûresi 205. Âyetinde ) "Rabbini içinden yalvararak ve korkarak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret gâfillerden olma." diye buyurmaktadır. Zikir, mârifet sâhibi bir kişinin yönlendirmesiyle yapıldığında zikreden insanın yaşantısında ve bünyesinde somut değişiklikler meydana gelir. İnsan diliyle ve kalbi ile muhtazam bir şekilde zikrederse vücut tamamen o zikre uyar, kişide bunu hisseder, daha sonra tefekküründe bu işe katılmasıyla Allah'ü Teâlanın sıfat ve fiilleri tecelli etmeye başlar ki işte o zaman insan yaradılış gâyesine yönelmiş olur. Yaratılış gâyesini bilip yaşamak ne kadar önemli ise, bunu bilmeyenlere hatırlatmakta o kadar önemlidir. Allah'ü Teâla yaradılış gâyesini bilen ve yaradılış gâyesine göre yaşayanlardan eylesin.

TASAVVUF Bizlere sayısız nimetler ihsan eden Allah'ü Teâlaya nekadar şükretsek azdır, hale bazı nîmetler vardır ki; ömrümüz boyunca gece ve gündüzümüzü ibâdet geçersek bir tek nîmetin şükrünü edâ etmemiz mümkün değildir. Bunlardan biriside, müslüman anne ve babadan dünyaya gelmemizdir. Her nîmetin bazı külfetleri vardır, okula başlayan bir öğrenci kayıt yaptırdıktan sonra ders çalışma, okulda disiplini olma vs. gibi bazı sorumlulukları vardır. "Ben sizin Rabbiniz değilmiyim"? diye buyurduğunda bütün ruhlar secdeye kapanarak "Yâ Rabbiseh bizim Rabbimizsin " dedikten sonra dünyaya gelip enğeç bülûğ çağına vardığında "LÂ İLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH" diyerek ikinci sözünü veren insanında bazı sorumlulukları vardır. Bunlar Allahü Teâlanın Kur'an'ı Kerimde buyurduğu; yap dediklerini yapmak, yapma dediklerinide yapmamaktır. İki k! olda toplanan bu tebliğanın tek kanadı olmayan kuşun uçamayacağı gibi bunlarında ikisini yapmayan kişi iman etmiş sayılmaz. Kanatlardan biri; farz, vacip, sünnet, müstehap, öbür kanat ise haram ve mekruhtur. Asıl Önemli olan bu emirleri yerine getirdikten sonra onunla yaşayıp onunla ölmektir. Allah'ın (cc) emirlerinin yasak sayıldığı bir sistemde kişinin îmanını muhafaza edebilmesi, avuç içinde kor (ateş) saklamak gibidir. îmanı muhafaza edebilmek zâhirde ibâdet ve şeriat, batında ise dış ölçülerden nokta feda etmeksizin aşk ve muhabbetle olur ki, bunada tasavvuf denir. Tasavvuf, slamı en ince ayrıntılarıyla hayata tatbik etmektir. Tasavvuf zikirdir, tasavvuf kâlp temizliğidir. Kalp ise imanın yeridir. Allah'ü Teâla (Hucürat Sûresi 14. âyetinde) "Bedeviler îman ettik derler. Deki; Siz îman etmediniz; ama bâri müslüman olduk deyin çünkü îman henüz kalbimize yerleşmedi" diye buyurmaktadır ki, buda anca! k tasavvuf olur. Kâbil, Hâbii ölürdü ne yapacağını bilemedi, kardeşinin cesedini günlerce gezdirdi sonra bir karganın başka bir kargayı öldürüp gömdüğünü görünce o da Hâbii toprağa gömdü. Kâbilin mürşidi karga oldu. Beyâzıdı Bestâmi, mürşidi olmayanın, mürşidi şeytandır, dediler ve yine Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz miraca çıktığında sitrei müntehaya varınca Cebrâil (a.s) yâ Resûlallah ben dahi buradan ileri gidersem yanarım dediğinde Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz "Ben buradan öte nasıl giderim" dediğinde aşk ve muhabbetle cevabını almıştır. Cebrail (a.s) aşk ve muhabbetle dediğinde tasavvufu tarif etmiş olmakta ve kendiside bu yolculukta Peygamberimiz (s.a.v)'e mürşit (kılavuz) olmuştur. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz Hz. Ebû Bekir (r.a)'le hicret ederken sevr mağarasına sığınan, arkalarından gelen küffar topluluğu mağaranın kapısına geldiklerinde Hz. Ebû Bekir (r,a) korkar bunun üzerine Peygamberimiz (s,a,v) Efendimiz ya Ebû Bekir korkmaya lüzum yoktur. Gizli olarak Allah'ü Teâlayı zikret, Allahbizimle beraberdir." Buyurdular. Bir süre sonra yine aynı korku gelir, Hz Peygamber (s.a.v) yâ Ebû Bekir sessizce Allah'ü Tealanın izni ile diyerek şehadet parmağı işaretiyle bir kapı açılır, orada bir deniz , içinden bir gemi beklemekte olduğu görülür, Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz "yâ Ebû Bekir, onlar mağaranın kapısından içeriye girirlerse bizde bu gemi ile buradan gideriz" diye buyurmuşlardır. Hz. Ebû Bekir'in kalbine gelen ilhamla ve Peygamberemiz (s.a.v) Efendimizden aldığı emirle zikir burada başlamıştır. İşte tasavvuf budur. Allah'ü Teâla (Necm Sûresi) 3. âyeti ile) "O, konuştuğu zaman boş konuşmaz" diye buyururken Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin doğru yola sevkettiğine şâhitlik etmektedir. Allah'ü Rasûlü'nden bize ulaşan pekçok haber ve rivâyet vardır, bunlarla amel etmek bütün müslümanların boynunun borcudur. Allah'ü Teala (Araf Sûresi 158. âyetinde) "O"na tabi olun ki hidâyete erişesiniz" buyururken her müslümanın Allah Rasûlünü kendisine örnek alması gerektiğini emir buyurmuştur. Öyle ki; Ona tabi olanlar O'nun yücelttiğini yüceltir, küçük gördüğüne değer vermezler, O'nun çirkin gördüğü çirkin, O'nun güzel saydığını güzel sayarlar, beğendiğini beğenir, beğenmediğini terk ederler, O'nun sabrettiğine sabeder, O'nun düşmanlık beslediği ne düşmanlak, dostlarınada dostluk besler, O'nun kaçındığı şeyler den kaçınırlar, O'na tâbi olmayı esas, O'ndan uzaklaşmayı bid'at ve bâtıl sayarlar. Daha sonra Hayber kalesinin fethinde Hz. Ali (kv) Allah'ın izni ile Peygamberemizin işâretiyle kale kapısını söker bir tarafa koyar ve kale fethedilir, ama daha sonra bu kapıyı yetmiş kişi kaldıramaz ve kapıyı Hz. Ali (kv) tekrar kaldırır, işte o zaman cehrîzikirle başlayan Kadirî tarikatı daha sonra adını peygamberimizin torunlarından GAVSULÂZAM HZ. ABDULKÂDİR GEYLÂNİ (ks) den almıştır. Ehli beyt yolu olan kadiri tarîkatı Peygamber (sav) Efendimizden bu güne kadar mitrâbı hiç boş kalmadan gelir. Ve kıyâmete kadarda devam edecektir. Bu kadar güzel bir yola girmek her kula nasip olmaz. Allah (cc) bizleri bu yola giren ve bu yolun kıymetini bilen ve bu yolda ölenlerden eylesin. Kainatın en şerefli varlığı olarak yaratılan insanoğlu, bu şerefini koruyabilmek için, madden ve mânen, zâhiren ve bâtinen Allah'ü Teâlaya kulluk yapmak mecburiyetindedir. İnsanlara her konuda örnek ve önder olan Allah Rasûlü (s.a.v) ahlakî faziletler ve Allah'ü Teâlava kullukta biz mü'minler için güzel bir nümûnedir. Tasavvuf: Ahlâk ve kalb ilmidir. Kâlbi kötü huylardan temizleyip iyi huylarla doldurmak, nefs-i emmareden doğan tembelliklerin ve sıkıntıların giderilip, ibâdetlerde kolaylık ve lezzet hasıl olması, gafletten uzaklaşıp her an Hak'la olmaktır. Tasavvuf: Hakka yaklaşarak mârifet ve muhabbeti elde etmek, netiöede yaradılış gâyesi olan Hakkın rızasına kavuşmak için nefsi terbiye ile olğunluğa ve güzel ahlaka doğru seyrettirme yolu ve metodudur. Halk içinde Hak ile olabilmek tasavvufun gâye ve neticesini ifâde eden bir prensiptir. O halde tasavvuf bir yönü hak ile diğer yönü halk ile olan, diğer bir tabir ile; içi Hak ile dışı halk ile olan insanlar yetiştirir. Tasavvufun tavsiye ettiği Hakla birlikte olma hâli, hayat şartlarını, cemiyet ve yaşama kaidelerini büsbütün terketmek "bir lokma bir hırka" ile yetinerek yokluğu bir kulubede aramak anlamında değildir. Tam bir yalnızlık içinde Allah'ü Teâla ile başbaşa olma hâli, madde ve şekilden ibâret bir hâl değil, gönül ve kâlb işidir. Dünyaya düşkünlükten kurtulmadır. Ahlâk ve kâlp ilim olarak nitelendirdiğimiz tasavvufun hedeflerinden biri insanın "ihsan" kalitesine ulaşmasını sağlamaktır. Hadisi şerifte belirtildiği gibi "İhsan: Allah'ü Teâlayı görüyormuş gibi ibâdet etmektir". İnsanın kalbini islah edip "ihsan" sırına ermekle her an Rabb'ı ile olma şerefine nâil olur. Kalbin ıslahı için Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz "iyi bilinki vücutta bir et parçası vardır, o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozuk olursa bütün vücut bozulur, dikkat edin o kâlptir" buyurmuştur. Çünkü kâlp bedenin bütün azalarına karşı bir "emir" makamındadır." Bütün azalar kâlbin durumuna göre manevi hâl alır, bu yüzdende tasavvuf "kalbin ıslahı" ile uğraşmıştır, tâki insana "ihsan" kalitesini kazandırıncayadek. Bir bahçıvan bahçesindeki bir meyve ağacını temizlememek için, nasıl onun lüzumsuz ve kuru dallarını keser, kökündeki otları ayıklırsa, tasavvufda ruh ve beden ağacına asâlet vermek, onları Allah'ü Teâladan alıkoyan şeylerden temizlemek için kötü huy ve hareketlerden ayırmaya çalışır. Bu yüzden Allah'ü Teâ ile sürekli ve şuurlu bir beraberliğe çağıran tasavvuf, insan ile "ihsan ile "ihsan" arasına giren engelleri kaldırmaya yönelik faaliyet gösterir. Tasavvuf, "nefsin temizlenmesini" gaye edinir. Kötü huy ve nefsani arzulardan uzaklaşarak Peygamberî ahlakla ahlaklanmayı gâye edinir. Tasavvuf ehlinin büyüklerinden Cüneydi Bağdadi tasavvufu "Nefsin isteklerinden uzaklaşmak, Hz. Muhammed (s.a.v)'in yoluna tâbî olmak" şeklinde tarif etmiştir. Allah'ü Teala Kur'anı Kerim'de (?ems sûresi 9-10 âyetler) Muhakkak (Allah'ın küfür ve isyandan) temizlediği nefis kurtulmuştur. Kirleten ve kötülüklere gömen de hüsrana de hüsrana uğramıştır Allah'ın) azdırdığı kimse." Buyurarak nefis temizliğinin önemini işâret etmiştir. Nefislerini ıslah ederek Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin nurlu yoluna tâbî olan Sahabe-i Kiram ve tasavvuf ehli büyük velîleri hakkında Allah Rasûlü (s.a.v) Ashabım, tıpkı yldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyete ulaşırsınız" buyurur. Allah'ü Teâla yüce kitabımız Kur'anı Kerim'de (Yunus sûresi 62. âyet) "...... iyi bilin ki Allah'ın velîlerine korku yoktur ve onlar üzlmeyeceklerdir" buyurmuştur. Tasavvuf: Sahabilerin, Allah dostlarının yoludur, Allah'ü Teâlaya zâhiren ve bâtınen kulluk yapabilmenin adıdır. Tasavvuf, Fıkıh ve hadisi gibi Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz döneminde de yaşanmıştır. Ashabı suffanın yaşantısı tüm özellikleri ile tasavvuf ehline örnek teşkil etmektedir. Çünki onlar "Kişi sevdiğiyle berâberdir" Hadisi şerifine uyarak Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizi sevmişler, hemde öyle bir sevgiki her şeyden ama her şeyden aziz bilmişler. Allah Rasûlü (s.a.v) ile konuşurken "Annem babam sana fedâ olsun, buyur yâ Rasûlallah" diyecek kadar sevmişler, O'nun parmağına küçük bir diken bile batmasın biz ölüme razıyız" diye sevgilerini belirtmişlerdir. O'nun (s.a.v) yaşadığı yaşantıyı aynen hayatlarında tatbik ediyorlar, buyruğunu kesinlikle yerine getiriyorlardı. Onlar, adına tasavvuf demiyorlardı ama tıpkı fıkıh ve siyer gibi öğrendiklerini hayatlarında tatbik ediyorlardı. Tasavvuf, Allah'ü Teâlanın (En'am sûresi 90. âyet) "O peygamberler Allah'ın hıdâyetine eriştirdiği kimselerdir, sende onlern gittiği yoldan yürü... "buyruğuna uyarak Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin yolundan yürümektir. Allah'ü Teala (Araf sûresi 158. âyet) "O'na tabî olun ki hidâyete erişesiniz" buyruğuyla hıdâyeti vâdetmektedir, fakat O'na tâbî olmak şartı vardır ki, o da ancak tasavvufta (ldün ilmi ile) olur. Kur'anda pek çok yerde geçen ledün ilmi Kehf sûresinde ve Hz. Musa (as) ile Hızır (as) kıssasında da geçmektedir. Hz. Musa (as) Firavun ve ordusunun Kızıldenizde İsrail kavminin gözü önünde boğulmasından sonra kavmini topladı. Onlara çeşitli konularda vaazlar verdi, kavmi, Hz. Musa'nın ilim ve mârifetteki derinliğine hayran kaldı, içlerinden biri; "Ey Allah'ın Peygamberi, şu yer yüzünde senden daha âlim kimse varmı? dedi" Hz. Musa (as) "Ben böyle kimse bilmiyorum"dedi O esnada kendisine vahiy gelerek: "İki denizin birleştiği yerde bir kulum varki, ona has bir ilim (Ledünni ilmi) verdim. Ümmetini seçkinlerinden biri ile ona git diye buyuruldu. Musa (as) arkadaşı Yuşa bin Nun (as) ile acele olarak sefere çıktı. Musa (as) kendisine vahy ile işâret edilen zâtı bir kayanın üzerinde hırkasına bürünmüş olarak gördü ve selam verdi. "Ben Mûsayım" dedi. Hızır (as)'da "Demek ki Benî İsrail Peygamberi olan Mûsa sensin dedi. Musa (as): "Bana Allah (cc) tarafından bildirilen, insanların ençok bileni senmisin? diye sordu. Hzır (as) cevaben: "Yâ Mûsa, Allah (cc) bana bir ilim vermiştir, o sende yoktur, sana bir ilim vermiştir o da bende yoktur" dedi. Musa (as) Hızır (as)dan bu ilmi telakki etmek arzusunu bildirdi. Zâhiren anlaşılması mümkün olmayan, kendisine acaip ve gaibden görülen bazı hakikatlerin hikmetini ondan öğrenecekti. Yine Kur'anı Kerimde anlatılan yolculuklarını yaparlar. Musa (as): Hızır (as)'a, "Sana öğretilen ilimden bana öğretmek şartı ile sana uyayımmı?" dedi. Hızır (as) dedi ki "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin." Musa (as): "İnşallah beni sabırlı bulacamsın ve senin hiç bir işine karşı gelmiyeceğim" dedi. Hızır (as) dediki "O halde bana tâbî olacaksın, kendisinden bir söz açmadıkça, bana hiç bir şey sorma." Böylece kalkıp gittiler. Nihâyet gemiye bindikleri zaman, Hızır (as), gemiyi (bir balta ile delip) yaraladı. Musa (as) Ona şöyle dedi: "Geminin içindekileri boğasın diyemi onu deldin? Doğrusu çok büyük bir iş yaptın" Hızır(as) Sen benimle asl sabredemezsin demedimmi? dedi. Musa dediki: "Beni unuttuğum şeyle muahaze etme ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma". Yine gittiler. Nihayet bir oğlana rastgeldikleri vakit. tuttu Hızır (as) bunu öldürüverdi. Mûsa (as) dedi ki: "Tertemiz (günah işlenemiş) bir kimseyi, bir can karşılığı olmaksızın öldürdü ha... Doğrusu görülmemiş bir şey yaptın." Hızır (as) dedi ki: "Sen benimle asla sabredemezsin demekdimmi sana? Musa (as) şöye dedi: "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık bana arkadaşlık etme. Doğrusu tarafımdan (yapılacak) son özre ulaştın. -Bunun üzerine yine gittiler. Sonunda bir memleket halkına vardılar ki, ora halkından yemek istedikleri halde, kendilerini misâfir etmekten çekinmişlerdi. Derken yıkılmak üzere olan bir duvar buldular, Hızır (as) onu hemen doğrultuverdi. (Musa (as) Ona) dedi ki; "İsteseydin bu işine karşı bir ücret (ekmek parası) alırdın". -Hızır şöyle dedi: "İşte bu itiraz, seninle benim aramın ayrılmasına sebep olmuştur, sana o sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereyim:" - Evvela gemi, denizde çalışan birtakım yoksullarındı. Ben, o gemiyi kusurlu yapmak istedim. (Çünkü) ötelerinde, her sağlam gemiyi zorla alan bir padişah vardı". -Oğlana gelince, onun ebeveyni mü'min kimselerdi. Bunun için oğlanın bunları azgınlık ve küfür ile sarasından sakındıkda, İstedikki, onların Rabbi bu oğlanın yerine, kendilerine temizlikçe daha hayırlısını merhametçe daha yakınını versin. -Duvara gelince bu duvar şehirde iki yetim oğlanındı. Duvarın altında bu oğlanlar için saklı bir defile vardı. Babalarıda sâlih bir kimse idi. Onun için Rabbin dilediki, ikisi de rüştlerine ersinler ve definelerini çıkarsınlar. Bu Rabbinden bir merhamet İDİ. Ben bunları kendi görüşümle yapmadım (Allah'ın emriyle yaptım). İşte senin sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur". Kur'anı Kerimde, Kef süresinde (60-82 ayetler) anlatılan bu hadise, bir tasavvuf ilmini ve bu ilmin varoluşunu en güzel şekli ile izah etmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, Bedir savaşında iki safın karşılaştığı sırada yerden bir avuç toprak aldı. Düşman tarafına attı. O toprak düşman tarafında bulunanların gözlerine girip hepsini gözlerini oğuşturmaya mecbur etti ve neticede de mağlup oldular. Bunun üzerine "Habibim, o toprağı attığın vakit sen atmadın, lâkin, Allah (cc) attı". Buyuran Ayeti kerime nazil oldu. Bu âlemde "tasarruf (ilahi yardımla tabii şartları aşarak, bir takım olağanüstü işlere muvaffak olmak) sahibi" Allah'ü Teâladır, ancak, bu kum atması, Hz. Meryem'in kuru ağaçtan hurma toplaması, oysa ki Hz. Meryem peygamber de değildi ama O'nun lütfuna mazhar olmuştu. Yaradılış gayesine uygun olarak yaşayanlar, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin yolundan yürüyenler için Allah'ü Teâla bir âyeti kerimede" ....Bilesiniz ki Allah (cc) dostlarına korku yoktur. Onlar mahsunda olmayacaklardır. Yunus suresi 62. Ayet)" buyuruyor. Yaradılışta her peygamber, kendine mahsus mümtaz vasfı ile sıfalanmıştır. Mesela: İbrahim (as): Allah'ü Teâladan başka gönlünde hiçbir şeye yeri olmayan anlamında "Halilullah", Musa (as): Allah'ü Teâlâ ile konuşan hayatı celâl sıfatının tecellisinde olan manasında "Kelimullah", İsa (as): Bâtın tasfiyesi ve nefs tezkiyesi ile ahlakda kemâle ermiş anlamında "Ruhullah" namını kazanmıştır. Kendisinden önce gelen peygamberlere dahi şefaat etme hakkı kazanan Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizde ise, yüzyirmidört bin veya iki yüz yirmidört bin peygamberin seçkin ve en ulvi vasıfları, kemâle ermiş bir şekilde O'nda (s.a.v.) toplanmıştır. "Alimler peygamberlerin vârisleridir"diye buyuran Allah Rasulü (s.a.v.) Allah'ü Teâlanın izni ile şefaat hakkının bile vârislere geçebileceğini buyurarak, tasavvuf ehlinin gözdesini işaret buyurarak aynı zamanda tasavvufu da mecâzi olarak târif etmiştir. Ümmetimden bir zat vardır ki, şefaati sayesinde Rabia ve Mudar kabilesi kadar insan cennete girecektir. Bu zat Üveys Karânidir buyururken başka bir hadis tede "Ümmetim içinde elham ve keşfe mazhar bazı insanlar vardır. Ömerde bunlardan biridir". Buyurulur. İslamın en büyük mucizesi Kur'anı Kerimdir, tasavvuf ise Kur'anı Kerimin kalbidir. O nâzil olmadan insanlık, ilâhi emirleri yerine getiren ay ve güneşe rağmen büyük bir karanlıkta idi. Bu öyle bir karanlıkki, kız çocukları diri diri toprağa gömülüyor, mazlum haklı da olsa hakkını alamıyor. Vs. Peygamberimiz (s.a.v.) efendimiz, O'nu tebliğe başladığında, Allah'ü Tealanın birliğini, Kur'anı Kerimin O'nun (cc) buyruğu olduğnu ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)in peygamber olduğnu kabul edenlerin ilk yaptıkları iş Allah Rasulüne beyat etmeleri oluyordu. Beyatın önemini Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz: "Halifesinin ismini bilmeden ölen kişi cahiliye döneminde ölmüş gibidir:" buyruğuyla belirtiyordu. Günümüzde ki müslümanlara bakıp, islamiyet hakkında kanaat sahibi olmak ne kadar yanlış ise, aslından uzaklaştırılmış tasavvuf müessese ve mensuplarına bakıp hüküm vermek de o kadar yanlıştır. Pakistanlı mütefekkir ve şair Muhammed ikbâl, sevgisizliğin meyadna getirdiği felaketleru şu sözleriyle ifade etmiştir. "Dün gece Rabbbimin huzurunda ağladım, sızladım. Yâ Rab! Müslümanlar niçin böyle hor ve hakir oldular, dedim. Rabbimden şu sözlerin içimde yankılandığını hissettim, onların gönülleri var ama sevgileri yok." Sevgi, fedakarlık gerektirir. Sevmek vermektir, en değerli varlığınız kalbinizi vermektir. Oysa ki Hz. Ali (kv)'in "Bu kalıp kaldırılıp, kıyâmet ortaya çıksa benim yakinim artmaz" buyurması, hakikati görmenin, ölmede nönce ölmenin, tertemiz kalbini Allah'ü Teâlaya açmanın bir neticesi değilmidir. Tasavvuf günah işlemeye vâsıta olan maddi ve manevi kuvvetlerin zayıflamasını ve yerini sevaba vesileolanların almasını temin maksadına yönelik bir harekettir. İnsanda günah işlemeye vâsıta olan maddi uzuvlardır. (Kulak, göz, dil, el, ayak, karın ve tenasül uzvudur) Mânevi hastalıkların menbaı ise: Kibir, haset, riyâ, mal ve makam sevgisidir. Bu manevi hastalıklara yakalanmamanın, yakalanın da kurtulmasının yolu tasavvuf yoludur. Tasavvufun tarifi ve anlatımı sayfalara sağmız, ama onu şu üç başlık altında kısaca özetlemek mümkündür. 1. Allah'ü Teâlanın emir ve yasaklarına uymak 2. Allah Rasulünün ahlakı ile süslenmek. 3. Allah'ü Teâladan başka herşeyden kalben uzaklaşmaktır. Buradaki uzaklaşmak, dünyadan alakayı kesmek, O'nun nimetlerine kıymet vermemek ve insanlardan uzaklaşmak anlamında değil, bizzat onların içinde yaşayarak kalben bağlanmamaktır. Dünya nimetlerinden ise ihtiyaca cevap verecek kadar, kısacası yaşayabilecek kadar yararlanmaktır. Hava ve su gibi ihtiyaç olan tasavvufa tek kelime le "EDEP"tir de denebilir.

TASAVVUF VE İLİM İlim, ilim öğrenme veya öğrenilen ilmin mesuliyeti aklı ile başlar ve onunla gerçekleşir. Aklı olmayan bir kimseyi Allah'ü Teâala, yaradılış gâyesi olan ibadetten bile muaf tutmuştur. İnsanı insan yapan ve insanın gönlünde bir nur gibi parlayan akıldır. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin, "Hak Teâalanın kullarını süslediği zinetlerin en güzel aklıdır" buyruğuyla aklın önemini daha da güzel kavrayabiliyoruz. İnsan akıl sayesined bilgi sahibi olur, insan, akılla kendisini tanır, sonra da Rabbini tanır (mârifetullah). Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'e gelen ilk emir, ilk vahiy "OKU" olarak gelmiştir. Nazil oluşu OKU ile başlayan yirmiüç sened etamamlanan ve bütün ilimlerin kayanğı olan Kur'an-ı Kerim de yediyüzden fazla âyeti celilede ilimden bahsedilmektedir. Kur'an ilmini ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa yazıp bitiremez. Beş şey vardır ki, insanın onları öğrenmesi mümkün değildir. Bu beş şey Lokman suresinde (34. Ayet) "Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru o yağdırır, rahimlerde olanı O bilir, hiçk imse yarın ne kazanacağnı bilemez. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır" buyurulur. Bazı sözde ilim adamları rahimlerde olanı bildiklerini idida etseler de, rahimde olanın ne olacağına karar verildikten sonar öğrenebilmlektedirler. Yağmur da aynen öyledir, yağmurun yağmasına karar verilince bilebilirler. Mesela: bir ay sonra şu bölgeye şu kadar (kilogram / metre) yağmur yağacak diyebilmeleri asla mümkün değildir ve gelecekte de mümkün olmayacaktır. İlim ancak, ilham ile kazanılır. Allah'ü Teâla ilmi talep edene ilham ederse kişi ilim sahibi olur. (Buradaki yani, ilham yolula kazanılan ilim yeni buluş şeklinde olan ilimdir). Başkasının bildiğini öğrenmeyi dileyen herkes o ilmi öğrenebilir. Allah'ü Teâla ilim öğrenmek isteyen kişinin kendi katından ilim talep edilmesini ve bunun içinde, Taha suresinde (114. Ayet)"... Rabbim benim ilmimi arttır, de" buyurarak duâ edilmesini emretmiştir. Dünya yaratıldığından bu yana ilim talep etmeden tek öğrenen Hz. Adem (as)'dır. O'na eşyanın isimlerini ve bazı bilgileri Allah'ü Teâla öğretti. O'ndan günümüze ilim talep ve duâ sonunda Allah'ü Teâla'nın ilhamı ile öğrenilegelmiştir. Hatta, ilmi artan kişinin derecesinin de artacağı Mücadele suresined (11.Ayet) müjdelenmiştir. ".....Allah içinizden gerçekten iman edenleri ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir". Bir toplumda dereceleri yüksek ilim adamları çoğaldıkça o toplumun huzurunun da artacağını Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz şöyle müjdelemiştir. "Allah bir topluluğa hayır dilediğinde (İlâhi kanunları tebliğ edecek) !limleri çoğaltır, (saptırıcı) câhilleri azaltır. Fıkıh tasavvuf ilişkisini ele aldığımızda, fıkır ilmi insanın kendisine madden veya mânen zararlı veya faydalı olanını tesbit eden bir bilim dalı olduğuna göre, incelik ve basiret olmadan neticeye varmanın zor olacağı söylenebilir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz "Allah hayrını dilediği kişiyi dinde fakih (ince anlayış sahibi) yapar". Buyurur. Hasan Basri de (ra) fakihi: "Dünyaya değer vermeyen, ahirete yönelen ve dini emirlere karşı basiretli" diye tarif ederken fakihin fıkır ilmi ile tasavvuf ilmini adeta bir arada tarif etmiştir. Tasavvuf, fıkıhda oldu! ğu gibi diğer bütün ilimlerle de içiçedir. Bir atom (maddenin en küçük parçası) çekirdeği incelendiğinde ortada proton (+) yüklü çekirdek, etrafında sürekli dönen (-) yüklü elektronlar. Bu elektronlar dönmesiyle de Allahü Tealayı zikretmektedir. Eğer bir bileşimle bunun dönüşü durdurulursa o zaman patlama olur, dolayısıyla zikirden alıkonmuş olur ki bunat ahamül edemez, o patlama zikrine mani olunduğu içindir. Çünkü "yaratılan hiçbir şey yoktur ki Allah'ü tealayı zikretmesin", Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Hira mağarasına gidip gelirken yol üzerinde bulunan kayalar "Esselamü aleyle yâ Rasulallah" diyorlardı. Gavsul Azam Abdulkadir Geylani (ks): Bir gün kırda gezinti yaparken canlı cansız ne varsa her şeyin "Allah, Allah" diye zikrettiklerine şahid olmuştur. Kısacası, hangi ilim dalında olursa olsun, madde ve manasıyla beraber yürütüldüğünde ,uğraş verilen ilim dalında başarıya ulaşılmaması düşünülemez. Yeter ki o ilmin gâyesi Allah'ü teâla'nın rızası için olsun. Allah'ü Teâladan ilim dileyene ilim vermemesi de düşünülemez. Hz. Ali (kav) tarafından kurulan ve yakın zamana kadar devam eden ahilin dışı sanat içi tasavvuf olmuştur. Yine yakın zaman kadar, sanat-tasavvuf, sanat-ilim, içiçe öğretilmiş, yaşanmış ve yaşatılmıştır. Devletin bekâsının ilimle olacağını kabul eden Osmanlı padişahlarında orhan Bey, Bursa'nın kuşatılmasında keşiş dağı eteğindeki Şıh İzzeti'nin dergahına varır, 2 devleti nasıl koyuyayım?" diye sorar. O da devşirme okulları açmasını ve tarikatı öğretmesini temenni eder. Sultan Orhan Bey, bu temenniye aynen uyar ve devşirme okulları açar. Bu okullardan tasavvuf ve ilim birlikte yürüten ilim adamları yetişir. Mimar Sinan gibi birçok ilim adamı şimdiki kolejler misali bu okullardan yetişmiştir. İslamın özü olan tasavvuf, başlı başına bir ilimdir. Ama diğer ilimlere tasavvuf olmadan çalışılması halinde tam olarak başarıya ulaşıldığı söylenemez. Yağmurun yağışını inceleyen bir bilim adamı, yağmur tanelerinin biri birine değmeden yere indiğini her ne kadar: ayrı yerlerden çıkışı, rüzgar ve hava şartları olarak açıklamış olsa da, o bilim adamı tasavvufi dalda da eğitim almış ise, yağmur tanelerinin herbirini bir meleğin yere indirdiğini görecek ve kabullenecektir. Bilim adamı kula kulluk yerine Allah'ü teâlaya kulluk ederek, tasavvufla birleştirdiği ilmi araştırmasında neticeye ulaşması yakın ve kesindir. İlim Allah'ü Teâlanın rızası için yapılmaz ise, o bilimin Allah'ü Teâlanın katında hiçbir önemi ve değeri yoktur.

TASAVVUF VE DEVLET Peygamberimiz (s.a.v.) döneminde Mescidi Nebevinin bitişiğinde "sufta" denilen yerde yaşayan, sayıları bazen 100 civarında olan ashabı suffa kimsesiz, evi ve akrabası olmayan, fakir müslümanlardan oluşurdu. Bunlar da burada yerler içerler ve burada yatarlardı. İşleri ise zikir ve ilim öğrenmekti. Savaş olduğu zamanlarda bazıları savaşa katılırdı. Geçimlerini genellikle odun temin edip satmakla geçiren ashabı suffa, bazen de Medine'li müslümanların zekat ve sadakaları yaşamlarını sürdürürlerdi. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize gelen sadakaları, ehlibeyte sadakanın yasak olduğunu belirterek onlara verirdi. Hatta bir gün ashaptan biri, bir tabak hurm getirdi, Hz. Hüseyin bir tane yedi, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz onun sadaka olduğunu öğrenince onu parmak verip çıkarttı. Kalan hurmayı ashabı suffaya gönderdi. Osmanlı döneminde de kurulan tekkeler bir nevi ashabı sufta gibi yaşamışlar, görevleri ilim, zikir, tebliğ ve cihat olmuştur, ayrıca Osmanlı devleti tekkelere hazineden hazineden yardım yapıyordu. Tekkelerin Osmanlı devletinin kuruluşundaki katkıları küçümsenmeyecek kadar çoktur. Edebali'ye intisaplı olan Osman Bey onun emirlerine göre hareket eder tâbiri câiz ise devlet başkanı olduğu halde onun buyruğundan dışarı çıkmazdı, yine Konya'da Karamanoğlullarının osmanlılara iltihakı başta Hz. Mevlana ve Yunus Emre'nin gayretleriyle olmuştur. Osmanlı devleti, gibi veli kulların dua ve himmetleriyle kurulmu şve yine Hacı Bayram Veli, Akşemsettin, Mahmut Hüdavendiğar ve Molla fenari gibi veli ve ulemanın gayreti ile Kur'anı başına taç etmiş ve dünyanın başına tacı olmuştur. Bir çoğu evliya olan Osmanlı padişahları evliyanın sözünden çıkmamış, onlardan aldığı mânevi güçle dünyayı titretmişlerdir. Öyleki Fatih Sultan Mehmed'e kadar olan bütün padişahlar İstanbul'u alıp Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin, "İstanbul'u fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel asker!" hadisindeki övgüsüne lâyık olabilmek için canla başla çalışmışlardır. Bu çalışma öyle bir çalışma öyle bir çalışma olmuş ki, bu övgüye Fatih Sultan lâyık olmuştur. İstanbul'un fethinden sonra Fatih, hocası Akşemsettin'den Mekke'den Medine7ye hicretinde Peygamberimzi (s.a.v.) Efendimizi evinde misafir eden, daha sonra Emeevi ordusuyla gelip İstanbul'da şehit olan Ensarın güzidesi Eyyüb el Ensari Hazretlerinin kabrinin bulunmasını ister, basiret gözüyle toprağın altını da gören Akşemsettin Eyyüp Sultan Camii avlusundaki türbesine kaldırılır. Osmanlı Devletinin yükselmesinden rahatsız olan batı, bu sırrı çözmek üzere bir heyet gönderir, gelen heyet uzun çalışmalar sonunda Osmanlı devletinin kalkınmasını üç madde ile özetler; 1. Tekke 2. İstişare 3. Yardımlaşma. Görülüyor ki, Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükselmesinde tasavvufun çok büyük rolü olmuştur. Uzun yıllardır bu memlekette imamlar gerek hutbeden gerekse kürsüden islamı anlatırken, kur'an'a sımsıkı sarılın dediler, ama gelin şuradan başlayalım demediler. Her türlü zulme ve yasağa rağmen silinmeyen tasavvuf erbabı, islamın ancak tasavvufla yaşanabileceğini bildiği için bu kapıyı aralayıp zikir, fikir, tebliğ ve cihad gibi ilahi emirler ışığında gayretlerini sürdürmektedirler. Allah (cc) onlardan razı olsun. Yukarıda bahsi geçen zikirin farz ve Allah'ü Tealayı anmak olduğu müteaddit defalar anlatılmıştır. Fikir ise Allah'ü Tealanın büyüklüğünü, azametini ve peygamberimiz (s.a.v) Efendimizi düşünmektir. Hayatımızı onun sünnetiyle süslemektir.Buda tefekkür bahsinde anlatılmıştır.Ayrıca onu sevmektir ki, Nisa süresi 80. Ayetinde mealen "Kim peygambere (s.a.v.) itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur" buyrulmaktadır. Yaratılan her şey Allah'ü Teala'yı sonsuz derecede sevmek zorundadır. Her şeyi yaratan Allah'ü Teala'yı sevmeye ve zikretmeye sınır getirilemez, sonsuz sevgiye, saygıya ve itaate ancak o (cc) layıktır. Peygamberimiz (s.a.v)Efendimizi de çok sevmeliyiz. Hem de her şeyimizden ve her şeyden çok sevmeliyiz,ama rab demeyecek şekilde. Peygamberimize (s.a.v)Efendimize varis olan alimleri çok sevmeliyiz, peygamber demeyecek şekilde, ashabı kiram demeyecek kadar. Dolayısıyla alimliri sevmek, onlara saygı göstermek peygamberi sevmektir, peygamberi sevmek Allah'ü Teala'yı sevmektir. Hacca giden insanlar üç türlü çağrırlar. Birincisi:Allah'ü Teala tarafından,ikincisi Hz İbrahim (as) tarafından, üçüncüsü ise Şeytan-ı lain tarafından. Birinci çağrılan orada kalır, onlar için ne mutlu ama, Allah (cc) üçüncü çağrılandan eylemesin. İlk iki grup gerçekten hac görevini ifaya çalıştğı halde üçüncüsü sadece gösteriş ve isim yapmak için falanda hacı olmuş desinler diye sükse yapar, vücutları orada olduğu halde gönülleleri hacca gitmeyenlerledir. Hacda olduğu gibi yukarıda bahsettiğimiz peygamberin vârisleri olan âlimleri de üç grup ziyarete gider. Bunlardan 1. Gâlubela'da Allah'ü Teâla ile dost olanlar 2. gerçekten bir mürşide bir veliye veya bir yol gösterene ihtiyacı olduğu için bu hisle onun bir zaruret olduğunu ve ona beyatın peygamberimiz ! (s.a.v.) Efendimize beyat olduğunu bilerek, dolayısıyla Peygambere beyatın ise Allah'ü Teâlaya beyat olduğunun bilinci ile gidenler. Üçüncü ise o veliden bir kerâmet görmek veya nefsi öyle istediği için gidenlerdir. Allah'ü Teâla yine ücüncü gruptan eylemesin. Bu gün toplum olarak acılar içinde kıvranmaktayız, bundan kurtulmak için kişi önce kendisinden başlayarak, dünya malının peşinden koşmaktan vaz geçmeli, kalbine Allah'ü Teâla'nın sevgisini yerleştirmeli, "Zikir ve ilim emclislerine katılarak" Rızâ ilahiyi ararken duran da, yorulan da bizden değildir", şiarına uyarak, tevhit bayrağı altına girmeli ve yeryüzünde sadece Allah'ın hükmü geçerli oluncaya kadar gayret göstermelidir. Hedef bu olmadıkça veya hedefi doğrultusunda çalışmadığında onun ezikliğini ve acısını hissetmiyorsa işte o zaman Allah (cc) korusun dünya ve âhirette yüzüstü sürünmeye mahkumdur. Üstadımız Seyyid Muhammed (ks) Efendi sıkça söylediği bir sözü ile "Herkesin bir sanatı vardır, sofunun sanatıda zikir ve tebilğdir" şeklinde buyururken, kısaca sofinin yaşantısını tarif etmektedir. İşte o zaman huzurlu bir toplu ve huzurlu bir devlet olunabilir.

LEDÜN İLMİ, KEŞF VE KERAMET Keşf ve keramet Türkçe'de aynı anlamda kullanılır. Keşf lügatte "perdenin açılması" diğer bir tabirle "kalb gözünün açılması" demektir. Kuran'ı kerim'de insanın gözünden gaflet perdesi kalkıp basiretle kainata baktığında çok ince bazı sırlara aşina olabileceğine işaret edilmiştir. Nitekim kaf süresi 22. ayet-i kerimesinde mealen "And olsun sen gaflette idin, biz senin perdeni kaldırdık (keşf) , bugün artık gözün keskindir" buyurulmaktadır. Yani artık ilahi incelikleri görebilecek basirete sahipsin. Ayette gaflet perdesinin kalkması anlamına gelen keşf tasavvufta ibadet ve taat sonucu mazhar olunacak basiretle kainat kitabını okumak ve bu suretle bir takım sırlara erişmek manasında kullanılmıştır. Tasavvuf, bir boyutuyla insanı ahlaki kemale hazırlayan bir eğitim sistemi ve bir boyutuyla da marifet yoludur. Seyri sulük diye ifade edilen tasavvufi eğitim, ruhi yükselişi hedeflemektedir. Ruhi yükseliş ve manevi terakki sonucu insanın vehbi bir takımbilgilere erişebileceği kabul edilmektedir ."Vehbi Bilgi" kula Hakk tarafından ilham yoluyla geçebilecek "keşf" i bilgilerdir. Vahiy ile asla karıştırılmamalıdır. Bütün islami ilimlerin kaynağı Kuran ve sünnettir. Bu kaynakların yorumu konusunda fıkıh ve kelam gibi ilimler akıl aracılığı ile istidlal ve nazar yolunu kullanırken tasavvuf "keşf ve ilham" yani "ledün" yolunu kullanmaktadır. Ancak ilmiledün sırrına girmek ermek ibadet, riyazat ve mücahede ile belli bir manevi olgunluğa ermeyi gerektirmektedir. Kuran'ı kerim ayetlerinde ve hadiselerde insanın ibadet ve takva ve manevi yükseliş sonucu bir takım ince seziş ilham ve bilgilere erişebileceğine delil olabilecek ifadeler vardır. Nitekim Kehf suresinde Hz. Musa ile Hızır (as) arkadaşlığı sırasında Hz. Musa'nın olayların dış yüzüne bakarak hükmettiği, Hızır (as)' ın ise ilm -i ledün sayesinde meselenin iç yüzüne vakıf olduğu görülmektedir. Enfal Suresi 29. ayeti kerimesinde de "Eğer takva üzerine olursanız Allah size furkan ve nur verir. Bir hadisi şerifede "her ümmetin muhaddesleri keşf ve ilhama mazh! ar kişileri vardır. Bu ümmetin muhaddeslerinden biride Ömer b. Hattab'dır" buyurulmuştur. Hz. Ebu Hureyre: "Ben Allah Rasulünden iki kab ilim aldım. Bunlardan birini halka anlattım, diğerini eğer meydana çıkıp anlatacak olsaydım, şu boynum giderdi" buyurmuştur. Mutasavvıslara göre bu hadiste geçen ve anlatılmayan ilim şeriata bağlılık ve peygamberimiz (s.a.v) Efendimize muhabbet sonucu meydana gelen ledün ilmidir. Allah resülü'nün sırdaşı Ebu Hüzeyfe'ye özellikle nifak ve münafıklar konusunda kıyamete kadar olacak şeyleri haber verdiği bilinmektedir. Keramet. İkram kerem lütuf ve ihsan anlamına gelebildiği gibi. mü'min bir kulda harikulade halin zuhur etmesine de denir.Ehli sünnet uleması kerametin hak olduğunda müttefiktir. Keramet ehli: amel sahibi salih, inançlı bir mü'min olmalıdır.İnancı olmayanın olğanüstü hallerine keramet değil istidrac, sihir ve mekr adı verilir. Peygamberlerin gösterdiği olağanüstü şeylere ise "mucize" denir. Ancak mucize peygamber tarafından hasımlarla çekişme ya da, münazara sırasında peygamberliğini teyit için gösterilir. Peygamber istediği zaman mucize ızharına muktedir değildir. Ve mucizenin izharı vaciptir. Kerametin ise gizliliği gereklidir. Mucize de, keramet te bütün fiiller gibi Allah'ü Teâlaya aittir. Allah Rasülünden ilmi havas adıyla öğrenilen ve daha sonraki nesillere yazılı ve sözlü olarak değilde manevi veraset, ruhi tecrübe ve hal yoluyla intikal eden ibadet ve muhabbet sonucu elde edilen "ilm-i ledün adıyla anılan bir bilgi türü vardır. Bu bilgi türü tasavvufun konusuna girmektedir. Çünkü tasavvufun konusu "Marifettullah" yani Allah'ü Teâlayı tanımaktır. a) Hz.İsa'ya hamile olan annesi Hz. Meryem onu Allah'ü Teâlaya adamıştır. Doğduğunda onu bir mabedin kapısına koyar, onun bakımını teyzesinin kocası Zekeriyya (as) üzerine alır: Zekeriyya, Meryemin yanına her gidişinde bir rızık bulur. Bunun nereden geldiğini soruncada, Rabbimin katından cevabını alır, çünkü Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır. (Ali imran suresi 36-37 ayetler) b)Hz. Meryem oğlu İsa'yı doğurduğu zaman o annesine, "hurmanın dalını silkele üzerine derilmiş taze hurmalar dökülsün" der. Hz. Meryem ağacı silkeliyince kuru kütükten üzerine taze hurmalar dökülür. Bu olağanüstü ikramlara nail olan Hz. Meryem peygamber değildir. Bunlar olsa olsa ondan bir keramettir. c) Hz. Musa (as) ile Hızır (as) arasında geçen kıssada peygamber olan Hz. Musa'ya peygamber olmayan ve Allah'ü Teâlanın kullarından biri dediği Hızır (as) bir süre rehberlik etmiş ve kendisine Hak katından verilen ledünnü bilgiler sayesinde bazı sırları çözmüştür. Hızır (as) Peygamber olmadığına göre bu da onun kerametidir. d) Hz. Süleyman'ın veziri Asaf b. Behriya, Belkıs'ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede getirmiştir.Nitekim bu olay Kuran'da Neml suresinde anlatılır. Saba melikesi Belkıs'ın tahtını kudüse getiren Asaf, peygamber değil Hz.Süleymanın ümmetinden biridir, bu olayda ancak bir keramettir. Mü'minler birbirlerini Allah (cc) için sevdiklerinden dolayı gönülden gönüle nur geçer, ilham geçer.Peygamberimiz (s.a.v)'in katiplerinden olan Abdullah ibni Serah Medine'de islamı anlatırken Peygamberimiz (s.a.v) in gönlünden gelen bir nurla beslenir ve ilhamla islam'ı anlatırdı, fakat bunu ilham yoluyla değilde kendisinin yaptığını zannederek bu işi artık bende yaparım der, o ilham kesilince mürted olur ve Mekke'ye kaçmak zorunda kalır. Birbirinden yanan mum misali Peygamberimiz (s.a.v) den Hz. Ali (kv) ye geçen ve seyyitler yolu ile günümüze kadar ulaşan bu nur yoluna girip Allah'ü Teâla'nın Peygamberimiz(s.a.v)in pirimiz Abdulkadir Geylani Hazretlerini manevi askerleri olarak islami yaşamaya ve onu anlatmaya gayret göstermeliyiz. Tebliğ anında karşı çıkanlar olabilir, her türlü mucizeye rağmen Ebu Cehil ve Ebu Lehep hasetten taş atarlardı.Hatta daha da ileri giderse mucizelere sihir dediler. Bunları göz önüne alarak taş atılacağı düşünülmemeli. Bugün de karşı çıkanlar olabilir. Marifet ilmine, keramete, ilhama hatta islama bile karşı çıkanlar olabilir,ancak bunlar, mü'mini yıldırmamalıdır. Bir müslümanın görevi: Allah'ü Teâla'nın emirlerini yaşamak başkalarına aktarmaktır. Çevrenin metni veya dışlaması mü'mini ilgilendirmemelidir. çünkü o yaptıklarını Allah (cc) rızası için yapmalıdır. Bu sebeple onun zerrecik ameli, semaları doldurur,bu amel zikirdir.Zikir Allah'ü Teâla'nın makamına kadar yükselen sestir. Ve tabiri caiz ise bir pazarlıktır.Bu pazarlık kulluğa kabul edilmenin pazarlığıdır. Bu pazarlık peygamberimiz (s.a.v) Efendimize ümmet olmanın pazarlığıdır. Bu pazarlık cennetin pazarlığıdır. Bu pazarlık cemlini görme pazarlığıdır.La teşbih vela misal: Tüccar pazara matağını götürmeden onu temizler, katgı maddesi varsa onlardan arındırır ki: daha pahalıya satabilsin. Mü'mininde pazarlıktan karlı çıkabilmesi için tıpkı akabe'de Peygamb! erimiz (s.a.v) 'e beyat edenler gibi onun varislerinden birine tam bir teslimiyet ile beyat edip ibadetlerini huşu ile yapılmalıdır ki kulluğa kabul hakkını kazanabilsin. Peygamber (s.a.v) Efendimizin en büyük mucizesi kur'an-ı kerim'dir. Kendisi en büyük mucize olduğu gibi bir çok mucizeyi, kerameti, geçmişten ve gelecekten haber verişi, tarifi mümkün olmayan bir mucizenin ısbatı ve belgesidir. Mekkeliler peygamber (s.a.v) Efendimizden mucize göstermesini istediler, bir parmak işaretiyle ay ikiye bölündü ve bir müddet sonra tekrar birleşti. Bu mucize kamer suresinde (1-2. ayetler) "kıyamet yaklaştı yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: eskiden beri devam edegelen bir büyüdür, derler" şeklinde anlatılır. "Alimler peygamberlerin varisleridir."Peygamberlerden alimlere, başka bir tabirle varislerine feraset, rüya ve ilham kalmıştır. Mutavvasıflardan biri: ayetlerin sadece Allah'a (cc),mucizelerin peygamberlere, kerametlerinde velilere ve salih mü'minlere ait olduğunu söylemiştir. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin önceki peygamberler üstünlüğü bir gerçektir. O halde,z önceki peygamberlerin ümmetlerine verilen keramet hakkının peygamber (s.a.v) Efendimizin ümmetine verilmeyeceğini kim iddia edebilir? Keramet haktır, ashab-ı kirama ve evliyaullaha Allah'ın bir lütfudur. Hz. ömer (r.a) Medine'de hutbe okurken "Ya sariye el-cebel" sözünün iran'daki ordu komutanı Sariye (r.a) tarafından duyulması ashabı kiramın kerameti yaşadığının bir delilidir.Peygamber (s.a.v) Efendimiz buyurmuşturki: "Benim ümmetimin içinde ilhama mazhar olanlar vardır. Ömer b. Hattab bunardan biridir." Evliyaullah'ın büyüklerinden Muhyiddin Arabi hazretlerinin vehhabilik fikrinin doğacağını yıllar önce haber vermesi kerametin var olduğunun bir belgesi değilmidir? Mutasavvıslardan biri şöyle buyurur: "Kırk gün süreyle samimiyet ve ihlasla, zühde devam eden kişide Allah (cc) tarafından bir takım kerametler zahir olmaya başlar. kimden böyle bir zahir olmamışsa bu onun zühdündeki sadakat ve ihlas noksanlığındandır." Ashab-ı kiram ve evliyaullah Allah Teâla'nın lütfuyla bir çok kerametler yaşamıştır ve günümüzdeki evliyaullah da kerameti bizzat yaşamaktadır. Seyyid Muhammed (ks) Efendinin müridlerinden birisi şöyle anlatır: Bir kaç arkadaşımla birlikte bir mürşide bey'at etmek tarikata girmek için bir arayış içinde idik. Arkadaşlarımdan birisi konya'da bir mürşidi kamilin olduğunu söyledi, ben de istihare yapayım dedim ve o gece: o güne kadar tanımadığım ve adını duymadığım Seyyid muhammetd (k.s) Efendiyi rüyamda gördüm sonra yanına gittim. Camide namazı kıldıktan sonra cemaat çıktı ve bana adımla hitab ederek gel diye çağırdı." Keramet, keramet sahibine Allah Teâla'nın bir övgüsüdür, onlara lütfettiği bir yücelik ve onlara olan sevgisinin belirtisidir. Onlara gönül genişliği vermesi ve onların duasını kabul etmesidir. Mutasavıflar tarafında: keramete mazhar olan ve sevdiği kullarına ölüm sarhoşluğunu kolaylaştırması, iman ve marifette sabit kılması, kabirlerinin geniş olması, şefaat hakkı kazanmaları ve en önemlisi, Allah Teâla'nın cemalini görmeleri ile müjdelenmiş olmalarıdır. İbrahim Aleyhisselam bir gün denizin kenarında otururken, suya yakın bir yerde bulunan hayvan ölüsünden, dalga vurunca denizdeki, dalga çekilince karadaki hayvanların yediğini gördü. İbrahim Aleyhisselam kalbinden, bunun her parçası ayrı yere gidiyor, nasıl dirilir? diyordu. Kuran-ı kerim bu olayı şöyle anlatır: "İbrahim Rabbine: Ey rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona; yoksa inanmadınmı? dedi. İbrahim:Hayır, inandım fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim) dedi."Bunun üzerine Allah; öyleyse dörtz tane kuş yakala, onları yanına al , sonra (kesip parçala) her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki Allah Azizdir, hakimdir, buyurdu. (bakara-260) Kur'an-ı kerim'de anlatılan bu kıssaya göre insan nefsinin görmediği şeylere inanmakta zorlanması yaratılıştandır. Kuran-ı kerim'de akılla düşünüldüğünde kabullenemeyecek bir çok hadiseler vardır, tıpkı anlatılan kerametler gibi, ama müslüman gayba da inanandır. Fakat nefsi yaratılış itibarıyla gayba imanda zorlanır. Onun için inandığı şeyleri bizzat görmek ister. Her şeyi bilen, Alim olans Allah Teâla bunu da bildiği ve nefislerin mutmain olması için Peygamberlere mucize, evliyaullaha da keramet gösterme yetkisi lütfetmiştir. Allah Teâla'nın izni olmadan ne mucize, ne de kerametin gösterilmesi mümkün değildir. Peygamberler mucizelerini ayan-beyan herkese ve genellikle müşriklere karşı delil olarak gösterirler. fakat evliyaul-lah kerametini mümkün mertebe gizlerle ve bu yola da mümkün olduğu ! kadar az baş vururlar. Asıl önemli olan keramet göstermek deği, islamı yaşamaktır. Ashab-ı kiramın (r.a) yaşadığı gibi yaşamaktır. Müslümanlar Mekke'den Medine'ye hicret ettikten sonra Cündüp ibn Demre (r.a)hicret etmek istedi fakat yaşlı ve hasta idi. Hicret için ısrar edince oğulları dayanamadı ve sedye ile taşıyarak hicret etmeye karar verdiler ve ettiler. Medine'ye yaklaştıklarında o ihtiyar sahabi ölümle burun buruna geldi. Sağ elini sol elinin üzerine koydu ve; "Allahım, şu senin, şu da Rasulünün eli,rasulün sana ne ile bey'at ettiyse ben de öyle bey'at ediyorum"dedi ve ruhunu teslim etti. Medine'de bu haberi duyan sahabeler Cündüp ibni Demre'nin (r.a) hicret sevabı alamadığını fısıldaşıyorlardı. Fakat Allah Teâla o ihtiyar kulunun durumunu Nisa Süresi 100. ayetinde şöyle açıklıyordu: "Kim Allah'a ve Rasülüne itaatle hicret ederek evinden çıkarda, sonra kendisine ölüm yetişirse onun ecri gerçekten Allah'a düşmüştür. Allah çok bayışlayıcı ve esirgeyicidir." Mü'minlerinPeygamber (s.a.v)Efendimize ya da onun varisine be'yat edip onun izinden giderek islamı yaşamaları,bunun ayet ya da ilham ile teyid edilmesinden daha güzel ne olabilir? Ne mutlu imanı ve kulluğu ayet ya da ilham ile teyid edilenlere. Allah'ım bizi onları sevmek ve onlardan olmakla lütuflandır. ZİKİR Zikir: sözlükteki manası anmak, hatırlamak, gaflet halinde ve ya unutma halinde olmamak demektir. Zikrullah yani Allah'ü Teâla'yı anmak dil, kalb,tefekkür vs. gibi yollarla olur. Allah'ü Teâla Al-i imran suresi 191. ayeti kerimesinde; "onlar (o akıl sahipleri) Allah'ı ayakta dururken, otururken, yan yatmakta iken her zaman her şekilde zikrederler" buyurulmuştur. Bir kudsi hadisde de "Ey Ademoğlu beni zikretmekle şükretmiş, beni unutmakla da küfretmiş olursun" buyrulmuştur. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v) ümmetine şevkat gösterip Allah'ü Teâla'yı zikrin en üstün en zevkli şey olduğunu buyurmuştur. Nitekim bir hadisi şeriflerinde "Cennet bahçelerine uğradığınız zaman meyvelerinden istifade ediniz" buyurduğunda cennet bahçelerinin nereler olduğu soruldu. Peygamber (s.a.v) Efendimiz, Allah'ı zikretmek için teşekkül eden halakalardır. " buyurdu. Başka bir hadisi şeriflerinde: Altın ve gümüş bağışlamaktan, düşmanlarımın boyunlarını vurmaktan ve bütün güzel amellerden size daha hayırlı olan, derecenizi en yükseğe çıkaran Allh'ı zikirdir!" buyurmuştur. Zikrullah; kalbin temizleyicisi ve imanın alametidir.Gerçekten nefsimize uymayıp Allah'ü Teâla'nın emirleri doğrultusunda hareket etmek istiyorsak ki, istediğimiz de odur, o zaman bunu ancak zikirle başarabiliriz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, günde yetmiş kez "istiğfar" "estağfirulâhelaziym veetûbüileyh) dediği halde tevbesine tevbe gereken bizlerin kaç kez tevbe etmemizgerektiğini kendimiz hesap! edelim. Allah'ü Teâla bir kutsi hadiste "LÂ İLÂHE İLLALLAH" benim kalemdir" buyuruyor. Bizler de Allah'ü Teâlanın azabından kurtulup yine onun kalesine girmeye çalışalım. Allah'ım bizi o sağlam kalene dahil et. AMİN. Peygamberimiz (s.a.v.)? "Yâ Muaz günde kaç defa Allah'ı zikrediyorsun? 10 bine defa LÂ İLÂHE İLLALLAH diyerek mi? Bak sana bazı kelimeler öğreteyim, bu onbin defa demenden senin için daha kolaydır. Şöyle de, "LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ adede kelimâtihi, LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ adede halgıhî LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ mil'e semâvâtihî, LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ misle zâlike maahu", velhamdülillahi misle zâlike maahû, "böyle dersen ne bir melek sevabını yazmaya takat getirebilir ne de bir başkası" buyurmuştur. (Türkçesi: Allah'ın kelimeleri adedince Lâ ilâhe illallah, semalar dolusu Lâ ilâhe illallah, arşın ağırlığınca Lâ ilahe illallah, semalar dolusu La ilahe illallah, bununla beraber bunların mislince la ilahe illallah, bunlarda beraber bunların mislince el! hamdulillah".) Kâbeyi tavaf etmekte olan biri yanındaki adamın her adımda salavâtı şerife zikrettiğinin farkına varır. Onu uyarmak düşüncesiyle yanlış yaptığını ve her şavtın ayrı duâsı olduğunu söyler, adam ona "ben buraya babamla birlikte geliyordum, gece olduğu için konakladığmıız bir yerde babam öldü, babamın sûreti insan suretinden çıktı, sabah arkadaşlarıma bu babam diye nasıl söyleyeceğini düşünürken uyumuşum, uykum arasında birisi geldi" elini babamın üzerinde gezdirdi ve babam eski hâlinden daha güzel oldu. Ben kim olduğunu sormadan O Peygamberimiz (s.a.v.) olduğunu ! söyledi. "Senin baban fâsıktı, ama günde yüz defa salevatı şerife okurdu. Öldüğünü melekler bana haber verdiler öylece geldim?" buyurdu. "Sonra uyandım ki gerçekten rüyamdaki ibi babam düzelmiş. O günden sonra ben sürekli bunu okumaktayım. Görülüyor ki" her zikir Allah'ü Teâlaya gidiş yollarından biridir. Bunlardan biri de "Allah" (cc) lafzıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz: "Muhakkak ki Allah'ü Teâlanın 99 ismi vardır. Kim bunları ezberlerse Cennete girer." buyurmuştur. Kişi nasıl yaşarsa öyle ölür. Biz de hayatımızı zikirle idâme ettirelim ki bir hadis şerifte işâret edildiği gibi zikrin ıslaklığı ağzımızda kuramadan ölebilirsek inşallâhü - teâla o zaman imanımızla gitmiş olalım. Allah'ü Teâla öyle ölenlerden eylesin. Dünya ve ahirette huzur verip cehennem azabından korusun... Amin. Zikir, kelime anlamıyla hatırlamak anmak demektir. Zikir, mârifet yolunun esası, ibâdetin özü, imanın alâmeti ve Allah'ü Teâlanın kapısını çalmaktır. Zikir, ruh ve kalbi nurlandırır, gönlü her pislikten temizler, gafletten uzaklaştırır ve basiret kazandırır. Zikir islâmın şartlarındandır, buna dair bazı âyeti kerimeleri şöyle sıralayabiliriz: "Ey iman edenler, Allah'ı çok çok zikrediniz ve O'nu abah akşam tesbih ediniz." (Ahzab suresi 41-42) "Hem Rabbinin ismini zikret, he mde her şeyden kesilerek O'na ihlas ile ibâdet et." (Müzemmil suresi 8. ayet) "Kim Rahman'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık o, ona arkadaştır." (Zuhruf suresi 16) "Öyleleri var ki, ticaret ve alış-veriş Allah'ı zikretemekten onları geri bırakmaz." (Nur suresi 37) "Namazı dosdoğru kıl, zira namaz, kötü ve yasaklanmış şeylerden alıkor. Elbette Allah4ı zikir en üstündür?" (Taha 124) "Onlar (o akıl sahipleri) Allah'ı, ayakta dururken, otururken ve yan yatakta iken de zikrederler." (Ali İmran 191) Daha bir çok âyeti celile ile anlatılan ve emir buyurulan zikir, kudsi hadislerinde şöyle buyruldu: "Ey Âdemoğlu Ben kulumun zanınnda, kendimleyim. Halbuki beni andığı an onunlayım. Beni tek başına zikrederse, onu zatımda rahmetimle anarım. Beni bir toplulukta anarsa, ben de onu daha hayırlı bir toplulukta anarım. Ey Âdemoğlu, beni ancak ben de onu daha hayırlı bir toplulukta anarım. Ey Âdemoğlu, beni ancak benden başkasını unutan zikreder. Başkasını unutarak beni zikret ki, aradaki perdeyi açarak seniarayım. Beni dilinle an ki, seni rızamla anayım. Beni kalbinle an ki, seni bana kavuşturmakla anayım. Beni küçülerek anki, seni üstün kılarak anayım. Beni bollukta an ki, seni darlıkta anayım. Beni mücadele ile an ki, seni müşahede ile anayım. Beni kulca an ki, seni Rab'ca anayım. Beni fena ile an ki, seni beka ile anayım.

ZİKRİN FAYDALARI 1. İbn Kayyımul-Cevzi Elvabilüssayb isimli eserinde zikrin şüsreh fazla faydasından bahsediyor. Bunlardan bazıları şöyledir. 1. Zikir, şeytanı yanından uzaklaştırır ve Allah'ü Teâlanın hoşnutluğunu kazandırır. 2. Kâlbinden gam ve tasayı giderir. 3. Kâlben ferah, sevinç ve rahatlık bahşeder. 4. Kâlbi ve yüzü nurlandırır. 5. Bedeni ve kâlbi güçlendirir. 6. Zikir, islamın ruhu olan sevgi ve muhabbeti temin eder. O kurtuluş ve saadetin kaynağıdır. Allah'ü Teâla her şey için bir sebep yaratmıştır, sevginin husulüne sebep de zikirdir. Her kim Allah'ü Teânın sevgisine nâil olmak isterse zikre devam etmelidir. 7. Zikir, murakabeyi (kalbi kötü şeylerden koruma) temin eder, ihsan kapısının açılmasına vesile olur. 8. Allah'ü Teâla'ya kurbiyeti (yakınlığı) sağlar, mârifet kapılarından en büyüğü o sayede açılır. Bu derecedeki kişi, sanki Allah'ü Teâlayı görüyormuş gibi ibâdet etme seviyesine ulaşır. 9. Zikir kalbin hayatiyeti için, balığın suya duyduğu ihtiyaç gibidir. 10. Zikir, kalbicilalandırır. Her şey paslanabilir; kalbin pası gaflet ve hevadır, cilası ise, zikir tevbe ve istiğfardır. 11. Zikir, hatalarıönler, hatta giderir, yok eder. Çünkü zikir iyiliklerin en büyüğüdür, iyilikler ise kötülükleri ortadan kaldırır. 12. Zikreden kimse, zikrettiği varlığa yaklaşır, hatta onunla berâber olur. Bu hususi bir beraberliktir. Velâyet, muhabbet, nusret ve tevfik ve suretle gerçekleşir. 13. Zikir, kâlbin şifâ ve ilacı, gaflet ise marazıdır.Kâlbler umumiyetle hastadır, onun deası ve şifa bulması Allahü Teâlayı zikirdir. 14. Zikir cehennem ile kul arasında bir perdedir. 15. Zikir, dilin gıybet, yalan vs. gibi batıl ve haram şeylerle meşguliyetini önler. 16. Allah'ü Teâla'nın memnuniyet ve rızâsına sebep olur. 17. Rızkı celbeder. (Zikir, zikreden kişiye rızkı çeker.) 18. Zikir, zikreden kişiye vakar ve sevimlilik kazandırır. 19. İnsanda Allah (cc) sevgisini çoğaltır. Sevgi ise islamın ruhu, dinin özü ve mutlulukla kurtuluşa vasıtadır. Bir kimse Allah sevgisine ulaşmak isterse Allah'ü Teâlayı da zikretmeyi çok istemelidir. Okumak ve tekrarlamak nasıl ilmin kapısı ise, Allah'ü Teâla'yı zikretmekte onun sevgisini kapısıdır. 20. Kişinin Allah'ü Teâla'ya yönelmesini sağlar ve gitgide her konuda Allah'ü Teâla onun için bir sığınak, barınak haline gelir. Her felakette kişi Allah'ü Teâlaya yönelir. 21. Allah'ü Teâlaya yakınlık meydana getirir. Zikir ne kadar çoğaltılırsa Allah'a yakınlık da o kadar artar. Zikirden gâfil olup ne kadar ondan uzak durulursa Allah'ü Teâla'dan da o kadar uzaklaşılmış olur. 22. Allah'ü Teâla'yı tanımanın kapısı zikir ile açılır. 23. Allah'ü Teâla'nın azamet ve büyüklüğü kâlp zikir ile meydana gelirk, ve zikir gönülde huzur sağlar. 24. Zikir, zikreden kişinin Allah (cc) katında anılmasını sağlar. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Siz beni zikredin ki bende sizi zikredeyim" buyurulmuştur. Bir kudsi hadiste de, "Kim beni içinde zikrederse ben de onu içinde zikrederim" buyurulmuştur. 25. Zikir, kalbi diri kılar. Hafız İbni Teymiye şöyle diyor: Balık için su ne ise, kâlb için de zikir odur. 26. Kalb ve ruhun gıdasıdır. 27. Kulun Allah'ü Teâladan uzak kalışını ve yabiniliği giderir, çünkü gâfil kulun kalbinde Allah'ü Teâlaya karşı bir yabanilik olur, bu da zikir ile giderilir. 28. Kulun yaptığı zikirler o kulu arşın dört bir tarafında zikreder (onun adını söyler.) 29. Kul rahat ve huzur içinde iken Allah'ü Teâla'yı zikrederse, Allah'ü Teâla da sıkıntı ve felaketli anlarında o kulu zikreder (anar). 30. Zikir Allah'ü Teâla'nın azabından kurtuluş demektir. 31. Sekine (huzur ve saadet) ile ilâhi rahmetin zikreden üzerine inmesine sebep olur. Zikreden kişiye melekler çevreler. 32. Zikir sayesinde dil gıybetten, yalandan, çirkin sözlerden, manasız gevezeliklerde nkurtulur. Zikirle bu tip kötülüklerden insanın korunduğu tecrübe ve müşahedelerle sâbittir. Nitekim dili Allah'ü Teâlanın zikrine alışık olmayan kimselerde her çeşit lüzumsuz gevezelikler yapmaya alışıktır. 33. Zikir meclisleri meleklerin meclisleridir. Gâfillikler ve gevezeliklerle dolu lüzumsuz konuşmaların yapıldığı meclisler de şeyten meclisleridir. 34. Zikir sâyesinde hem zikreden hem de onun yanında bulunan huzur duyar. Malayani sohbetlerin edildiği meclislerde bulunanlar da huzursuz ve bedbaht olur. 35. Zikreden kıyâmet günü pişmanlık duymayacaktır. Nitekim hadisi şerifte "Allah'ın hiç anılmadığı meclislerde bulunanlar kıyamet gününde pişmanlık duyacaklar" buyurulmuştur. 36. Tek başına zikrederken göz yaşı döken, kıyamet gibi herkes sıcak ve vahşetten dolayı feryad ederken arşın gölgesinde emniyette olacak. 37. Zikir en kolay ibaret olduğu gibi, bütün ibâdetlerden de üstündür. 38. Allah'ü Teâla'yı zikir cenneti fidanlarından bir fidandır. 39. Zikredene vâdedilen mükâfât ve sevaplar hiçbir ibâdette verilmemiştir. Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyuruluyor? "Kim bir günde yüz kere 'lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike lehu, lehul mülkü ve lehül hamdü ve hüve ala külli şey'in kadir' derse on köle azad etmiş sevabını erer, yüz adet sevap kazanır, yüz adet günahı da silinir, akşama kadar şeytandan korunmuş olur, başka bir kimse ondan üstün olmaz, ondan daha çok fazla güzel amel eden hariç." Daha nice hadisler var ki onlardan zikrin en üstün olduğu anlaşılıyor. 40. Zikir, tasavvufun özü ve ruhudur. Bütün tarikatlarda yaygındır. Kimin için zikir kapısı açılırsa onun için Allah'ü Teâla'nın rızasına ulaşıncaya kadar bütün kapılar açılmış demektir. Buna ulaşan kmise ise ne isterse elde eder. Çünkü Allah katında hiçbir şeyin kıtlığı yoktur. 41. İnsanoğlunun kalbinde Allah'ın zikrinden başka hiçbir şeyin yerleşemeyeceği bir bölge vardır. Zikir kâlbe hâkim olunca sadece zikredenin kâlbindeki o bölgeyi kaplamakla kalmaz. Etrafında adamları, saltanatı, malı mülkü olmadığı hâlde diğer insanlar karşısında şahsiyetli ve vakarlı kılar. Ülkesi olmadığı halde onu sultan eder. Zikir ve ruhaniyeti olmayan kişi ise saltanatına, emrindeki adamlarına rağmen sefil ve değersizdir. 42. Zikir, insan kalbini gaflet uykusundan uyandırır. Zira kâlb uyduğu müddetçe menfaatlerini kaybetmeye devam eder. 43. Zikir, zikreden kimseyi, zikrettiğine (Allah'a) yaklaştırır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "?üphesiz Allah takva sahipleriyle beraberdir" buyurulmuştur. Yine bir kudsi hadiste bildirildiği gibi Allah (cc): "Beni zikrettiği sürece ben kulumla berâberim" buyurmaktadır. 44. Zikir, kölelerin azad edilmesine denk ve eşittir. Mal ve mülkler sarfetmeye denktir. Allah 5cc) yolunda cihad etmeye denktir. 45. Kalbin kasvetli katı bir yeri vardır, zikirden başka hiçbir şey orayı yumuşatamaz. 46. Zikir kalbe şifa veren bir devadır. 47. Zikir Allah (cc) dostluğunun bir temelidir, zikirden gafil olmak da O'na düşmanlığın temelidir. 48. Hiçbir şey Allah'ü Teâ'yı zikretmek kadar nimet ve rızıkları celbetez, Allah'ın (cc) azabını da defetmez. 49. Zikredenler üzerinde Allah'ü Teâlanın rahmeti iner. Meleklerin duası erişir. 50. Allah'ü Teâla melekler yanında zikreden kullarıyla övünür. 51. Zikre devam eden cennete gülerek girecektir. 52. Bütün ameller Allah'ü Teâlayı zikretmek üzere ayarlamıştır. 53. Zikirden dolayı cennette bir köşk inşa edilir. Allahım! Kalbi ve ruhu ile zikredenlerden ve zikrin faydasını görenler eyle.

MARİFET Kasas Suresi 7. ayetinde mealen "Musa'nın anasına biz şöyle ilham ettik" bu çocuğu (Hz. Musa'yı) (emzir, sonra öldürülmesinden korktuğun zaman onu denize (nil nehrine) bırakırver boğulmasından korkma, ayrılığından kederlenme; çünük biz onu sana geri vereceğiz ve kendisini peygamberlerden yapacağız." buyurmaktadır. Hz. Meryem Peygamber değildi; ama kalbine Allah'ü Teâla tarafından ilham verildiği açıkça belirtilmektedir. Kıyamete kadar vukua gelecek olan ilahi mukadderatın hepsi levi mahfuzda kayıtlıdır. Abdulkadir Geylani Hazretleri rızkı anlatırken "ecel insanı nasıl arar bulursa, rızıkta öyle arar bulur. Her insanın rızkı ayrılmıştır .Hüküm yine Allah'ü Teâlanın hükmü ile değişebilir, ama rızık değşimez." buyururken levhi mahfuzdaki hükümleri anlatmaktadır. Kalp gözü ile levhi mahfuz arasındaki manevi perdeyi kaldırabilen Allah'ü Teâlanın veli kulları, oradan yine Allah'ü Teâlanın izni ile levhi mahfuzdan kalp aynasına yansıyan yazıyı okuyabilir. Allah'ü Teâla'nın bu tecellisi bazan rüya ile olabilir. Ashabtan Zeyd oğlu Abdullah (ra) Ezanı Muhammediyeyi rüyasından görmesi ve okuması daha sonra Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin emri ile Bilali Habeşi (ra) ve öğretilmesi ve ezan okunması gibi.... Bunlardan başka mü'minlerin sahip olduğu hadislerden birinde basirettir; (Ferâset) ki bunada bazen kâlp gözü denir. Bakara suresi 7. ayeti kerimesinden mealen "Allah onların kalplerine ve kulaklarına mühür vurmuştur. Gözlerinin üzerindrede bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır. (Hem dünyada ve hem de ahirette)" buyurulur. Bu sebepledir ki, gerçekleri kalp gözüyle alemdeki olayların iç yüzünü ve manevi alemdeki hakikatleri görür. Allah'ü Teâlanın izni ile bu hakiketlere sahip olan mü'min yine Allah'ü Teâlanın izni ile keramet gösterme yetkisine de sahiptir. Bunlardan biri de Beyazidi Bestami Hazretleridir. Beyazid Bestami Hazretleri bir köye gelir. "Bu köyde 200 yıl sonra biri gelecek ve benim mezarımdan feyz alacak" der. Köylüler tarihatarlar, 200 yıl sonra Hüsn Henkari Hazretleri yetişir ve onun mezarından feyz alır. Ali Ekbari, Hüsnü Henkari Hazretlerini ziaret amacıyla Hazretlerini kovar. Komşuları Hüsni Henkari Hazretlerinin ormanda olduğu söylerler, Ali Ekbari Hazretleri orana yaklaşınca Hüsni Henkari Hazretlerinin aslana odunu yüklemiş olduğunu ve deynek olarak yılanı kullandığını görür. Bu olayların hepsi Allah'ü Teâlanın izni ile yapılan keramet ile gerçekleşen ve Peygamberlerdeki mucize yerine ikame edilen Allah'ü Teâlanın bir lütfudur. Ne var ki Peygamber'ler mucizelerini gösterip teşhir etmekle memurdurlar- ama veliler kerametlerini gizlemek zorundadırlar. Mecbur kalmadıkça keramet göstermezler. Tasavvuf ehli keramet sahibi olmaya yeltenmediği gibi ona malik olunca kerametini ifşa etmesi manevi yolda ilerlemesine mani olabilir. Kerametin en güzeli islamı yaşamaktır. En büyük keramet Allah'ü Teâla'dan güzel ahlaklı olmayı dilemek ve onunla yaşamaktır. Bizim burada anlatmaya çalıştığımız kerametin özü ve var oluşudur. Zaten kerameti yaşamadan anlamak, biraz zor olsa gerek. Onu ancak yaşayan bilir. Hz. Ömer (ra) vefat edince Abdullah bin Mes'ut "ilmin onda dokuzu gitti" buyurur. Sahabide kendisine daha içimizde alimler var, der. O da ben marifet ilminden bahsediyorum der. İlim umumiyetle zâhiri bilgilere dayanır. Marifet ise ilham'a basirete dayanır. Bu da "Allah'ü Teâlanın emir ve nehiyeleri altında sızlanmamak, sabretmek ve her an imtihan üzere olduğunu hatırda tutarak heva ve hevesle mücadele etmektir, diye tarif edilen tarikatla olur. Ayrıca tarikat ve hakikat şeriatın içinde kabul edilir- çünkü"Şeriat, Tarikat, Hakikat" zincirine inanmamak insanı delalate veh atta küfre sürükler. Ya Rabbi: bizleri kalbleri nuri ilahi ile ışıldayan marifet denizind nasibi olan, lütuf ve kerem tecellilerine mazhar olan kullarından eyle... AMİN Mârifet, Hakk'ı ve hakikati tanımaktır. Kim kendi nefsini bilirse gerçekten o kimse Rabbi'ni bilir. Kendini bilen Allah'ü Teâlaya yakınlaşır ve mesut olur. Bilmeyense Mevla'dan uzak düşer. Kendini bilen Hakk'ın marifetini kazanmış olur, bilmiyen de sapıklıkla helak olur. Kendini bilmek en faydalı marifettir. Nefsini bilen âlemin gizliliklerine vâkıf olur, gafletten ve Allah'ü Teâlaya uzak olmaktan kurtulur. Allah'ü Teâla Davud (as)'da buyurdu? "Ey Davud, kendini bil ki benibilesin" o da "Kendimi nasıl bileyim, seni nasıl bileyim? deyince, yine şöyle buyurdu "Nefsinin aciz ve zayıf olduğunu bil ki, Beni kuvvet, kudret ve sonsuzca var olarak bilesin. Böylece beni benimle bulursun" Allah'ü Teâla kullarını kendi lütfuyla kendini bilmeye teşvik etmiş ve bunu kazanmamızın yolunu öğretip şöyle buyurmuştur. (Yunus 58. ayet) "O, onları bildi, onlar O'nu tanıyıp inkar ettiler." Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyor. "Rabbini en çok tanıyıp bileniniz, kendini en çok bileninizdir." Allah'ü Teâla bir kudsi hadiste şöyle buyurdu: "Ey ademoğlu, kim kendini bilirse, muhakkak Beni de bilir. Beni bilen de ancak Beni ister. Beni isteyen de mutlaka Beni bulur. Beni bulan da, her dilediğine ulaşır. Benden başkası isteklerinin üstesinden gelemez. Ey ademoğlu alçak gönüllü ol, Beni tanırsın, aç kal, Beni görürsün. Bana ibadet etmek üzere yalnız kal, Bana ulaşırsın. Ey ademoğlu, kendini bilen şüphesiz Beni de bilir. Nefsini terkeden muhakkak Beni bulur. Beni bulur. Beni bilmek tanımak için kendini bil, kendini tanı ey insan. Ey ademoğlu, kimin kalbinden Benim marifetim silinmişse, o kimsenin kalbi körleşti demektir. Ey ademoğlu, kim Bizim marifet evimize girerse, ondan topyekün korku ve hüzün gider ve emniyette olur." "Ey Davud, Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi, tanımayı istedim de kainatı, mahlukatı yarattım Beni bilsinler tanısınlar diye ey davud faydalı ilim öğren. Böylesi ilim, celalimi, azametimi, büyüklüğümü, kudretimin herşeye galip olduğunu bilmendir. İşte bu ilimdir ki, seni Bana yaklaştırır. Ey Davud Beni tanıyıp bilene, belayı ağ, sabrı da av yaparım." Bilinmesini ve tanınmasını isteyen Allah'ü Teala Kendi nurundan Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizi, O'nun nurundan da bütün ins ve cinleri yaratarak onlara o şanı yüce kitabında buyurduğu: (Zariyat suresi 56.) "Ben cin ve ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım". beyanı sübhanisine göre Allah'ü Tealanın mahlukata ilk farz kıldığı şey MARİFETTİR, yani O'nu tanımalarıdır. Mârifetullah (Allah'ü Teâlayı tanıyıp bilme): Gönülden bir nurdun ve muhabbeti ruhun neşesi ve kurtuluşudur. O'nu birlemekse O'nun dostluk ve huzurunun anahtarıdır. Mârifetullah, gizli bir hazinedir ve muhabbeti daimi bir kurtuluştur. İlmin meyvesi marifetullah. Marifetin meyvesi de ilahi hadleri muhafaza bilmektir. Mariffetullah, aç karın, uykusuz sabahlayan göz ve zikirde olan kalble ruhta ve gönülde meydana gelir. Mârifetullah yolcusunu Hak'dan başkası ilgilendirmez, göz açıp kapayıncaya kadar da olsa ilahi dostluk ve huzurda gaflete düşmez. Allah'ü Tealadan başkasıyla asla dostluk etmez. O'ndan başkası asla aklına gelmez. Sürekli tefekkür halindedir, bu bitmez tükenmez tefekkürle yükselir ve melekut aleminin kurtuluş makamlarını böylece kateder. AklınaAllah'ü Tealadan başkasını getirmez, kendi sıfatlarını yeğane irfan gayesi olan Mevla'nın sıfatlarında yok eder.

CEZBE Cezbe: Allah'ü Tealanın sonsuz tecellilerini müşahede etmesi ve sürekli zikirle o kimsenin içinin ferahlaması ve kendinden geçmesidir. Cezbe, özenti veya bir anlık istekle olmaz, ancak sürekli ibaret yapması ve ibadetten tad almaya başlaması kulluk derecesinin yükselmesine sebep olur ki, bunlar; Allah'ü Teala tarafımdan cezbe lütfedilmesine sebep olabilir. İnsan bütün samimiyetiyle kötü huyları terk yoluna giderse bu hususta nefsi ile mücadele ederse, Allah'ü Teala ona yardımcı olur ve o kulu güzel huylarla süsler. Kendi nefsinin emirlerine teslim olan kişinin güzel sıfatlarla donanmayı beklemesi çok yanlıştır. İmandaki salabet (deamlılık) Allah'ü Tealanın o kul üzerindeki lütfunu çoğaltır. Bu halin tahakkuku vera, takva, ihlas vs. neticesidir. Her şeyden önce imanda devamlılık esastır. Sürekli zikir, rabıta insana ehli kâmil sıfatını kazandırır. Cezbe, Allah'ü Tealanın kula bir ihsanı ve lütfu olduğundan kulun elinde değildir. Başkası bir deyişle, Allah'ü Teâla'nın sevdiği kulunan kalbinden pedeyi kaldırıp çalışma ve gayreti olmadan yakin nuru ile kolayca manevi makamlara yükseltmesidir. Kul ruhi cezbe ile hakikatın kaynağını bulur. Allah'ü Tealanın dışındaki her şeyi unutarak kendinden geçer. Cezbe, tamamen Allah (cc) vergisidir. Kur'ın'ı Kerim'de "Allah dilediğini kendine çeker." (Şura 13) emri ilahisi ile anlatılmaktadır. Cezbe lütfuna mazhar olan Allah dostları cezbe halinde dünya ile tamamen ilişiğine keserler, sadece Allah'ü Teala ile olurlar. Nitekim Şeyh Şibli, bir gün vecd ile aşk halinde iken Şeyh Cüneyd-i Bağdadi hazretlerini ziyarete gitmiş o saatte şeyhi hanımıla yemek yiyormuş, kadın Şibli'nin geldiğini görünce kalkıp gitmek istemiş, Cüneyd hemen elinde ntutup onu gitmekten men edip şöyle der: "Sen oturduğun yerde rahat ol, Şibli seni ne görür ne de bilir". Sonra Cüneyd, Şibli ile bir saat sohbet eder, nihayet Şibli ağlayarak akıl dairesine gelmiş. Bunun üzerine Cüneyd, zevcesine Şibliye karşı gereği gibi örtünmesini emreder ve şöyle der. "Şiblî, şimdi o aşk sarhoşluğundan ayrılıp bu cisim alemine gelmiştir, bu halde o şahısların suretlerini teşhis edebilir. Zira! onun bu halini gözleri ve sözleri işaret etmiştir." Hakk'ı bulmak, cezbe ile lütuf sahibi olabilmek, beşeri sıfatların kaybolmasından sonra gerçekleşir. Bana bende demen bende değilem Bir ben vardır benden içeru Süleyman kuş dilin bilir dediler Süleyman var Süleymandan içeru İşte Yunus (ks) un buyurduğu gibi içindeki benliğini bulup cezbe hali lutfedildiğnde Kudsi hadiste işaret edilen, "... benimlegörür, benimle işitir, benile tutar ve benile yürür" makamına ulaşır. Tamamı ile Allah'ü Teala'nın bir lutfu olan cezbeye nail olanın derecesi de büyük olur. Bir ayeti celilede, "Onlar Allah'ı sever Allah da onları sever." Sevdiği ve sevildiği için cezbe lutfedilen sofinin Rabb'i tarafınan sevilmesinden daha fazla kıymet verilebileceği ne olabilir? Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz cezbenin kıymetini ve mükafatını şöyle anlatır. "İlahi cezbelerden bir cezbe iki alemin de ameline denk gelir." Burada iki dünyadan kasıt ins ve cin taifesidir ki (yine de en iyisini Allah (cc) ve Rasulü bilir) onların amelleri kendilerinin çalışıp kazanması ile olur. ama cezbenin ki öyle değildir. Cezbe haline gelen insanın mükafatını Allah'ü Teala verir O'nun ihsan ve lütfu sınırsızdır. Mesela: Günlükle çalışan bir işçiyi düşünün, ancak karnını doyurur, bir başka işçiyi de bir padişahın yanında veya bir zenginin yanında düşünün, bu işçi padişah veya zengine kendisini sevdirirse bu işçiyi padişah veya zenin kişi o işçiyi zengin edebilirler hatta kendilerine varis bile kılabilirler. La teşbih vela misal, ihsanı ve lütfu sınırsız olan, padişahlar padişahı Allah'ü Telaya kendini sevdiren birinin halini düşünün ki cezbe haline gelen kimse Allah'ü teala tarafından sevilmiş demektir. Çünkü cezbe halindeki insanık kendi muhabbetine çekmesi ya da yaklaştırmasıdır ki: O kulunu sevdiği için ona ikram edilen bir lütufdur. Gavsul Azam Abdulkadir Geylani (ks) Hazretlerine cezbe halinden sonra birisi der ki: Efendim cezbe halinde iken şeriata ayıkırı bir söz sarfettiniz, deyince. Abdulkadir Geylani (ks) hazretlerde: "Eline şu kılıcı al, ben cezbe halinde iken kılıçla başımı vur" diye emir buyurur. Aynı durum yani cezbe hali zuhur edince emrine uyarak kılıçla kafasına vurur, ama o anda kılıç kendisine en ufak bir zarar vermediği gibi, haberi bile olmamıştır. Bu hadiseden de anlaşılacağı gibi Allah'ü Teala ehli kamil bir kuluna cezbe lütfettiğinden aynı zamanda korunmasına da almıştır. Allah'ü teala cezbe ile mükafatlandırılan kullarından eylesin. Cezbe, kelimem anası olarak çekme, celbetme, yaklaştırma anlamlarınagelir. İlahi inayetin gereği olarak Allah'ü teala kendisine gidilen yolda ihtiyaç duyulan her şeyi kuluna bahşedip onu kendisine yaklaştırmasıdır. Cezbe, zikir anında vücudun titremesidir. Allah'ü Teala Zümer suresi 22-23 ayetlerinde) mealen. "Allah kimin gönlünü islama açmışsa, o, Rabbi katından bir nur üzere olmaz mı? Kalpleri Allah' zikretmek hususnad katılaşmış olanlara yazıklar olsun, işte bunlar apaçık sapıklıktadırlar" "Allah (cc) âyetleri birbirine benzeyen ve yeryer tekrar eden Kitab'ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu kitaptan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri allah'ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu kitap Allah'ın doğruluk rehberidir, onunla istediğini doğru yola eriştirir, Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren bulunmaz." buyuruyor. İnanan insanın, en yüce ve nihai gayesi Allah'ü Tealayı tanımaktır. Allah'ü Teala, Kendini tanıtmayı murat ettiğini, hikmet ve esrar hazinelerinden niğmetlend irerek, yüce makamlara ulaştırır. Allah'ü Tealayı tanıyan huzur bulur, aşk ve muhabbet denizine dalar. İşte bunları Allah'ü Teala (Enfal suresi 2-3 ayetlerinde) mealen "İnananlar ancak o kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer, ayetleri okunduğu zaman bu onların imanını artırır. Ve Rablerine güvenirler, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerince sarfederler." diye tarif etmektedir. Evliyada mananın özü ve gönül ilmi vardır. Kalp bunlardan tad ve lezzet alır. Bunlara sahip oldukları için veliler zümresi avamdan evladır. Onlar gafletten kurtulup huzura gelerek hakkın dostluğunu bulmuşlardır. Allah'ü Teala'nın inayet ve keremi ile hayvani sıfatlardan kurtulup Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin ahlakı ile ahlaklanırlar. Mairfetullaha ulaşmanın yolu Allah'ü teala'dan başka her şeyi unutma ile olur, böyle kişilere de Allah'ü Teala değişik cezbeli haller ihsan eder. O'nun (cc) ihsan ve hidayeti ile insan cezbe halinde, sıtmalının titremesine hakim olmadığı gibi kendi isteği dışında gerçekleşir, yapmak veya yapmamak onu elinde değildir. Allah'ü Teala buyuruyor ki: "Allah rahmetini dilediğine tahsis eder". (Al-i İmran 74) ayeti celilesine göre de dilerse aşk ile dilerse cezbe ile dilerse aşk ile dilerse cezbe ile dilerse insanın kalbi ya da kalbine verdiği sevgi ile gösterebilir. Başka bir âyeti celilede ise: "Dilediğiniz derecesini yükseltiliriz". (En'am 83) emri ilahisine göre de dilediğini düny ve ahirette dilediğini de ahirette mükafatlandırabilir. Yeter ki biz yardımı sadece O'ndan isteyelim, çünki Allah'ü teala bir ayeti celilede "Allah'dan yardım talep ediniz'"buyururken hiç bir şeyin O'nun izni olmadan olamayacağını, hidayetin sevginin ve cezbenin de kendi izni ile olabileceği için hangi konuda olursa olsun kendisinin lütfuna başvurmamızı özellikle vurgulamaktadır.

AŞK Marifetullah yolcusunun, zikir ve iltica ile ulaştığı insanı kamil derecesinden sonra kavuşabileceği hasletlerden biri de aşıktır. Aşk muhabbettir, sevgidir. aşk, yakıcı bir ateştir, aşkın yeri de kalbtir. aşk, kalbe girince Allah'ü Teala'nın sevgisinden başka ne varsa onu yakar bitirir. Aşıkın alametleri, yüzünün sarı, gözünün kızarmış ve sesinin yanık oluşu aşığı belli eder. Aşk muhabbetin neticesi olduğundan seçkin velilerin sıfatıdır. Muhabbet çalışmakla, gayretle kazanılır, oysa ki aşk Allah'ü Tealanın bir lütfudur, ihsanıdır. Mecnun, Leyla'yı ararken namaz kılmakta olan bir adamın önünden geçer. Adam mecnun'a; - Niye önümden geçiyorsun be adam, görmüyor musun namaz kılıyorum? der. Mecnun da ona dönerek, - Ben Leyla'ya aşığım, seni görmedim, sen Mevla'ya aşık olduğun halde beni nasıl gördün? der. Aşık, maşuğundan başkasınıgörmez, ondan başkasını duymaz. Aşık, sevdiğinin sözünü diğerlerinin sözlerine tercih eder, aşık sevgilisi ile oturup kalkmayı diğerlerine tercih eder, aşık sevgilisinin rızasını kazanmayı, başkalarının hoşnutluğunu elde etmeye tercih eder. Aşkın lezzetini almış olan aşık, dünya zevklerinden haz duymaz olur. Züleyha'nın yetmiş deve yükü mücevheratı olduğu söylenir, oysa ki hepsini Hz. Yusuf'un (as) uğruna harcamıştır. "Bu gün Hz. Yusuf'u (as) gördüm" diyen herkese, eline geçeni zengin edecek değerde bir mücevher vere vere elinde hiçbir şey kalmamıştır. Aşırı aşkından dolayı diğer her şey aklından çıktığı için karşılaştığı her şeyi Yusuf diye çağırır olmuş, o kadar ki başını ğöğe kaldırdığı zaman Hz. Yusuf'un (as) adını yıldızların üzerinde yazılı görürmüş. Züleyha iman edip Hz. Yusuf (as) onunla evlendikten sonra eski aşığı ve yeni kocası ile ayrı yaşamaya yönelerek kendini ibadete verir ve yatağına bile varmayı istemez. Nihayet bir gün Hz. Yusuf (as)' demiş ki: "Ben sana Allah' (cc) tanımadan önce aşık olmuştum, fakat O'nu tanıyınca kendisine karşı duyduğum muhabbet, diğer herşeyin sevgisini gönlümden giderdi, O'nun sevgisine bedel istemiyorum. Allah'ü Tealaya aşık olanın, işi ve düşüncesi doğru ve saftır, uyanık kalbi yanılma ve hatadan uzaktır, kalp gözü açık olur, Manevi dünyanın dalgıcıdır. Aşık, kadere rıza gösterir, musibetleri imtihan vesilesi sayar, ölüme sevinir çünkü ölüm onun için vuslattır, sevgli ile birleşmedir. Kulun Allah'ü teala'nın zatına olan muhabbeti Hak Tealanın ona olan muhabbeti Hakk tealanın ona olan muhabbetinin gereklerindendir. Zira inayet Alllah'ü teala kendisini seçtikten, beğendikten sonra, ancak Allah' ü Tealayı sevebilir. Nitekim Hakk Teala: "Allah onları sever, onlar da Allah"ü teala'yı severler" buyurarak her muhebbetin menşei kendi muhabbeti olduğunu duyurmuştur. Bir kul için, yaratılan için ise, sevgisine karşılık bulmak, yaradanı trafından sevilmek ne kadar yücelik, ne kadar bahtiyarlıktır? Allah'ü teala kendisini seven kullarından eylesin. Allah'ü Teala (Bakara suresi 165. ayet) "İman edenlerin, Allah'a olan sevgileri çok daha fazladır." buyurmaktadır. Yaratılan herşeyden bir zerre yoktur ki Allah'ü tealayı zikretmesin, yerde ve gökte yaratılan herşeyO'nu zikreder. Kalb gözü açık, olan canlı cansız ne varsa onların zikrini görürve müşahede eder. Hz. Ali (kav) "Ben görmediğim Rabbe inanmam" derken müşahedesine göre söylemiş olduğu birsözdür. Kul, Allah'ü tealayı ve Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizi tam bir sevgi ile sevmedikçe kamil bir mü'min olamaz. Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyuruluyor. "Kendisinde üç haslet bulunan kişi imanın tadına varmış demektir. 1. Allah (cc) ve Rasulü kendisine her şeyden sevgili olmak 2. Sevdiğini Allah (cc) için sevmek, bugzettiğine Allah (cc) için buğzetmek. 3. İmandan sonra küfre düşmekten, ateşe atılmaktan korkar gibi korkmak. Allah'ü Teala'nın emirlerine uyan, Allah'ü teala'yı zikreden, nimetlerini ve ihsanını tefekkür eden bir mümin Allah'ü tealaya yaklaşır ve O'nun (cc) dostluğunu kazanır. Dostluğunu kazananları da şöyle müjdeliyor. "Bilesiniz ki, Allah dostlarına korku yoktur. Mahsun da olmayacaktır". (Hud 72) Babil hükümdarı Nemrud, Hz. İbrahim (as) ateşe atarken, İbrahim aleyhisselamın aklına yanma korkusu gelmiyordu, korktuğu şey bir an bile olsa Allah'ü Teala'nın vekilliğini taleb ediyordu. Nitekim "ey ateş! İbrahim için serin ol!" ilahi buyruğuyla korundu. Hz. Ali'ye (kav) bir kimsenin kendisini çok fazla sediğinden bahsederler Hz. Ali (kav) "evet doğrudur" der ve "Benim onu sevdiğim kadar o da o beni semektedir" buyurur. Aşk, mutlak varlığı yani Allah'ü Teala'yı sevmektir. Hakk'dan başka her şeydengeçmektir" buyurur. Aşk, mutlak varlığı yani Allah'ü Teala'yı sevmektir. Hakk'dan başka her şeyden geçmektir. Aşk, sevginin en ileri haddi olduğundan seçkin Allah dostlarının sıfatıdır. sevgi uğraşla kazanılır, aşıkça ilahi bir vergidir. Allah'ü Teala "Sen olmasaydın kainatı yaratmazdım" buyururken dünya ve kainatın sevgi ve muhabbet üzerine yaratıldığını haber verir. Aşk, her durum ve haliyle insanı Hakk'a götüren yoldur. Oister kötü arzulardan uzak kalmak kaydıyla ilkin insan arasındaki mecazi aşk olsun, ister Allah'ü teala ile kul arasındaki gerçek aşk derecesini bulsun aynıdır, aynıdır diyoruz çünkü hakikatte yani hakiki aşka mecazi aşkdan ulaşılır. Mecazi aşk kulu er geç mevlasına kavuşturur. Tarih boyunca dillerden düşmeyen, Ferhat'ın dağları delişi, Mecnun'un çöllerde gezişi mecazi aşk iken yolun sonu onları hakiki aşka götürmüştür. Aşk, insana sevmenin ne olduğunu öğreten, feragat ve fedakarlığın yollarını öğreten bir lütuftur. Sevmenin ve aşık olmanın yolunu, sözlerin en güzeli kur'anı Kerim şöyle gösteriyor: -"De ki ey Habibim: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız hemen bana tabi olun ki, Allah da sizleri sevsin ve bağışlasın. Ve Allah çok bağışlayıcı ve çk acıyıcıdır". (Al-i İmran 31) -"Ebu Hüreyre (ra) buyurur: -"Ben Rasulullahdan iki çeşit ilim öğrendim, birini anlattım, diğerini gizledim. Onu da anlatsaydım boynum giderdi." Ebu Hüreyrenin (ra) ve Hz. Mevlanın (ks) açıklamadığı o ilim tasavvuftur, sevgidir, muhabbettir ve aşıktır. Onu kendisinden yaşayan kişide Allah'ü Teala'nın lütuflarından biri belirgenleşir, bu hal peygamberlerde de böyledir. İbrahim (as): Allah'ü Teala'dan başka gönlünce hiç bir yaradılmışın yeri olmayan anlamında "Halilullah", Musa (as): Allahü teala ile konuşan, hayata Celal sıfatının tecellisinden olan anlamında "Kelimullah", isa (as): Batının tasfiyesi ve nefs tezkiyesi ile ahlakda kemale ermiş anlamında "Ruhullah" namazını kazanmıştır. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizde ise: Yüzyirmidörtbin veya ikiyüzyirmidört bin peygamberin bütün güzel vasıfları en üst seviyede toplanmıştır. Bundan dolayı da "Habibullah" ve "Rasulullah" ünvanlarını almıştır. Evliyaullah da bazı vasıflarla mümtazdır. Abdülkadir Geylani (ks) ise yakıcı ve kavurucu aşk, vecd ve muhabbette harikuladedir. Hallacı Mansur (ks) "Benim dirilişim ölümündür" buyurarark maşukuna kavuşmayı diriliş olarak yorumlamış. Kavurucu bir aşkın kendisine dünyayı dar getirdiğini belirtmek istemiştir. Hz. Mevlana (ks) : aşk ve muhabbeti şu dizelerle anlatır. Bu denizde ne ölmek var bize Bu denizde ne gam ne keder Bu deniz alabildiğine muhabbet Bu deniz iyilikten cöbertlikten ibaret. Başka bir sözünde ise: "Kur'an' Kerimi başdan sonra eleyip taradım, her ayetin ve kıssanın manası ve özeti olarak şunu buldum. Ey kulum! Ben'den başkasından ilgi ve alakanı kes. Başkasında bulacağın elde edeceğin her şeyi, halkaminnet etmeksizin benden bulursun. Fakat benden bulacağın, elde edeceğin şeyleri hiç bir kimseden bulamazsın ve hiçbir kimseden elde edemezsin. Ey bana yapışıp sığınan kimse bana daha fazla sarıl ve daha fazla yapış."

KADİRİ TARİKATI Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz zamanında islami ilimlerin esasları bizzat mevcut olmakla beraber, ihtiyaç hissedilmediği çin ayrı ayrı bilim dalları haline getirilmemiştir. Fıkıh, kelam, tefsir, hadis ve tasavvuf bizzat mevcuttu ve ashabı kiram (ra) hepsi değişik adlar altında değil de, tasavvuf dahil yukarıda adı geçen gilimleri hem öğreniyor, hem de hayatlarında tatbik ediyorlardı. Bir gün Peygamber (s..av.) Efendimiz, Hz. Hariseye (ra) sorar. - Yâ Harise! Sabaha nasıl dahil oldun?.. Harise (ra) - Hakiki bir mü'min olarak cevabını verdi. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz. - Ey Harise! ne dediğine dikkat et! Çünkü her hal için bir hakikat ve delil vardır. Senin imanının hakikati ve delil inedir? buyurdu. Hz. Harise'de (ra). -"Nefsimi dünyadan çektim, o kadar ki dünyanın taşı ile altını, çamuru ile gümüşü bana bir oldu. Gecelerimi uykusuz, gündüzlerimi susuz (gece kaim gündüz saim) olarak geçirdim. O halde geldim ki şimi ben açıkça Rabbimin arşını görür gibiyim". Cevabını verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz. -"Bildin ya Harise! Bna sımsıkı sarıl, bundan başka daha güzel bir şey yoktur" dedi. -"Tasavvuf ilmine ışık tutan ve tasavvufun özünüt eşkil eder. Tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, Allah'ü Teala'ya teveccüh, sabır, zikir ve murakebe gibi tasavvufi ilimler o zaman da vardı. Hz. Harise'nin (ra) hadisesinde ki gibi ve diğer ashabı kiramın (ra) yaşantılarında bu bilimlerin en güzelini hatta bize örnek teşkil edecek şekilde yaşıyorlardı. Onlar yaşayan bir numuneydiler. Öyle buyurmuyor mu Allah Rasulü?: "Benim ashabım gökdeki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız refaha kavuşursunuz". ‹şte o yıldızların da en büyüğünün Hz. Ali (kav) olduğunu buyuruyordu. Onlar bilmediklerini yine kendisinden sorup öğreniyorlardı. imam Ali (kav) den rivayet olunur. Ben Allah Rasulünden sordum, dedim ki: Ya Rasulallah bana, Allah'a varan en yakın yolu göster. Kullara en kolay, Allah indinden en üstünü olsun. Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: -"Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediklerinin en üstünü La ilahe illallah dır. Eğer yedi kat gökler ve yedi kat yerler bir kefeye, La ilahe illallah da öteki kefeye konulsa, La ilahe illallah ağır gelir". Sonra buyurdu ki: -"Ya Ali, yer yüzünde "Allah, Allah" diye zikredenler bulundukça kıyamet kopmaz." Bunun üzerine Hz. Ali (kav) arzeyledi ki! Nasıl zikredeyim ya Rasulallah? Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizi buyurdular ki: -"Ya Ali gözlerini yum ve ben üç kere La ilahe illallah diyeyim. Benden işit, sonra üç kere La ilahe illallah diyen sen söyle ben işiteyim". mekke'den Medine'ye hicret eden sayıları yaklaşık dörtyüz kadar olan muhacirlerden bir kısmı mescidi Nebevinin bitişiği olan ve suffa denilen yerde kalıyorlardı. Bunların görevi şeriat, tarikat, marifet ve hakikat ilimleri ile uğraşmaktı. Daha sonra özellikle gençler arasında sanatsal faaliyetler yönü ile guruplar oluşturuldu. Bunlardan bir kısmı cehri (sesli) zikir çekmek içina yrılırlar, bir kısmı da hafi (gizli) zikir çekmek için ayrılır. Anadolu'daki ahilik teşkilatıda bu zamanda başlamıştır. Cehri (açıkdan, sesli) zikir çekenler grubunu ilmin kapısı olarak tarif edilen hz. Ali (kav) eğitiyordu. ‹lmin kapsı sözünü peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz! Hz. Ali (kav)yi kasdederek: "‹lmin şehri benim, o şehrin kapısı Ali'dir" diye buyuruyordu. Hafi (gizli) zikir çekenleri de Hz. Ebu Bekir (ra) eğitiyordu. Cehri zikir çeken Hz. ali (kav) grubuna Seyfi, hafi zikireken Hz. Ebu Bekir (ra) grubuna Vehbi deniyordu. Her ne kadar burada zikir yolu ikiye ayrılmışsa da bir hizip veya muhtelif şeklinde değildir. Her iki zikir şekilde ayet-i celile ve hadisi şeriflerle tavsiye edilmiştir. Peygamberimiz (sa.v.) Efendimiz namaz bitip selam verdikten sonra yüksek sesle şöyle söylerdi. "La ilahe illlalahü vahdehü la şerike leh, lehül-mülkü ve lehül hamdü ve hüve ala külli şeyin kadir. La havle vela kuvvette illâh billah" Asrı saadet dönemi incelendiğinde, alemlerin efendisi, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin müteaddit defalar cehri zikre katıldığını görmekteyiz. Ezanı Muhammediyyenin sesli okunuşu, sabah, akşam ve yatsı namazlarının sesli kılınışı ve Kur'an-ı Kerim'in sesli okunabileceği gibi ibadetler farz, vacip, sünnetve nafile ibadetlerin aşikare yapılabileceğinin bir göstergesidir. Şâfi mezhebine göre cehri zikir hafi zikirden daha faziletli kabul edilmiştir. Mutasavvıflara göre, gönülde yetmiş perde vardır. suların damlaya damlaya sert toprakları aşındırdığı gibi, zikirdeki süreklilik, tefekkür ve teslimiyet de bu perdeleriyırtar. Üç kişi bir araya gelip zikir yaptığında melekler, mürşidin, prin ve Peygamberin ruhaniyetleri zikir yapanlarlaberaberdir. Yine mutasavvıflar, cehri zikrin yapıldığı yerdeki canlı cansız ne varsa yapılan zikri duyan her şeye zakirin ya da zakirlerin (zikir yapan kişi ya da kişilerin) zikrineşahit olacaklardır diye buyurmuşlardır. Peygamber (s.a.v) Efendimizden sonra Hz. ali (kv) den yakın zamana kadar Kadiri tarikatına mensup olanlar, ilmin yanında bir taraftan dış düşmanlarla mücadele ederken diğer taraftan nefisleriyle savaşıp ruhlarının kuvvetlenmesine gayret etmişlerdir. Bu kolda olanların ayrıca doğruluk, ahde vefa, azim, sebat vs. gibi güzel sıfatlarla vasıflamış olmaları da dikkatlerden kaçmaktadır. Kadiri tarikat mürşidi SeyyidMuhammed (ks) Efendiye göre "Kadiri tarikatından ders alan evliyaların cemaatinden sayılır?" Nakşi tarikatının kurucusu ?ahı nakşibendi (ks) hazretleriBağdat'ı ziyaretinde Geylani (ks)Hazretlerinin mübarek kabri önünde şu kıtayısöylemiş ve bundan sonra büyük feyze nail olarak geniş fütuhata (zaferlere) ulaşıp velayet semasının yüksek burçlarına erişmiştir. "Her iki alemin sultanı Şah Abdulkâdir, Evladı Ademin hakanı Şah Abdulkâdir, Arş'ın Kürsi'nin Kalem'in ayıve güneşi, En büyük nurdan bir kalb nuru Şah Abdulkaâdir." Âlemlerin Efendisi Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizden sonra, "razı olunmuş"", "Murtaza", "Emirü'l Mü'minin", ve "‹mam'ül Müttakin" lakapları ile tanınan Hz.Ali (kav) ile ayrılan kadiri tarikatı, onun zamanında müesseseleşmiştir. Ashabı kiramdan (ra) hakkında en çok ayet nazil olan, hakkında en çok hadis rivayet edilen Hz. Ali (kav), sofinin dünya görüşünüve dünyayı şöyle anlatmıştır: "Nasıl niteleyeyim başı keder, sonu fena olan bir yurdu, helalinden hesap var, haramından ceza. Ondan zengin olan fitneye uğrar, fakir olan üzüntüyle dolar. Kim onun peşinden giderse onu kaybeder, kim ondan geri durursa ona yaklaşır. Kendisiyle görenin gözünü açar, gözü kendinde olanıysa kör eder." Hz. Ali (kav) nin sözleri anlamv e derinlik açısından Kur'an ve hadislerden sonra gelir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, O'nu ilim şehrinin kapısı olarak târif etmiştir. Hakkında hadis de rivayet edilen Seyyid Abdulka-dir Geylani ise şöyle buyurur: "Ayaklarım bütün evliyanın omuzları üzerindedir. Müridanımın her ne haceti olursa Allah'ü Azimüşşana arz edip kabul olması için gayret sarfederim. Hatta günahı çok olan bir mü'min benim medresemin kapısından geçerse yevmi kıyamette azap ondan hafifler. Yüce Allah bu niğmetleri bize ihsan eylemiştir." Başka bir sohbetinde ise: Müridanımızın kıymeti nezdimizde pek ali, ziyade sevgilidir. Bir de süluklerini tamamlamış iseler kıymetlerini anlamak mümkün değlidir." buyurur. Pir Abdulkadir Geylani (ks) hazretlerinin dergahında geçne bir kerameti şöyle anlatılır: "Kadının biri, dergahda kullanılmak üzere bir torba yün getirir. Hz. Geylani (ks) torbayı alır ve dama atar, bu arada kadın üzülmüştür. Ben dergaha yardım için yün getirdim, onu da dama attılar demiştir. Bu arada çok uzak bir mesafede batmakta olan bir gemide bulunan bir mürd, pirden himmet etmesini istemiştir. Allah'ü Teala'nın izni ile himmed gerçekleşir ve dama atılan yün trobası ile eminin deliği tıkanır ve batması önlenir. Dönüşlerinde kadına çok miktarda para verir ama kadın paranın tamamını fakirlere dağıtır. Altın silsilenin son halkası Seyyid Muhammed (ks) efendinin müridlerinden biri şöyle anlatır: "‹kinci çocumdan sonra rahatsızlandım. Doktor kalbimin delik olduğunu söyleyince her gün ölüm korkusuyla eriyip gidiyordum. Muhammediyye kolunun halifesinden ders aldım ve bir süre dersimi yaptım ve çok rahatladım, hatta iyi oldum diyebilirim. Bu sırada dersime ara verdim. Rüyamda daha sonra Seyyid Muhammed (ks) Efendi oldğunu öğrendiğim bir zat bana: Kızım dersini yap, bu ünü Allah'ü Tealayı beraber zikredelim" dedi. Böylesine üstün vasıflar lutfedilen Kadiri Tarikatının altın silsilesini sevmek, onların yolundan giderek onların yaşadığı gibi yaşama gayreti göstermek, şefaat, himmet ve feyizlerinden istifade etmek, lütfedilen vasıflara istifadesi nisbetinde ortak olmaktır. Unutulmamalıdır ki, kadiri tarikatının üstünlüğüt abiri caizse hedeflere varmadan biri yaya olarak diğeri uçak ile giden iki yolcu gibidir. Allah'ü telaa, Peygamberimiz (sa.v.) Efendimiz ve onun gözüde neslinin yolundan ayırmasın.

İMAM RABBANİ (ks) Hazretlerinin Kadiri Tarikatı Hakkında Söyledikleri Kurb-ü velayettir. Aktab, evtab, büdela, nüceba ve Allah4ü Teala'nın umum veli kulları bu yoldan vasıl olurlar. Süluk tarikı da bu yoldan ibarettir. Hatta bilinen cezbe dahi, bu yola dahildir. Burada tavassut ve hail olma durumu vardır. Bu yoldan vasıl olanların muktedası, reisi, o büyüklerin feyiz kaynağı Hz. Ali Murtaza'dır. Allah ondan razı olsun. Bu şanı büyük mansıp ona taalluk eder. Rasulüllah (s.a.v.) Efendimizin mübarek ayağı, O'nun mübarek başı üzerinde gibidir. Hz. Fatıma Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dahi bu makamda onunla ortaktırlar. Zannım o ki, Hz. Ali (ra) unsuri hayatın başlamasından evvel bu makamın MELAZ‹ (Sığınılacak ve baş vurulacak yer) idi. Nitekim unsuri hayatın başlamasından sonra da; bu yoldah her kimse bir feyiz ve hidayet ulaştı ise ulaşmıştır. Zira o, bu yolun son noktasındadır. Bu yolun merkezi dahi onamütealliktir. Vaktaki, onun devri tamam olur, bu kadiri yüce mansıbı sırası ile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e teslim edip bıraktı. Allah onlardan razı olsun. O ikisinden sonra da tertip ve tafsil ile oniki imamdan herbirini geçti. Bu büyüklerin yaşadıkları asırlarda, hatta ebedi alame irtihallerinden sonra, her kime bir feyiz ve hidayet ulaştıysa bunların tavassutu ve onların heylulet durumu ile ulaştı. ‹sterse, kutuplardan ve vaktin mücebasından olsun. Bütünün sığınağı ve hepsinin melcei bu büyüklerdir. Zira etrafın mutlaka merkeze katılması gereklidir. Taa sıra ?eyh Abdulkadir Geylani hazretlerine gelinceye kadar Allah O'nun sırrının kudsiyetini artırsın. Sıra kendisine gelince anlatılan bu mansup O'na bırakıldı. Sırrı mukaddes olsun. Bu merkez üzerinde anlatılan imamlarla ?eyh (Abdulkadir) Geylani Hazretleri) arasında hiçkimse müşahede olunmamaktadır. Allah sırrının kudsiyetini artırsın. Şu anlaşılmaktadır ki nücebadan olsun, kutuplardan olsun her kime feyizlerin ve bereketlerin ulaşması var ise O'nun (Abdulkadir Geylani Hazretlerinin) mübarek tavassutu ile ulaşmaktadır. Çünkü bu merkez O'ndan başkasına müyesser olmadı. Bundandır ki şu şiiri söyledi: Battı güneşleri evvelkilerin, güneşimiz; Ebedidir ufuklar üzeredir sesimiz.

TEFEKKÜR Bir hadisi şerifte: "Bir saatlik tefekkür bir senelik ibadetten hayırlıdır" buyurulmuştur. Öyle olur ki, bir saat gelir, gönle bir endişe düşer, bir ömür boyu elde edemediğini o saatte o düşünce ile elde edilebilir, bu sebepledir ki, o bir saatlik tefekkür çok çok hayırlı olabilir. Tefekkür sahaları, marifetullah ise - ki, her mü'minin yeğane gayesi bu olmalıdır-, bunun içinde kulun tefekkürü ya dinin emir ve nehiyeleri üzerinde olur, ya da Allah'ü Teala'nın esma ve sıfatı üzerinde çok çok hayırlı olabilir. Tefekkür sahaları, marifettullah ise - ki, her mü'minin yegane gayesi bu olmalıdır-, bunun için de kulun tefekkürü ya dinin emir ve nehiyleri üzerinde olur ,ya da Allah'ü Teala'nın esma ve sıfatı üzerinde olur, ya da O'nun (cc) ilahi sanatlarının inceliklerini düşünür. Kulun, Hakk'ın zatı üzerinde teekkür etmesini Hakk Teala sevmez ve istemez, hatta bu yasaklanmıştır. Kul önce kendini düşünmeli, nefsi emmareden kurtulup Allahü Teala'nın (Casiye suresi 23. ayet) "Ey Muhammed, heva ve hevesini ilah edinen, ilmi olduğu halde Allah'ın şaşırttığı...." buyruğunca bunlardan kurtulup sonra Allah'ü Teala'nın sıfatlarını, ibadetlerini ve şekillerini, duaların ve münacatların manalarını düşünmelidir. Aslında kulun Allah'ü Teala'nın zatı düşünmeye gücü yetmez. Bunlar kulun bilgi ve tahammül gücünü aşar, ama peygamberler ve onların varisleri olanlar istisna, çünkü Allah'ü Teala onlara onun yanında birçok haslet bahşetmiştir. Mesela Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, bir doğduğunda, bir de dört yaşında iken -ki buna sütkardeşi Hz. ?eyma şahit olmuştur-, bir de Mi'raç gecesi manen ameliyat edilerek Allah'ü tel! a'nın cemalini görmeye hazırlanmıştır. Bilgi yönüyle de öyledir, onların (Peygamberler ve varislerinin) bilgileri Allah'ü Tealanın bilgisi yanında okyanusla damla misali gibidir, anlattıklarıda bildiklerinin yanında aynen deryadaki damla gibidir. Alemlerdeki her şey O'nun (cc) sanatadır. Yaratılan insan, cin, melek... vs. ne varsa (evveldeve ahirde) Allah'ü Teala'nın ilmi yanında olanların ilmi bir hiçtir. Hakkı tanımayan, O'na (cc) dost olmayan cahil kalır. Kendi başına öğrendikleri de birşeye yaramaz. Kişi düşünmelidir ki, arş, kürs, yedi kat gök ve yedi kat yer ve bunların arasındakiler, canlı veya cansız ne varsa O'nun (c) kudreti karşısında bir zerre hükmündedir, dilerse bir anda yokeder, dilerse bir anda dilediği kadar halkeder. Tefekkürün neticesi marifetillahın işaretleri ve Allah (cc) sevgisinin sıfatıdır. Tefekkürle bu sıfatı kazanan kişi en şerefli kişi konumundadır. Tefekkür, mü'mine anlayış ve feraset kazandırır.

ÖLÜM TEFEKKÜRÜ Mü'min ettiği zikrin en son zikir, kıldığı namazın en son namaz, hatta aldığı nefesin en son nefes olabilme ihtimalini düşünmelidir ki, ancak o zaman ahiret hazırlığını daha iyi yapar, böylece kişinin günah işlemeye olan meyli azalır. Şu anda öldüğünüzü düşünün. Aslındaölüm, onu düşünmek veya düşündüklerini anlatmak kadar basit bir hadise değildir. Alimlerden birine göre, ölümün en ehveni; ağzı dar olan bir uvalın içinden zorla konmuş bir çalıyı çıkarmak gibidir. Ölüm, bir başka alime göre de; kolumuzun veya bacağımızın kırılışındaki acıyı vücudun her zerresinde hissetmek gibidir. Hz. Ademden günümüzekadar gelmiş ve geçmiş her faninin bile tam anlamıyla, kelimelerle ifade edemediği ölüm, ölüm hadisesinin gerçekleştiği varsayımı ile cesedeniz bir odaya veya uygun bir yere konur. Tanıdık, eş-dost ve akrabalarınız bu haber özerine toplanırlar. Şu bir gerektir ki: Orada bulunan hiçbir beşer, bir ölüile aynı mekanda kalmak istemez. Zira, birçoğu cesedinizden korktuğu için bir an önce yanınızdan kaçmayı düşünür. Öte yandan yıllarca aynı yastığa baş koyduğun eşin ihtiyari veya gayri ihtiyarı üzülmesine rağmen yanınızda kalmak istemez. Ya çocuklar! Uğruna herşeyini feda ettiğin, saadetine gölge düşürecek en ufak bir hareketten dahi kaçındığın, her akşam eve gelişinde senisarılıp öpmeden bırakmayan çocukların bileseniyalnız bırakanlardan olacaklardır. Senin, vefat eden bir yakının yalnız bıraktığın gibi... Oysa kis en! yalnız kalacağını, en çok sevdiklerin tarafından terkedileceğini bile düşünmeyen sen, ölümden bahsedelirken olağan bir hadiseymiş gibi algılayan sen. Bir ortamda yalnız başına beklerken, sevenlerin "cenaze zuhur ettiğinde, defni için acele ediniz" sünneti seniyyesine uyarak, biran önce toprağa verilmenin telaşı ile koşuşturmalar devam eder. Mezar hazırlıkları, defin işlemleri, bir yandan da yıkama işlemleri başlatılır. Teneşir tahtası üzerine alınır ve yıkayıcıya teslim dilirsin. Yıkayana öyle bir teslim oluş ki; Suyun sıcak veya soğuk oluşu kendi isteğine göre değil, yıkayıcının isteğine göre ayarlanır, abdest aldıışı, yıkaması tamamen yıkayıcının isteği doğrultusunda gerçekleştirilir. Þuram - buram açılıyor, ya da şu organım tam yıkanmadı dme hakkına sahip değilsin. Yıkama işlemit amamlandıktan sonra, şimdiye kadar giydiğin elbiselere hiç benzemeyen ,cebi olmayan, kalitesi düşük bir bezden, yaasız gömlek olarak da tabir edilen kefen biçilirve dikişsiz olarak giydirilir. Derken dönüşü olmayan son yolculuğa çıkarsın. Ezanı ve kameti doğduğunda okunan, şimdiye kadar senin başkaları için kıldığın, yada başkalarık kılarken senin seyrettiğin namaz, şimdi de senin için ,daha doğrusu Allah'ü Teala'dan affının talebi için kılınır. Mezarlığın kapısından girildiğinde, bakıyorsun sevenleriyin hepsi bir de amelin yanında. Eller üzerinde taşınmaktasın ama bundan sonra olacaklardan habersizcesine! Kimse duymayacak artık, "Beni nereye götürüyorsunu?" ben daha ibadetlerimi tamamladım" diyen feryatlarını, kimse duyamaz artık "aah gaflette geçirdiğim ömrüm" diyen çığlıklarını, Ve nihayet kapısı penceresi olmayan, zoraki sığabileceğin, küçücük bir doaya konduğunda, üzerin örtülür. Amelin hariçherkes seni terkeder, yanında sevdiklerinden değer verdiklerinden kimse yok artık. Hatta yeni arkadaşların yılanlar ve çıyanlar gelmeye başlar. Orası senin için "Ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur" artık. Ölüm tefekküründe Azrail'in gelişinden bu ana kadar olan süre, gerçek olarak yaşanıyormuş gibi düşünülür ve henüz fırsat varken mutlaka yaşanılacak bu merhale gelip çatmadan, işlenen günahlar göz önüne getirilerek, tevbe edilir. ‹man yenilenir, Allah'ü Teala zikredilir ve bağışlanmamız için dua edilir. Allah'ım! günah işlemeyi ençok engelleyen ölümü, çok hatırlayanlardan eyle.

RABITA Rabıta Allah'ü Tealaya ve onun yüce Rasulüne (s.a.v.) ve Cenabı Hakkın veli kullarına duyulan sevgi ve muhabbetten ibarettir. Nasil ki sevi, sevgilinin hayalini, güzelliğini, şahsın ve sıfatlarını hal ve hareketlerini düşünerek, kalbi sevgiliye bağlamaktan ibaret ise, rabıta da böyledir. Bu hal az veya çok her mü'minde mevcuttur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimize onun halifelerine, ashabına yönelik segi ve muhabbet üm4minin kalbinde bulunur. Rabıta: lügatte "artırmak", kuvvetlendirmek, abğlamak" anlamlarınagelir. Ali ‹mran suresi 200. ayetinde mealen. "Ey iman edenler, sabredin, sabır yarışında ileri geçin, cihad için rabıtalı ve hazır bulunun. Allah (cc) dan korkun ki felaha ermiş olasınız" buyurulmaktadrı. Burada rabıtaAllah'ü Tealadangelen emirlere kesnilikle uymak demektir. Ayrıca emir sahiplerine, (Allah'ü tealanın hükmüne göre) harp anında nöbetlere, her türlü vazifelere mesuliyet hissini elden bırakmadan sımsıkı bağlı olmayı bildirmektedir. Adetleri terk etmek, nefsin üstün gelme isteklerini yerinegetirmemek, arzu e isteklerine gem vurmak, taat ve ibadetlere ağırlık vermek ve böylece Cenabı Haktan tecellii ilahisini gözetmek, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet sırlarına kavuşmak mümkün olur ki, bu da ancak olgun bir rabıtaile gerçekleşebilir. Zira cenabı Hakk (cc_ Kasas Suresi 10. Ayetinde mealen şöyle buyurmaktadır. "Eğer inananlardan olması için kalbine sabır ve sükun ile rabıtavermeseydik az daha çok açığa verecekti". Kuvvetli bir iman ve teslimiyet ile Rabbine bağlanan kul mutlaka saadeti bulur, bu da ancak Cenabı Hakk'ın sevdiklerini sevmek, onlara tabi ve teslim olmakla mümkündür. Rabıta ile emir olunmak Allah'ü aziymüşşüna O'nun aziz Peygamberi Hz.Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimize, onun varisleri olan evliya kullara beslenen sevgi ve muhabbetin alemetidir. Bu hususta Allah (cc) tevbe Suresi 119. ayetinde mealen şöye buyurmaktadır. "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun" Burada emrolunan onların meclislerine varmak onlarla yüz yüze, diz dize gönül gönüle verip Allah'ü Tealayı zikretmek ve vazifesini direği gibi yerine getirmektir. Zahiren yanlarında olunmadığı zamanlarda da, rabıtaile onlarıtehayyül etmek, onlların yanında, yöresinde, sohbetinde ve meclisinde imiş gibi halve hareketlerini kontrol altına tutmaktır. "Ben bir kulumu sevdiğimde onun tutan eli, gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse ona veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum?" ‹şte rabıta yapan kişi kendi varlığını bir yanabırakıp bu hadisi kutsinin sırrına ermiş olan mürşidin varlığına bürünerek onun eli ve dili ile Hakka yalvarmış münacaat ve ibadet etmiş olur. Böyle bir şekilde varlıktan soyunma hali, nefsin terbiyesinde en müessir yollardan biridir. Bir hadisi şerifte Peygamber Eendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır. "Cenabı Hakka tazarru ve niyazda bulunurken Peygamberlerden, evliyaullah'tan veya salih kullarından birisini vesile etmek duanın ve zikrin faziletlerindendir." (Müslim cilt. 3. shf. 074) Yine bir hadisi şerifte buyurulur: "Bir saatlik tefekkür bir yıllık ibadetten hayırlıdır?" Cenabı Hakkın Zat sıatının tecellisine mazhar olmuş, rabıta yapılan evliyalar, gördükleri zaman Allah (cc) hatırlatırlar" hadisi şerifi gereğince rabıta yapan kimseye, Cenabı Hakkı hatırlatır ve zikri bu mana var şuur içerisinde devam ettirir. Yine "Onlar Allah'ı zikretmek içintoplanan kimselerdir." Hadisi şerifi sırrınca dasözleri, özleri, hal ve hareketlerigüzel olan kendilerini sevenler için güzel örnek teşkil eden insanlardır. O halde onları zahiren gören nasıl ki Allah'ü Teala'yı hatırlıyorsa, onları seven Rasulullah Efendimize sever. Onlarla oturup kalkan onlar gibi yaşayan onlargibievliya olur. Bu sayedePeygamberimiz (s.a.v.) Efendimize ulaşır. Oradan da sevgililer sevgilisi Allah'ü teala'yı vasıl olur. Rabıta Peygamber mucizesidir. Eğer ruh üzerinde doğrudan tesirini gösteren bir şey aramak gerekirse Allah'ü Teala'ya, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize ve onun velilerine götüren rabıta dan daha kestirme ve etkili bir başka yol yoktur. Ey Hayy ve Kayyum olan Allah'ım! Senin rahmetine iltica ediyor ve senden yardım diliyorum. Benim bütün işlerimi düzelt ve beni bir an bile nefsimle başbaşa bırakma!... 

KADİRİ TARİKATI VE MUHAMMEDİYYE KOLU Fahri kainat Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz'den sonrabirinci ‹mam Hz. Ali (kav) ile ayrılan ve imam Hüseyin (ra), ‹mam Hz.Zeynel Abidin (ra), ‹mam Muammed Bakır (ra)'a deam etmiş ve ‹mam Hz. Caferi Sadıkta (ra) Nakşi tarikatı ile birleştiği için Derya haline gelmiştir. ‹mam Hz. Caferi Sadıkın (ra) annesi ve ‹mam Hz. Muhammed Bakırın eşi Ferve (ra) Hz. Ebu Bekir'in (ra) torunun kızıdır. O nedenle de iki kol ‹mam Hz. Caferi Sadıkta birleşmiştir. ‹mam Hz. Musa Kazım (ra) ile devam eden ve Pirimiz Abdulkadir Geylani (ks) hazretlerinde genişleyen ve adını da ondan alan Kadiri Tarikatı ve Seyyid Muhammed (ks) de: Muhammediyye, Ebheriye, Mevlevi ve Nakşi (bu koldan Halid) olmak üzere dört kolun birleşmesiyle tekrar derya halinegelmiştir. Burada asıl olan Muhammediyye koludur. Diğer kollarla sonradan birleşmiştir. A) MUHAMMEDİYYE KOLU Babası Hz. Hasan (ra)'ın annesi Hz. Hüseyin (ra) neslinden olan Gavsul Âzam Abdlkadir geylani (ks) kurmuş olup adını da ondan almıştır. ‹mamı Rabbani (ks) tarafındn ikibininci yılın yenileyicisi olduğu söyleyen Abdulkadir Geylani (ks) dünyaya gelmeden önce Bağdat alimleri tarafından geleceği müjdelenmiş, onun ayaklarının bütün evliyanın omuzları üzerinde olacağı işaretle haber verilmiştir. Vazifesinin kıyamete kadar devam edeceğini işaretle kendisi şöyle buyurur: "Önceki güneşlerin hepsi battı ve gitti Bizim güneşimize batmıyacak ebedi." Evladı Resul olan Abdulkadir Geylani (ks) Hazretlerinin dergahında yuğrulan ve onun müridlerinden Muhittin HüsniHançer (ks) Hazretleriyle devam eden kol, Cizreli Muhammed Kadiri'ye (ks) kadar gelir. O'na izafeten Muhammediye adını alan kol daha sonra Seyyid Osman Efendiye kadar devam eder. Seyyid Osman efendi Kızılören'de ‹mamlık yaparken 1928 yılında dünyaya gelen Seyyid Muhammed (ks) efendi babasından beş yaşında iken ders almış tahsilini babasından başlamak üzere Kayseri Müftüsü ÇırakçızadeHacı Hüseyin Efendi'den devam ederek çeşitli hocalardan ders alarak imamlığa başlamıştır. Askerlik dönüşü yine imamlığa başlamış muhtelif yerlerde imamlık yapmış bu esneda 163. maddeden laikliğe aykırı hareket ettiği gerekçesiyle 1968 de Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmıştır. 24 yıl ceza istemiyle yargılanan Muhammed (ks) efendiye Bediüzzaman Said Nursi (Hz) nin avukatı ve ‹stanbul Baro başkası Bekir Berk müdafaa etmiştir. Daha sonra ‹stanbul'a hicret eden Seyyit Muhammed (ks) Efendi, başta Muhammediyye kolu olmak üzere, Ebheriye, Mevlevi ve Nakşi olarak dört kolun mürşitliğini yapmaktadır. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz vücuduna eziyet etmemiştir, çile haneye girmemiştir. Bundan dolayı da Kur'an ve Sünnet'e en uygun olanı Muhammediyye koludur. Bu kol Nakşi tarikatının mürşitlerinden Halidiye kolunun da verasetiyle birleştiğinden hemKadiri ve hem de Nakşi kolu olduğu içni zikri gizli de, aşikare de çekilebilir. Muhammediyye kolundan ders alan, kadiri ve nakşi dersleri çekebilir. KADİRİ TARİKATININ Muammeddiye Kolu Şeceresi 1. Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) 2. Hazreti Ali (kav) 3. İmamı Hüseyin 4. İmamı Zeynel Abidin 5. İmamı muhammed Bakır 6. İmamı Caferi Sadık 7. İmamı Musa Kazım 8. İmamı Ali Rıza 9. Marufül Kerhi 10. Sırrı Sakati 11. Cüneydi Bağdadi 12. Şibli Gaddesallahi 13. Abdulvahidü Tamimi 14. Abdül Yeraci Terbüsi 15. Şeyh Ebül Hasan Gürşi 16. Şeyh Ebül Said Mübarekel Mahsuni 17. Şeyh Abdul Kadir Geylani 18. Şeyh Said Abdul Rezzak 19. Şeyh Seyid Şerafettin 20. Şeyh Seyid Bahaddin 21. Şeyh Seyid UKail 22. Şeyh Seyid Şemseddin Sahrap 23. Şeyh Seyid Ebul Hasan 24. Şeyh Seyid Kedairahman 25. Şeyh Seyid Fazıl Geddesallahi 26. Şeyh Seyid Kedai Rahmani Sani 27. Şeyh Seyid Kemali Keyanni 28. Şeyh Seyid Zekandari 29. Şeyh İmamıRabbani 30. Şeyh Seyid Muhammed Kadiri 31. Şeyh Muhammed Said 32. Şeyh Ebul Ahad 33. Şeyh Muhammed Abid 34. Şeyh Şemseddin Habibullah 35. Şeyh Gurami Ali marifu Abdullah 36. Şeyh Ebul Said Sahib 37. Şeyh Ahmed Said 38. Şeyh Seyid Ahmed 39. Şeyh Seyid Osman 40. Şeyh Seyid Muhammed

B) EBHERİYE KOLU Bu kolun seyri sülük içerisinde devam eden mürşitlerinden biri de Somuncu Babadır. Somuncu Baba Kayseri'de doğdu. Babası Şemsettin Musa (ks) tarafından yetiştirildikten sonra Bursa'ya gitti, orada Hacı Bayram'ı Veli Hz.lerine ders verdi.Hacı Bayramı veli hz.leri de Hz. Ebu Bekir'in (ra) neslinden olan Akşemsettin'i (Fatihin hocasını) yetiştirdi. Somuncu baba ayrıca Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin neslinden olan Emir Sultan (ks). nin eksiklerini tamamladı. Bursa'da Yıldırım Beyazıt Han, yaptırmış olduğu Ulu Camii'nin açılışı için Emir Sultan Hz.lerini davet eder; fakat Emir Sultan Hz.leri "Somuncu Baba varken ben bu açılışı yapamam" der. Padişah Yıldırım Beyazıt Han Somuncu Babayı davet eder, davet kabul görüp açılış yapılır. Somuncu Baba tarafından irad edilen hutbede Fatiha Suresine yedi kez yorum getirilir. Daha sonra Camii çıkışında üç kapıdan çıkış yapılır. Her üç kapıdan da çıkanlar birleştiklerinde hepsi de Somuncu babayı görüp onun elini öptüklerini söylerler. Bu olay üzerine Somuncu baba'nın veliyullah olduğunu anlayan Şemsi Fenari onu ziyaret ve himmet ister. Ziyaret karşılığı olarakta kendisine himmet edilir. (Fatiha Suresinin Şemsi Fenari tarafından yazılan yediciltlik tesiri asırlarca kaynak kitap olarak okunur.) Sırrı ifşa olan Somuncu Baba büyük şöhrete kavuşur; ama "Şöhret afettir" hadisine uyarak Bursa'dan ayrılır. Oradan Aksaray'a gittiği söylenirse de üç yerde mezarıolduğu söylenmektedir. Akşemsettin Hz.leri ayrıca Kayseride Şıh Camii avlusunda türbesi bulunan İbrahim Sarafuyu (İbrahim binHüseyin Sarafu Tennuri) Hz.lerini yetiştirdi. ‹brahim Tennuri Melami tarikatının mürşitlerindendir. Daha sonra Halveti ve Celveti kollarının birleşmesiyle oluşan Ebheriye kolu çorakçı Zade Hacı Hüseyin Aksakal (ks)'da birleşir. 18 yaşında sohbet vermeye başlayan Hacı Hüseyin Efendi'nin manzum ilmihali, Hac Menasiki, Diş Risalesi ve Keçkül (sohbet) gibi eserleri vardır. Kayseri ‹mam Hatip lisesinin yapılışında büyük katkısı olan Hacı Hüseyin Efendinin, Cumhuriyet döneminde sohbetleri yasaklanınca evinde talebe yetiştirmeye başlar. Bunlar arasındaSeyyit Muhammed efendi de vardır. Talebelerine ilmü Aruz, Fıkıh ve eperye (kadiri tarikatının iç yüzü) dersleri veren Hacı Hüseyin Efendi 1952 de dünyasını değiştirir. Kabri şimdiki 2.Meslek Lisesinin olduğu yerdedir. Nakşi tarikatının mürşitliği Demirci Osman Efendi,e KadiriTarikatı Ebheriye kolu olarak Seyyid Muhammed Efendiye geer. Hz.Ali'ye (kav) Müntehi olan silsile: 1. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) 2. Hz. Aliyyü'l Murtaza (ra) 3. Hasan-ı Basri 4. Habib-i Acemi 5. Davudü't ai 6. Mağruf-ı Kehi 7. Seriyy-i Sakati 8. Cüneyd-i Bağdadi 9. Mimşad Dineveri 10. Ahmed Dineveri 11. Muhammed Bekri 12. Vecihüddin el-Kazi 13. Ebü'n Necib Sühreverdi 14. rüknüddin Mahmud Secasi 15. Kutbüddin Enberi 16. Şihabüdin Tebrizi 17. Cemalüddin Tebrizi 18. İbrahim Zahid Geylani 19. Sefiyyüddin Erdebili 20. sadrüddin Erdebili 21. Hoca Alaüddin Ali Erdebili 22. Şeyh Hamid Veli (Somuncu baba) 23. Hacı Bayram veli 24. Ak Şemseddin veli 25. Şeyh ‹brahim Tennuri (ks)

C. NAKŞİ TARİKATI (HALİDİ KOLU) Medresede ilim tahsili yaparken askere alınan ve Avusturya cephesine gönderilen, oradan Filistin ordusuna tayin edilen Seyyid Osman Efendi Filistin'de ingilizlerle harbe girer. Cephede Halidi Bağdadi'nin müridlerinden Seyyid Abdullah ile tanışır ve ondan ders alır. Nakşi tarikatının Halidi kolunun oluşturan bu kol Ali Gülam Hz.lerinden gelmektedir. Daha sonra ‹ngilizlere esir düşen SeyyidOsman efendi diğer esirler gibi zehirli su ile doldurulan havuza atılır; ama Allah'ü Teala'nın izni ile kurtulur. Memleketine döner. Kızılörende imamlık yaparken dünyasını değişir. Mürşitlik, oğlu Seyyid Muhammed Efendiye geçer. Halid-i Kolu Şerecesi: 1. Hz. Nebii Ekrem Muhammed Mustafa (s.a.v) 2. Ebu Bekir Sıddık (ra) 3. Selman-ı Farisi 4. Kasım ‹bni Muhammed ‹bni Ebu Bekir Sıddık 5. ‹mamı Caferi Sadık 6. Beyazıd-ı Bestami 7. Ebul Hasan Harkani 8. Ebu ali Fermedi 9. Yusuf-u Hamedanı 10. Abdullah Halık Gaçdevani 11. Arif-i Riyevkuri 12. Mahmud ‹nar Fağnevi 13. Ali Rameyteni 14. Muhammed Baba Semmasi 15. Emir Külale 16. Muhammed Bahaeddin Nakşibendi 17. Alaeddin Muhammed Akkari 18. Yakub-u Çerhi 19. Nasireddin-i Ebeydullah Taşkendi 20. Muhammed Zahid Bedhasi 21. Mevlana derviş Muhammed 22. Mevlana Emkeneki 23. Muhammed Baki billah Kabili 24. ‹mam-ı Rabbani (Ahmed Farukı Serhendi) 25. Muhammed Ma'sum 26. Mevlana Şeyh Seyfeddin 27. Nur Muhammed Bedavani 28. Şemseddini Habibullah 29. Ali Galum Dehlevi 30. Halidi Bağdadi 31. Seyyid Abdullah 32. Seyyid Osman Efendi 33. Seyyid Muhammed Efendi 

D) MEVLEVİ KOLU Kayseri kuruluşundan günümüze kadar çok sayıda veliye ev sahipliği yapmıştır. Allah Tealadan dilediğimiz kıyamete kadar da devam etmesidir. Bu velilerden birisi de Seyyid Burhanettin (ks) Hz.leridir. Mevlevi tarikatının kurucusu ve koruyucusu olmuştur. Bu tarikat Seyyid Burhanettin (ks) Hz.leri ile başlamış ve Mevlana Celalettini Rumi (ks) Hz.leri ile devam etmiş- ancak Hz. Mevlana bu tarikata sadece raksı ilave etmiş diğer bütün ilimleri Seyyid Burhanettin (ks) öğrenmiştir. Bu kol Bediüzzaman Said Nursi (ks) Hz.lerine kadar gelmiştir. Rusya'ya esir düşen Said Nursi (ks) Hz.leri esareten kurtulup ‹stanbul'a geldikten sonra Çelebi dergahından uzun süred ders almıştır.Saidi Nursi de Bitlisli Mehmet Emin Efendiden gelen Nakşi kolu, Kuddusi lakabı ile anılan aslen Buhara Türkmenlerinden olan Ahmet kuddusi (ks) Hz.lerinden Kadiri dersi ve Hz. Mevlana'dan gelen Mevlevi kolu olmak üzere üç kol birleşmiştir ve aynı zamanda üveysidir. Bediüzzaman Saidi Nursi (ks) Hz.leri yönetimlerin islama karşı davranışlarına muhalefet ettiğinden Ankara, Isparta vs. Ağır Ceza Mahkemelerinde müteaddit defalar yargılanıp Türkiye'nin çeşitli illerine sürgün edilerek hayatını sürdürdüğü halde zikir ve tebliği hiç bir zaman ihmal etmemiştir. ‹slamdan taviz vermeyişini hayatı ile ödeyip şehadet şerbetini içen Şeyh Said'in yeğeni ve halifesi ileödeyip şehaet şerbeini içen Şeyh Said'in yeğeni ve halifesi Şıh Melik, Kayseri'ye sürgün edilir. Kayseri'ye geldiğinde 17 yaşındadır. Burada Seyyid Muhammed Efendi ile tanışır ve 1948 de Isparta'ya Bediüzaman Saidi Nursi (Hz.)nin dergahında 7(yedi) ay birlikte ders alırlar ve Said Nursi'nin ‹stanbul'a sürgün edilmesiyle tekrar Kayseriye dönerler. Seyyid Mehmed (Muhammed) Efendi, said Nursi ile müteaddit defalar görüşür. 14 Mart 1960 tarihinde vefat eden Bediüzzaman Said Nursi (Hz)nden Kadiri ve Mevlevi kollarının Mürşitliği Seyyid Muhammed Efendiye geçer. Bediüzzaman Said Nursi (ks) vefat edince Urfa'da Halil İbrahim Camii avlusuna defnedildiği halde 27. 05 1960 ihtilalinde mezarından çıkartılarak bilinmeyen bir yere götürülür. Mevlevi Kolu Şeceresi 1. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) 2. Hz.Ali (kv) 3. Hasan-ı Basri 4. Habab-ı Acemi 5. Davudü't Tai 6. Ma'ruf-ı Kerhi 7. Seriyy-i Segaüi 8. Cüneyd-i Bağdadi 9. Ebu Osman Mağribi 10. Ebu Ali rudba'ri 11. Ebu Ali Katip 12. Ebul-Kasım Gürgani 13. Ebu Bekir Neccac 14. Ahmed Gazzali 15. Ebün - Necib Sühreverdi 16. Ammar İbni Yasir el-Bitlisi 17. Necmüddin-i Kübra 18. Sultanül-Ülema Bahaeddin Muhammed (ra) 19. Seyyid Burhaneddin tirmizi el-Hüseyni (ra) = 20. Mevlana Celaleddin-Rumi (ra) 21. Celeb-i Husameddin-i Rumi 22. Muhammed Bahaeddin (Sultan Veled) 23. Ulu Arif Efendi 24. Emir Şemseddini Abidin 25. Hüsemeddini Emir-i Vacidün 26 Alim-i Kebir 27. Çelebi Emir Adil 28. Çelebi Emir Alimi Sani 29. Çelebi Emir-i Arifi Sani 30. Çelebi Pir Emir Adil-i Rabi 31. Çelebi Cemaleddin-i Sani 32. Çelebi Hüsrev ‹bni Kasi 33. Çelebi Ferhi Muhammed 34. Çelebi Bustan-ı evvel Mustafa Efendi 35. Çelebi Ebu Bekir 36. Çelebi Muhammed Arifi Salis 37. Muhammed Pir Hüseyin Efendi 38. Çelebi Muhammed arifi Rabi 39. Çelebi Hacı Ebu Bekir 40. Çelebi Hacı Muhammed 41. Çelebi Muhammed Saidi Hemdem 42. Çelebi Muhammed Sadreddin Efendi 43. Saidi Nursi 44. Muhammed Efendi.

GÜNLÜK DERS Pirimiz Abdulkadir Geylani (ks) buyurdular ki: Bütün mü'minlere şuüç şey mutlaka lazımdır: a) Emredilene uymak, b) Nehyedilenden kaçınmak, c) Takdir edilene rıza göstermek. Kadiri takitanın Muhammediyye koluna tabi olup; Mürşid, halife veya ders verme yetkisi olan sofilerden birine biat eden her mürid, dersi; verilen sayılarda günlük olarak ihmal etmeden çekmelidir. Ders veren sayı olarak birşey söylemediği ya da ders verenle görüşülemediği zaman dersler aşağıdaki sayılarda çekilebilir. Dersler genellikle: a) Üç ihla, bir Fatiha ve Rabıta, b) Bismillahirrahmanirrahim, 100 defa c) Tevbe ve istiğfar, 100 defa d) Salavatı şerife, 100 defa e) Kelime-i Tevhid, 300 ila 1000 arası f) Lafzai celal, 1000 ila 3000 arası g) Ve dua, şeklinde günlük zikir çekilir. a) Rabıta: Enes bin Malik Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize: "Ya Rasulallah biz sizin yanınızda başka, dışarıya çıkıncab aşka oluyoruz. Bunun hikmeti nedir?' diye sorduğunda Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz "Eğer her zaman benim yanımda olduğunuz gibi olasanız, sokakta giderken meleklere selam verir gidersiniz" buyurur. O'nu görmek O'nun huzurunda olmak O'na ümmet olabilmek her kula nasip olmayan bir ayrıcalıktır. O'nu görmeden ölen en büyük evliya bile en büyük şehid, Hz. Hamza'nın katili "Vahşi'nin dahi mertebesine ulaşamaz. Mesela; subayla astsubayı mukayese edersek kıdemli bir astsubay bir teğmenden fazla maaş alabilir, ama onun derecesine ulaşamaz. Evliyalar da derecesi ne kadar yüksek olursa olsun ashabın seviyesine ulaşamaz. Bunun sebebi, evliyaullah'ın Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizi dünyada iken görmemiş olmasıdır. Alimler peygamberlerin varisleri olduklarına göreonlarla sohbette bulunmak vücuda hastalık için alınan bir ilaç gibidir. ‹şte rabıta, dünyagözüyle görmemiz mümkünatı olmayan Peygamberlerimiz (s.a.v.) Efendimiz karşımızda sohbet ediyor gibi düşünmek ve ayaklarını bütün evliyanın omuzlarında olduğunu beyan Seyyid Abdulkadir Geylani Hz.lerini sağ tarafında, sol tarafındaise asrın mücedidi, mürşit Seyyid Muhammed-i (ks) düşünerek gözlerini yumup (5 ila 20 dakika arası) onlardan oluk gibi akan feyzin ve bu akışını kalbine doluymuş düşünerek beklenir ve bu olayın gerçek olması umulur. Rabıta tek başına mürşitlede yapılabilir. Allah'ü Teala feyzini bol ve bizi onlara layık eylesin. b) İstiğfar: Al-i ‹mran Suresi 17. ayetinde: "Seher vakitlerinde mağfiret dileyenler" buyuran Allah'ü Teala hem af dilemeyi, hem de o vaktin önemni işaret buyurmaktadır. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz devamlı olarak "Allah'ım seni noksan sıfatlardan tenzih eder ve sana hamd ederim. Allah'ım seni noksan sıfatlardan tenzih eder ve sana hamd ederim. Allahım beni mağfiret eyle. Sen tevbeleri kabul eden merhamet sahibisin" derdi. Bir Hadisi Şerifte: "Tevbe ve istiğfara devam eden kimseye Allah'ü Teala bütün sıkıntılardan kurtulu şve bir genişlik verir ve ummadığı yerden kendisini rızıklandırır" buyurulmaktadır. Rızai ilahiyi bulmak için bu yoldan ders alanlar verilen sayı kadar "Estağfirullahelleziym" der, en sonunda "esraffirallahel aziymel keriymellezi lailahe illallahü el hayyel kayyum ve etubü ileyh" der. c) Selatü Selam: Allah Teala Ahzab Suresi 56. ayetinde "Muhakkak Allah ve melekleri Peygamber üzerine salat ve selam ederler. Ey İman şerefli ve müşerref olan kullarım! siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin" buyurulmaktadır. Bir Hadisi Şerifte: "Benim üzerime bir salavat getiren için melekler on kere istiğfar ederler. İsteyen (salatı) azaltsın isteyen çoğaltsın" buyurulmaktadır. Yine bir hadisi şerifte "İnsanların bana en yakını en çok salavatı şerife getirendir" buyurulmaktadır. Salavatı şerefinin çeşitleri çoktur, ancak, "Allahümme salli ala seyyidina muhammedin ve ala ali siyyidina muhammeddin ve sahbihi vessellim" söylenildiği gibi salli ve barik veya salatı tünciyna da söylenebilir. d) Kelimei Tevhid: Bir hadisi şerifte ihlas ile "La ilahe illlalah" diyen kimse yer dolusu günah ile de gelse cennete girer." buyurulur. Kelime-i Tevhidin faydaları sayılamayacak kadar çoktur. Bu hususta çok sayıda ayet ve hadis mevcuttur. Allah'ü Teala'nın birliğini O'ndan başka ilah olmadığını ve Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin onun Peygamberi olduğunu dil ve ikrar kalb ile tasdik her mü'mine farz olan bir ibadettir. Onun fazlaca zikredilmesi de elbette mükafatların en büyüğüdür. Günlük ders çekilirken, verilen sayı kadar "La ilahe illallah" en sonunda da Muhammedun Rasulullah denmelidir. Ya da, yine en sonunda La ilahe illallah el melikül hakkın mübiyn Muhammedün Rasulullah sadikul vağdül emyn". denmesi daha faziletlidir. e) Lafzai Celal: Allah'ü Teala'nın Kur'an-ı Kerim'de geçen (99) doksan doku esmaül hüsnası vardır. Bunlardan Kur'an'ı Kerim'de en çok geçeni Allah (cc) lafzıdır. Diğer sıfatların hepsi bunun içinde gizlidir. Diğer sıfatlarıyla zikredilebilir. Ancak "Allah (cc) "lafzıyla zikretmek daha efdaldir. Verilen sayı kadar çekildikten sonra "Allah Celle Celalehü ve ammenevalehü vela ilahe gayruhü" denir ve dua edilir. Allah'ü Teala günlük dersini huşu ile çeken kullarından eylesin.

CEHRİ ZİKİR Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de "Rabbini gönlünden, korkarak, gzili ve aşikar, sabah ve akşam zikret, gafillerden olma" buyurmaktadır. Muhakkakki namazı bitirdikten sonra sesini zikirle yükselmesi Peygamber zişan Efendimiz zamanında mevcut idi. ‹bni Abbas (ra) Efendimiz diyor ki: "Sesin bir şekilde yükselmesini işitir işitmez cemaatin namazdan ayrıldığını anlardım. "?edbad b. Evs (ra) naklederek dedi ki; biz Hz. Peygamberin (s.a.v.) yanında idik, buyurdu ki: - Aranızda yabancı yani müslüman olmayan biri var mı? - Hayır ya Rasulallah dedik. Kapının kapatılmasını emir buyurdu ve: - "Elleriniz kaldırınız ve La ilahe illallah deyiniz." Dedi, biz de ellerimizi kaldırdık, bir saat kadar dediğini tekrar ettik, sonra. - Hamd Allah'a mahsusdur. Ya Rab, seni beni bu kelimei tevhid ile gönderdin, bana onu emrettin ve onun karşılığında cenneti vadettin, sen vadinden asladönmezsin, dedi. Sonrada buyurdu ki: - Size müjdeler olsun, şüphesiz ki, Allah sizi bağışladı. - Hz. Aişe validemizi buyurdu ki; - "Rasulallah (s.a.v.) her anında Allah'ı zikrederdi". Bu hadisi ?erif bütün hallerden Allah'ü Tealayı zikir, tesbih, tehlil ve tefekkürün caiz olduğuna delildir. Alimler bu hususta ittifak halindedirler. Abdestli olmayanın, cünübün, hayır ve nifaz halinde olanların zikirleri caizdir. Kur'an'ı okumaları haram; ama dua niyetiyle Fatiha veya buna benzer bazı kısa sure ve ayetlerden okumaları helaldir. Muaz bin Cebel (ra) der ki: Ya Rasulallah; bana bir tavsiyede bulunur musunuz, dedi. Rasulallah (s.a.v): - Elinden geldiği kadar Rabbine takvalı ol, bulunduğun her taşın ve ağacın yanında Allah4ı çok zikret, işlediğin kötü amellerdendolayı dagizlisine gizli, açığına da açıkça tevbe et, buyurdular. Hz. Ali (kav) Sultanül Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimize sadık bir ifade ile mürid olmak ister ve bu sayede tasavvuf ve marifet ilmini öğrenip kendisinin irşat olmasını talep eder. Allah Rasulü de; - "Ya Ali, Allah'ın gerisinde olan her şeyi terkedersin, hatırına gelen bil cümle manevi yükseklikleri, ulvi makamları, dünyaile bayağı işleri terkedip canu dilden Allah'ü Tealayı sıdkı safa ile zikredersin buyurdular. Hz. Ali (kv) Efendimiz; - "zikri nasıl yapayım ey Allah'ım Rasülü? dediklerinde, Hz. peygamber (s.a.v) Efendimiz; - Ya Ali gözünü yum. Beni dinle.Ben Hz. Allah'ı Zikredeyim. Sen benim zikrimi dinle ondan sonra sen söyle ben dinleyeyim."buyurur. Rasulallah sana ilmi ledünlnüyü telkin ve tehmil etmek üzere diyerek üç defa "La ilhe illallah" der.Mubarek başını sağ tarafa çevirip "La ilahe" lafzını demekle Allah'tan başka ilah yoktur. ‹llallah diyerek te bu defa başını sol tarafa çevirip, "Alllah vardır birdir, şeriki yoktur."der. (Bu esnada mübarek gözlerini yumup zikri ilahi sesleri yükselir.) Hz. Ali (kv) Rasülullah'ın zikrini sadıkhane eksiksiz, noksansız, mükemmel olgun bir teslimiyet ve can kulağıyla dinler. Sonrada Rasullullah'ın feyzinden istifade ve kalbini feth etmek, ruhunu cilalamak, inkişafı sır olmak üzere "Gafeteallahü galbühü veraa menaa" buyurur. Hz. Alinin kalbini açar, O da gördüklerini görür; Yani o mecliste Allah'ü Teala'nın kalbini açmasıyla birlikte O, yani Hz.Ali (kav) feyzullah ve irşadıRasulullah ile göreceğini görür, bilmesi gerekeni öğrenir. Yine Allah rasulü velayet sahibi, evliyanın sultanı Hz. Ali'ye "Ey Ali ‹slam çıplaktır. Onun elbisesi takvadır, tüyleri hidayettir, süsü hayadır, direkleri ve dayanakları iffettir. Ayakda durması salih amel iledir. ‹slamın esası beni ve ehlibeytimi sevmektir. Bundan ziyade tafsilata izin yoktur. Velhasıl sözü ehlihilal olan anlar" buyurur. 

HALAKA-i ZİKRİN YAPILIŞI: Kadiri tarikatı Muhammediye kolunda, cehri olarak zikir yapılabilecek yer, namaz kılınabiler her yer olabilir. "Yer yüzü mü'minler için bir mescit mesabesindedir." Onun için de üç müridin bir araya gelmesiyle zikir her mahalde yapılabilir. Cami veya mescidler Beytullah'ın birer şubesidir. Kadiri tarikatına ait olan dergahlarda Pir Abdulkadir Geylani (ks) hazretlerinin dergahının birer şubesi konumundadır. Zikrullahın, dergah, cami veya mescid gibi yerlerde yapılması, zikre katılanların feyzinin çoğalmasına sebeptir. Zikri; Mürşid, halife veya bunlar tarafından görevlendirilen bir kişi yönetir. Eğer böyle bir imkan yoksa, halaka-i zikre oturacaklar kendi aralarında zikri yönetebilecek birini seçerler ve bir daire şeklinde otururlar. Zikrullah devam ettiği müddetçe zikredenler, başk bir şeyle ilgilenip dikkatin dağılmaması için gözler yumulur ve allah'ü Tealanın azameti ve büyüklüğü karşısında düşünerek yöneticinin ikazı ile aşağıdaki sıraya göre zikrullaha başlanır. 1. 1 defa, Fatiha suresi, 2. 1 defa, ‹zaca suresi, 3. 3 defa, ‹lhas suresi, 4. 1 deefa, Felak suresi, 5. 1 defa Nas suresi okunur. Yöneticinin isteğine göre kısa bir dua yapılır. Hasıl olan sevap, başta Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin, Pir Abdulkadir Geylani (ks) hazretlerinin, Mürşid Seyyid Muammed (ks) efendinin, tarikattangeçenlerin mübarek ruhaniyelerine bağışlanır. Allah'ü Tealanın izni ile dua da adı geçen büyüklerin mübarek ruhaniyetlerinin zikir mahalline teşrif buyuracaklarına inanılır. Kalb gözü açık olanlar, zikre katılanların sadee madde gözüyle gördüklerideğil kalb gözüyle dergah veya mescidin dolu olduğunu müşahade ederler. 6. Rabıta: Duadan sonra yine yöneticinin ikazı ile ya rabıta yapılır, (rabıtanın nasıl yapılacağı rabıta başlığı altında anlaşılmıştır.) Ya da ölüm tefekkürü yapılır, (bu da aynı başlık ile anlatılmıştır.) Zikrullahın birisinden diğerine geçerken, kelime-i şehadet (Eşhedü en la ilahe illlalah ve eşhedü enne muhammeden abdu veresuluh) söylenir. Bu aralarda cezbe hali zuhur ederse, zikri devam ettirenler olursa veya normalde kelimei şehadet tekrarlanabileceği gibi "ilahi ente maksudi e rızake matlubi" de denebilir. 7. 100 defa, "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek başlanır ve yüz defa tekrar edilir. Zikir esnasında müridlerin ya da zakirin sesinin, yöneticinin sesini aşmamasınaitina gösterilir. 8. 100 defa, "Estağfirullah" denir. Zakir (zikreden) herkes işlediği günahları düşünerek, onların affı ve onların bir daha tekrarlanmıyacağına inanarak söz verircesine tekrar edilir ve yüzüncü de "Estağfirullahel azimel kerimellezi la ilahe illa hu, el haylel gayyum etubi ileyh" denir. 9. 100 defa, "Allahümme salli ala seyyidina Muhammedinin - nebiyyil ümmiyyi ve ala alihi ve sahbihi ve selim" diye tekrar edilir. 10. 1000 defa, "La ilahe illallah" diye tekrar edilir, en sonunda "El melikülhakkul mübn muhammedün Rasulullah sadikul vağdül emin" şeklinde söylenir. Kelime-i tevhid, söylenirken: Baş sağ tarafa döndürülür "Lâ" denir, "ilahe" derken baş sağdan sola döndürülür "La" denir, "‹lahe" derken baş sağdan sola döndürülür ve "‹lallah" derken de baş sol tarafa kalb üzerine eğilerek söylenir, adetab aşla kalbe vurulur. Zikrin bu şekilde yapılışının sünnet olduğu unutulmamalıdır. Tevhid ve Lafza-i Celal zikrinde ilahi söylenebilir, bu şekilde fazla derecede feyz alınır ve muluur ki bu feyzle cezbe hali zuhur eder. 11. 500 defa, "Allah" denir ve en sonunda "celle celalehu amme nevalehu vela ilahe gayruk" diye söylenir. 12. Kur'an okunur. 13. "Dua". Önceki yapılan duadan biraz daha geniş kapsamlı yapılır. Yukarıda bahsi geçen rakamlar yöneticinin (zikri yönetenin) isteğine göre azaltıp çoğaltılabilir.

DUA Dua: ‹badetin özü mü'minin silahıdinin direğidir. duada ellerini kaldırmak, Allah'ü Tealaya hamd etmek ve Rasulullah (s.a.v.)'a selavet getirmek, sonradileğini söylemek, dileklerini sayarken arada zikir sözleriyle süslemek duayı üç kez tekrarlamak, dua ederken göğebakmamak, duayı bitirince ellerini yüzüne sürmek duanın edeplerindendir. Kur'an'ı Kerim ile Allah'ü Tealaya sığınmak caizdir. Zira Allah'ü Teala (Nahl 98. ayetinde) "Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'ü Tealaya sığın" ve "insanların Rabbine sığınırım diye söyle" buyuruyor ve kendine sığınmayı emrediyor. Peygamberimiz (s.av.) mübarek vücutlarından şikayetleri olsa veya bir şeyden incinseler üzerlerine felak ve nas surelerini okuyup üflerdi. dua; kişiyi hidaye tve başarıyaulaştırır, rızkın e sağlığın artmasına vesile olur, beladan, üzüntü ve sıkıntılardan korur. Dua Allah'ü Tealanın büyükülğü karşısında insanın küçüklüğünü ve acziyetini belirtmesi; Allah'ü Teala'nın rahmetini celb ettiği gibi çok sevdiği bir ibadettir. Ayrıca duada ısrarıda sever. Duanın gece yarısı, seher vakitlerinde veya secde de yapılanı makbüldür. Bu hususta Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır. "Kulun Rabbine en yakın olduğu zaman secde ettiği zamandır. Öyleyse çok dua ediniz". Başka bir hadisi şeriflerinde, "Rabbiniz her gece, gecenin üçtebiri kalınca dünya semasınainer ve der ki, "Kim bana dua ediyor?, onun duasını kabul edeyim. Kim benden ne istiyor? Ona istediğini vereyim. Kim bana istiğfar ediyor? onu bağışlayayım." buyurulur. Farz namalardan sonra, ezanla kamet arasında, imam hutbe okurken, yağmur yağarken, Kabe- Muazzama'yı görünce, Arafat'ta ve Müzdelife'de yapılan dualar red olunmaz Ayrıca anne ve babanın, mazlumun, misafirin duaları da reddolunmaz. "Dua ettim kabul edilmedi" demek doğru değildir. Zira her dua Allah (cc) indinde muhafaza edilir. Karşılığı ya dünyada, ya da ahirette verilir. Büyüklüğünü gösterip şeytanı lainin ve firavunun duasını kabul eden Allah'ü Teala'nın hüsnü kalb ile yapılan duaı kabul etmiyeceğini söylemek ve ondan ümidi kesmek büyük günahlardandır. Duanın dili önemli değildir. Çünkü Allah'ü Teala her dili bilir, ama şekli önemlidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dualarında genellile "Alemlerin Rabbi olan Allahım, Sen tek affedicisin, affetmesini seversin, bizleri affet" diye ederdi. Pirimiz Abdulkadir Geylani Hz.leri dua ederken "Allah'm, dünyada ve ahirette huzur ver, cehennem azabından koru" diye dua ederdi. Allah'ü Teala dualarımızı bu dualara ilhak! eylesin. Hızır (as) ile Hz. Musa yolculuk ederken karşıdan gelen bir adamın bilgisini ölçme açısından derler ki, "dört vakit namaz kıldık ama dua etmedik, bir vakitte namaz kılmadık ne yapmalıyız diye sorarlar. Adam; Dua etmediğiniz namazları iade etmeniz gerekir. Klımadığınızı da siz hesap edin dediğinde, Hızır (as) doğruyu söylüyor" der. Her ibadetten ve her hareketten sonra Allah'ü Teala'ya dua etmek gerekir. Her hareket dememizdeki kasıt Peygamber Efendimizin (s.a.v.) gusül abdesti aldığında iki rekat nafile namaz kılıp Allah'ü Teala'ya şükretmesi gibi. ‹badet ve duayı kabul oluyor düşüncesi le yapmak ve kabul olmayan duadan, dünyadan imansız göçmeden, ölüm sarhoşluğundan, şeytanın ve nefsin şerrinden Allah'ü Tealaya sığınmak dua ederken, Peygamberimiz (s.a.v.)' e arkadaşlarına, ashaba, ehli beyte, tabiine ve tebeut tabiine, Pirimiz Abdulkadir Geylani Hz. lerine, tarikattan geçenlere, Hz. Ademden günümüze kadar geçen bütün mü'minlere, ayrıca mürşide ve ebeveyne dua etmek gerekir. Alim, evliya, enbiyaya da dua edip mümkünse ismen söyleyip dua edilmelidir. Allah' teala duası kabul olan kullarından eylesin...AMİN.

ZİKİRDEN SONRA YAPILACAK DUA Elhamdülillahirabbialemiyn, vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmaiyn. ‹lahi: Senin rızanı umarak huzuruna geldik, elimizi açık, boynumuzu büktük, seni Rahim ve Gafur biliyoruz. Rahman ve Gufran ismi şerifinde tecelli eyle ya Rabbi. Elimiz boş dönderme. Okuduğumuz Kur'an'ı aziymüşşanı, söylediğimiz zikirleri dergahıizzetinde kabul eyle. Buradan hasıl olan sevabı yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'in evladıın, zevcelerinin ,torunlarının ashabının ve bütün ehlibeytinin ayrıca bütün peygamberlerin pirimiz Abdulkadir Geylani Hz.lerinin tarikata emeği geçenlerin, müctehid imamların, alimlerin, abidlein ruhlarınahediye eyledik sen vasıl eyle ya Rabbi. Burada bulunanların geçmişlerinin ve bütün in! anların, alimlerin, abidlerin ruhlarına hediye eyledik sen vasıl eyle ya Rabbi. Burada bulunanların geçmişlerinin ve bütün ninananların ruhlarınada hediye eyledik. Sen vasıl eyle Ya Rabbi. Mürşidimiz Seyyid Muhammed efendinin ruhaniyetlerine ve bütün ihvanların ruhaniyetlerine, bize gönül veren ve bizi manevi kardeşliğe kabul edenlerin ruhaniyetlerine hediye eyledik, sen vasıl eyle ya Rabbi. Alemlerin Rabbi olan Allah'ım sen tek affedicisin, affetmesini seversin, bizleri affeyle, çoluk çocuğmuuzla huzurlu ve sıhhatli ibadetler nasip eyle. Ebeveynimin evladım ve eyalimin kalbine islam nuru Kur'an hidayeti ver. Ya Erhamerrahimiyn; Kur'an ve sünnete uygun yaşarmayı nasib et veb ütün islam beldelerini din düşmanlarına karşı koru. Kafir kavimlere karşı bize yardım et. Bizi tevhid sancağı altında toplamayı nasip eyle... Allah'ım benide, dua ! isteyenide kendinden başkasına muhtaç etme bizi kendi sözlerimiz ve amellerimizle imtihan etme, onlar sebebiyle cezalandırma, bize lütfunla kereminle cezamızdan vazgeçmekle ve müsamahanla muamele et... Ya erhamerrahimiyn, biz seni diledğimiz gibi bir Mabud bulduk sen de bizi dilediğin gibi kul eyle. Peygamberine ümmet eyle. Onun sancağı altında toplanmayınasiy eyle. Ey Allah'ım, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Senden neler istemiş ise biz de onları talep ediyoruz lütfeylekerem eyle ihsan eyle... Peygamberimiz nelein şerrinden Sana sığınmış ise, bizde onların şerrinden Sana sığınıyoruz, hıfzeyle, muhafaza eyle, emanına al hidayet eyle; dualarımzı kabul eyle, Kur'an'ı Aziymüşşanın hürmetine Peygamberimiz (s.a.v.) hürmetine, Sana dost olanlar hürmetine, Senid os! t bilenler hürmetine, Ehli beyt, Ashabı kiram hürmetine ya Rabbi... AMİN.

GÖZYAŞI Allah'ü Teala (mealen) "Şimdi siz bu söze (Kur'an'a) mı şaşıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!" (Necm-59 61) buyuruyor. Bazı rivayetlere göre peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bu ayetler nazilolduktan sonra gülümseme hududunu aşacak şekilde hiçbir zaman gülmemiştir. Hatta başka bir rivayete göre bu ayet nazil olduktan sonra Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin dünyadan göçene kadar ne güldüğü ve ne de gülümsediği görülmemiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bir gün mescidden çıktıktan sonra gülüşen bir toplulukla karşılaşınca şöyle buyurdu: "Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız." Hızır (as) Hz. Musa'dan(as) ayrılmak isteyince Hz. Musa (as) bana bir tavsiyedebulun dedi. Bunun üzerine Hızır (as) dedi ki: "Sebepsiz yere hiçbir harekette bulunma, sebebi yokken bir adım bile atma. Şaşırtıcıbir durum olmadan sakın gülme, başkalarını hataları yüzünden ayıplama, kendi hatalarına ağla". Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki: "Kur'an'ı okuyun ve ağlayın, eğer ağlayamıyorsanız ağlamaklı olun" Yine eygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor: "Kıyamet günü şu üçü hariç, bütüngözler ağlayacaktır. 1. Allah korkusu ile yaş döken göz, 2. Allah'ın haram kıldığı şeylere bakmaktan kaçınan göz, 3. Allah yolunda uykusuz kalarak nöbet tutangöz. Başka bir hadiste ise: "Bir göz yaşarır ise, Allah o gözü taşıyan bedeni ateşe haram kılar. Yanağına bi damla akarsa, o yüze karanlık ve horluk arız olmaz. Eğer alyana kimse acıdığı ümmetler için ağlarsa o ümmet mağfiret olur. Göz yaşına değer biçilemez. Onunla ateşten denizler söndürülür?" diye buyurmaktadır. ‹mamı Azam Hazretleri bir gece sabaha kadar şu ayeti celilei okumuş ve ağlamıştır. (Mealen) "Kıyamet günü günahkarlara nida olunacak. Dünyada diğer iyi nisanlarla bir arada yaşadınız, ama ey günahkar zalimler! Şimdi ahirette onlardan ayrılın". Bu ilahi emrin manasını çok iyi düşünüp ağlamamız gerekir. Bizler niçin ağlayamıyoruz? Hatta ğalanacak halimize gülüyoruz bile. ‹slam dünyasının hali, müslümanların hali. Her şeyden önce kendi halimiz, eğer bunlar bizi ağlatamıyorsa, hatayık endimizde, kendi özümüzde aramamız gerekir, çünkü öz ağlamayınca göz ağlamaz derler. ama gözümüzün ağlamayışı özümüzün ağlaması için yeterli mazeret sayılmaz mı? Bu hususta Pirimiz Abdulkadir Geylani (ks): "Biraz darda kalmak şart, darda kalmayan canı gönülden yalvaramaz, göz bulutlarından hasret ve nedamet yağmurları yağmazsa manevi hayatın nebatı bitmez" sözleriyle bize gözyaşının önemini ve nasıl ağlanacağını anlatmaktadır. Ter, kan, göz yaşı ve mürekkep, dört aziz ve kıymetli damla. ‹nsan çalıştığının karşılığnı mutlaka alır (hatta kafir bile olsa). Allah'ü Teala içni yazılan yazı mürekkep damlası), Allah'ü teala için dökülen kan ve yine Allah'ü Teala içingizlice riya karışmadan akıtılan gözyaşı karşılıksız kalmaz. Eğre bu göz yaşı bir de zulme uğramış birinden akıyorsa düştüğü yeri yakar. Onun içindir ki mü'min başkasına zulmetmez, hatta zulme uğramış birine yardımcı olur, onun acısına ortak olur, onunla ağlar bile. Çünkü gözyaşı merhametin, merhamet ise insan olmanın belirtisidir. Ya Erhamerrahimin! Ağlayaman gözden sağa sığınırım, dualarımzı kabul eyle. Amin. Allah dostları hep ağlamışlar, gözyaşı dökmüşler, onların kalbleri yufkadır ve gözleri yaşldır. Onlar Allah'ü Tealaya yalvarıp dua ederken, Kur'an okurken, okunan Kur'an'ı dinlerken hep ağlarlar. Onların ağlaması sadece gözlerinin ağlamasından ibaret değildir. Onların kalbi de ağlar. Onların içi de mahsun olur, çünkü ağlamak mahsuniyetle başlar. Beşikte yatan bir bebeği düşünün, acıkınca veya başka bir ihtiyacı olduğunda ağlar, annesi hemen koşar onun ağlamasına üzülür ve ihtiyacını karşılar, ihtiyacı karşılanıncaya kadarda ağla ması devam eder. La teşbih vela misal: Allah'ü Teala kullarına o an neden daha şefkatlidir. Yeter ki acziyetinin nişanesini belirtip, ağlayarak, O'na yalvararak kul olduğunu itiraf etsin. Çocuk ihtiyacı olduğu için annesini çağırdı ama kul Rabbi'ne her an muhtaçtır. Arafatta 17-18 yaşlarında bayığı yeniterlemiş bir encin ağlayışını seyrettim. Öyle bir ağlıyordu ki yanındabulunan herkesin dikkatini çekiyorendinden geçmiş vaziyette o göz pınarından akan yaşlar adeta ihramını ıslatıyordu. Onun o halini görenlerin gıpte etmemesi düşünülemez. Kendi kendime şu soruyu sordum. Bu genç bu yaştabu şekilde ağlayınca, senin gözlerinden kan gelinceye kadar ağlaman bile az değil mi?... Birde başka konuda düşünüyor insan, bu genci orada ağlatan ne idi acaba!... Gerçekten günahlarından dolayı pişmanlık duyarak tevbe mi ediyordu? Yoksa Hz. ! Adem (as)'in orada bir hata için 300 sene süre ile ağladığını mı düşünüyordu? Veya müslümanlarıniçinde yaşadığı acziyeti ve dağınıklığı düşünerek mi ağlıyordu? Öğrenemedim ama duaların reddolunmadığı o mübarek beldede o gencin yerinde olmayı çok isterdim. Allah'ım Bizim dualarımızı da o gencin dualarına ilhak edip göz yaşları hürmetine kabul eyle.Amin... Ölüm döşeğinde ömrünün son günlerini hafta son saatlerini yaşamakta olan biri, üstadım, mürşidim Seyyid Muhammed (ks) hazretlerini davet eder ve davete icabet edilir. Oraya varıldığındagözleridolar ve: Hocam! beni çokikaz ettin ama ikazlarıyın hiçbirineuymadımve günah işlemeye devam ettim. Şimdi ne yapmalıyım? diye sorduğunda, aldığı cevap! - Ağla, seni ağlamak kurtarır, cevabını alır. O halde gelin hep birlikte günah hedefine estağfirulla silahıilegözyaşı mermisi atalım, umulur ki Allah (cc) rızası için akıtılan bu göz yaşı kurtarabilir. Alla'ım özellikle son nefesimizde sadece Senin rızan için ağlayanlardan eyle! AMİN...

TAKVA Takva, sözlük manası itibarı ile; Allah (cc) korkusuyla günahdan kaçınmakdır. Takva sahibi ya da ehlitakva ise; Allah (cc) korkusuyla günahdan kaçınıp, Allah'ın (cc) emir ve yasaklarına uyan kimseye denir. ‹slami hükümlerin amacı ve ibadetlerin temeliolan takvayı ve onun neticesini, Allah'ü Teala Zümer suresinde (61. ayet) şöyle bildiriyor: "Allah, takva sahiplerini kurtuluşa erdirir, onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar mahzun da olmazlar". A'raf suresinde ise takvaşöyle anlatılır: "Ey Ademoğluları; Ayıp yerlerinzi örtecek, giyinmekle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik. Takva örtüsü ise bunlardan daha hayırlıdır. Allah'ın bu ayetleri öğüt almanız içindir." Takva, mal, makam, şan, şöhret ve servet ile kazanılmaz. Takvanın yolu, sıdk ile Allah'ü Tealaya sığınmak, her şeyi terk edip O'na dönmek, O'nun emrine uyup yasaklardan sakınmak, O'nun takdrine teslim olmak, şdutlarını aşmamak, kısacası Peygamber ahlakı ile ahlaklanmaktır. Takva sahiplerinin özellikleri Bakara suresinde (177. ayet) şöyle anlatılır: "Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyiolmak demekdeğildir. Lakin iyi olan, Allah'a ahiret gününe, meleklere, kitab'a peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle,yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullarave kölelere mal veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. ‹şte onlar doğru olanlardır ve takva sahipleri ancak onlardır." ‹slama göre müminlerin, ırk, vatan, dil, renk, mal ve mevki ile öğünmeleri, bunlardan dolayı, bunlara sahip olmalarından dolayı üstün görmeleri yasaklanmış ve men edilmiştir. Üstünlüğün ancak takva ile olabileceğini Allah`ü teala Hucuat suresinde (13.) ayet) şöyle açıklamıştır: "Ey insanlar! doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız O'ndan ençok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır". Bu hususda Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: "Arabın aceme, siyahın beyaza herhani bir üstünlüğü yoktur .Üstünlük ancvak takvadadır." Mutasavvuflardan bazıları takvayı "dikenli yolda yürümektir" diye tarif ederken, bir başkası; "Şeriatın edeplerini korumaktır", bir diğeri de "dünyadan ve onun afetlerinden sakınmaktır" diye çeşitli şekillerde tarif etmişlerdir. Bazıları da takvayı çeşitlendirmişlerdir. Avamın takvası; şirke girmemektir. Havassın (seçilmişlerinin (Ariflerin, sultanların, kutupların, mürşidlerin...) takvası, ise; nefsin arzularının tam zıddını ve Allah'ü Tealanın emir ve nehiylerinin eksiksiz yerine getirmektir. İmamı Azamın (ks) "Fayda sağlayan borcun her hali faizdir" düşüncesi ile alacaklı olduğ uadamın ağacının gölgesinde oturmayışı takvaya verilen önemi daha iyi anlattığı kanaatindeyim. Musatavvıfların büyüklerinden Bayezidi Bistami (ks) hazretlerinin, takvaya hassasiyetle riayet ettiği hayatından bir kesit şöyle anlatılır: Arkadaşı ile sahrada elbiselerini yıkadıktan sonra, arkadaşı kendisine: Gel elbiseleri bağ duvarına asıp kurutalım dediğinde. Beyazidi Bistami: Olamaz, insanlara ait duvarlara çivi çakmak, odun parçası sokmak hakkımız değildirn, der. Ağaca asalım deyince, yine: Olmaz, çünkü o ağacın dalını kırar buyurdu. Bu durumda Bayezid (ks) yıkanmış gömleğini sırtına alıp, bir tarafı kuruyunca diğer tarafını da aynı şekilde kurutmuştur. Peygamberlerin takvası: Aslında bu bir tür sırdır. O'nların takvası insanların anlayıp başkalarına da anlatabileceği türden bir takva değildir. O'nların takvasını insanın akıl terazisi çekmez. Allah'ü Teala onlara emreder, onlara nehyeder. Onları muvaffak kılar, onları terbiye eder, temizler, onlarla konuşur, onlara haber verir. Onları irşad ve hidayet eder. Onlara ihsan eder. Onları hazırlar. Onlara sır ve hakikatleri bildirir. Onlara mucize adı verilen bazı olağanüstü hallerin yapılması yetkisi verilir. Buhallerin bir kısmı, kısmi olarak veya mucize yerine keramet gibi değiştirilmiş olarak, peygamberlere varis olan Allah'ü teala'nın seçilmiş kullarına yine Allah'ü teala tarafından lutfedilir. Öyle zaman gelirki onların (seçilmişlerin) takvasıda Allah'ü Tealanın korumasındadır.

NEFS İnsanın, aklı nefsine hükmederse vezir, nefsi aklına hükmederse rezil olur. Nefs, lügat manasıyla, insanın kötülüğe meyilli tarafı yani hayvani şeylere meyl olarak tarif edilen bir benliktir. Sözlerin en güzeli ile şöyle anlatılır nefs: (Şems 7-10) "Nefs ve onu (insan biçiminde) düzenleyen", "Sonrada o nefse isyanın ve itaatını öğretene ki", "Muhakkak (Allah'ın küfür ve isyandan) temizlediği nefs kurtulmuştur." " ve hüsrana uğramıştır (Allah'ın) azdırıdğı kimse". Ayeti celilerden anlaşılacağı üzere, insanın yaradılışında iyiliğe de kötülüğü de meyilli olduğu, kabiliyet olarak verildiği ve bunu kullanma iradesinin de kendisine verdiği buyurulmaktadır. Tasavvuf ehli, kendi nefsini bütün yaratılandan aşağı görmüştür. Çünkü şeytan insana çoğunlukla nefs aracılığıyla yaklaşır. Şeytan insanın günah sahibi olmasını, kalbi ve diğer organları ile günah işlemesini, böylece Allah'ü tealaya asi olmasını ancak nefsi sayesinde yapabilmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, "Ya rab! Beni bir an bile olsa nesimin eline bırakma* diye dua etmiştir. Bir hadisi şerifde şöyle buyrulur: "Kalbe iki şey gelir; biri melek tarafından olup daima iyiliği ve hakkı kabul etmeyi ihtar eder, diğeri düşman tarafından olup daima kötülüğü ve hakkı yalanlamayı bildirir, iyi şeylerden men eder". Buradaki düşmandan kasıt insanın ezeli düşmanı olan şeytandır ki, o da ancak nefs aracılığı ile gelir. Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır, gönlüne vesvese verir, insanın fiilayatının yönlendirici olmak ister. Hatta fırsatını bulunca bu gönlü hortumlayarak yutmaya çalışır. Bundan kurtulmanın yolu ise bir an bile olsun, Allah'ü Tealadan gaafil olmak ve O'nu (cc) sürekli zikretmektir. İnsan, zikri ile şeyatnı uzaklaştırmış ve nefsi üzerindeki hakimeyetini kurmuş bile olsa, onun (nefsin) pusuda avını bekleyerek her an saldırabileceğini unutmamalıdır. Nefsin belli bir zaman dilimi belirtilmeksizin her zaman düşman olduğunu ve temize çıkarılmayacağını Allah'ü teala Yusuf suresinde şöyle açıklamıştır. "Nefs elbette günahları, kötülükleri emredicidir". İnsan doğumundan ölümüne kadar günah işlemeye meyyaldir. Bunun içindir ki Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, bir savaş dönüşünde "Küçük ncihaddan büyük cihada dönüyoruz" buyurarak nefisle cihadın büyüklüğüne ayrıca mükafatının da büyük olacağına işaret etmiştir. Küçük cihadda, mücahid; elinde kılıcı veya silahı ile düşmanla çarpışır, o an için olanca gücünü harcar, yanında arkadaşları ve birliği iadre eden komutanları vardır. Hayatını kaybederse şehid olur ve karşılığında cenneti kazanır. Şehid olmaz ise, hay! atı pahasına mücadele verdiği için yine de büyük mükafat kazanır, ama bunların hepsi belli bir zaman diliminde yapılır. Fakat, büyük cihad süreklidir. İnsan yasadışı müddetçe nefisle cihad halindedir. Bundan dolayı da "büyük cihad" ünvanını almıştır ve büyük cihadın mükafatı da büyüktür.Bunun mükafatı Allah'ü teala'nın cemalini görmektir ki, bu mevki insanın ulaşabileceği en yüksek mertebedir. Allah'ü tealanın cemalini görmeyi emel edinen ve muradının O olduğunu belirten Yunus (ks) bunu şu sözleriyle açıklar. Cennet cennet dedikleri Birkaç köşkle birkaç huri İsteyene ver Sen onu Bana seni erek seni. Sofilere sohbet gerek Zahidlere cennet gerek Aşıklara mevla gerek Bana Seni gerek Seni Şeytanın gideceği yer cehennem olduğundan yanına yoldaş aramak,a onu niçin de zayıf olarak yaratılan insan nefsini aracı olarak kullanmakda ve insanın cehenneme girmesi içni bütün imkanları seferber etmektedir. Oysa ki tasavvuf ehli nefsin davasının asılsız ve hakikatsız olduğunu bildiği için sürekli olarak nefsine muhalefet etmiştir. Nefislerine hoş geleceğini ve onun hoşlanacağını bildikleri için, övülmeyi ve medhedilmeyi de kesinlikle reddetmişlerdir. Mürşidin birini bir tane müridi vardır ve müridi: "Efendim bir keramet gösterseniz de müridiniz çoğalsa" diye ricada bulunur. Bir gün toplantı halinde iken, bir horoz kesilir, Mürnşid tüküğüründen bir damla horozun boğazına sürer ve Allah'ü Tealanın izni ile" dedikten sonra horoz tekrar canlanır ve kaçar. Hadiseyi görenlerin hepsi mürdişe beyaz eter ve müridleri tamamen çoğalır. Mescidin dolu olduğu halde namaz kılarken mürşidin uçları hafif bağlanmış, içi şişirlimş vaziyette beline bağlanmış olan bağırsaktan gaz kaçıyormuş gibi elen sesi duyan herkes gider, mürşidin arkasında cemaat olarak birtek önceki müridi kalır. O mürid sorar" Efendim, ne oldu da herkes gitti? Mürşidin cevabı ilginçtir "Bir damla tükrükle gelen bir nefes üfürükle gider" buyurur. Bu arada tek başına mürid olması nefsine ağır gelen mürid hatasını anlamıştır. Nefse uymanın nelere mal olduğunu görmüştür. Nefs, kötülüklerin menbaı, belaların önde geleni, iblisin hazinesi, yari aleti, arkadaşı ve sır dostudur. Nefsi en iyi şekliyle onu yaratan Allah'ü teala bilir. İnsanı onun hezimetinden, kötülüğünden, şirk ve günah batağına saplanmasından yine Allah'ü Tealanın yardımı kurtarır. Ya Rab! Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz senden neler istemişse biz de onları istiyoruz lutfeyle, nelerin şerrinden sana sığınmış ise biz de onların şerrinden sana sığınıyoruz. Hıfzeyle, bizi bir an bile nefsimizin elini bırakma.

NEFSE UYMAMAK Allah'ü teala (Furkan Suresi 143 ayetinde) mealen "Ey Rasulüm nefsani arzularını kendisine mabud edineni gördün mü, sen mi ona vekil olacaksın" buyurur. Yine Casiye Suresi 23. Ayetinde mealen "Ey Rasulüm heva ve hevesini illah edinen kimseyi gördünmü", buyurulurken. Bu iki ayeti kerimede insanoğlunun kendini cehenneme mahkum eden zaaflarını hatırlatır. Demek ki arzular mihrap ve kıble haline gelince insan zaaflarının putperesti oluyor. Kendisini nefs canavarına teslim eden insanın acıklı akibeti ne hazindir. Hayatını bu şekilde idame ettiren bir insan hayat dediğimiz beşikle mezar arasındaki dar bir koridor yolculuğunu zindan etmekten ve hayatını kendisine kabus etmekten başka ne yapabilir. Dünya hayatı zaman şeridi içerisinde bir sabun köpüğünden farksız olduğuna göre, nefse uyup şu kısacık ömrü ve sonsuz ahiret yaşamını kabule döndürmek niye...? Hz. Mevlana (ks) buyurur: Ey salik... Musa da Firavun da senin varlığında mevcuttur. Bu iki hasmı kendinde aramak gerekri. Vahyin ışığında aydınlan ki, sendeki Musa sendeki Firavuna galip gelsin. Nefsinin hiçbir sözünü kabul etme, zira o mutlaka şerre meyleder. Eğer isteğine cevap verecek olursan cevabın mutlaka menfi olsun Nefse muhalefet etmek onun düzelmesine vesile olacak bir harekettir. Sabırla Allah'ü tealanın emirleri ve nehiyleri istikametinde tahammül göster, eğer sabrın tam olursa rızanda tamamlanır. Kemale erer,e senin yanında her şey güzel olur. Her hareket ve tavrın Allahü Tealaya şükre dönüşür. Allah'ü tealanın sevgisine talip olur. Kişi, kendi nefsinden vazgeçmelidir, nefsinin isteği doğrultusunda hareket ettiği müddetçe ve Allah'ü Tealanın sevgisine talip olmadıkça o kişi bir heves içinde olmaktan öteye geçemez. Ve Allah korusun şirke girmiş olabilir. Kimki gerçekten inandığı davada samimi ise ve o sonunda kurtuluşu istiyorsa, sadece Allahü Tealaya yönelmesi ona teslim olması gerekir, ama bu teslimiyet sadece teslim oldum demekle olmaz. Hz. İsmail'in kurban edilmek için Hz. İbrahim'e teslim oluşu gibi, teslimiyet ve sonra dünya sevgisini bir tarafa atıp, Allahü tealayı zikri, kalbe indirip bir avcının avını aradığı gibi Allah'ü tealanın rızasını aramakla olur. Elbetteki bunlar nefse ağır gelecektir. Elbette ki çeşitli zorluklarla karşılaşacaktır; ama Bediüzzaman'ın dediği gibi (Sait Nursi Hz.) Allah'ü teala ondan razı olsun. "Cennet ucuz değil, Cehennemde lüzumsuz değil". Erişilmesi mümkün olmnay! an derecelere sahip olan Ashabı Kiram (Allahü teala onların hepsinden razı olsun) nefisleri için hoş gelen ve kolay olan yolu bırakıp malları ve canları pahasına Peygamberimiz (s.a.v.)'in yanında yer almışlardır. Ona teslimiyetleri nefsi arzularını benlik ve gururlarını unutturmuştur. Onların tek düşünceleri varndır, Peygamberimiz (s.a.v.)'in izinde yürüyerek Allah'ü Teala'nın rızasını kazanmaktır. Nitekim Hz. Mevlana (ks) da bu konuda "Bu benlik ve gurur bataklığının temizlenmesi için bir mürşidi kamilin himmet ve feyzi zaruridir" buyurur. Kibir, gurur ve övünmek insanın içine çuvaldız gibi saplanır. Kişinin kibirlenmesi, kendisinde gördüğü üstünlüklerden ileri gelir; ancak bir kimse hak bir yola intisap ederse bütün bu fazilet ve üstünlüklerin kesinlikle ve gerçek olarak kendisindeki her şeyin Allah'ü teala tarafından ona emanet olarak verildiğini görür. Allah'ü teala nefsani arzulardan bizi korusun ve bir an bile nefsimizin emrine bırakmasın. Size tamamen düşman olan birini düşünün. Sizin ona dostça yaklaştığınızı anladığı zaman o da size beslediği bütün kötü düşüncelerden vazgeçip dostça yaklaşmaya çalışacaktır; ama insanın, hemde her insanın öyle bir düşmanı var ki, siz, her istedi! ğini yapsanız, o size daha fazla düşmanı var ki, siz, her istediğini yapsanız, o size daha fazla düşmanlık besler, daha fazla zarar vermeye çalışır; ama siz ona düşman olup emirlerine uymazsanız ancak o zaman, o size dost olur ki o da nefistir. Nefsin her istediğini yerine getirenin onun doyumsuz isteklerine cevap vermeye çalışanın, Allah (cc) korusun dünyada da ahirette de sonu hüsrandır. Allah'ım göz açıp yumuncaya kadar bile olsa, bizi nefsimizin elini bırakma.

SURETEN VE SİRETEN İNSAN Allah'ü Teala Rahman sıfatı ile yarattığı mahlukatın hepsine acımıştır, kendisine ibadet etsede etmesede onlara acımış, rızık vernmi şve yaşam hakkı tanımıştır. Akla hayale gelmeyecek sayıda nimetle rızıklandırmıştır. Hz. Nuh (as) dan başlıyan ve Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize kadar devam eden Peygamberlerden bazılarının duasıyla toplu ceza verilmiştir. Nuh (as) kavmine "Ey milletim, Allah'a ibadet edin, O'ndan başka ilahınız yoktur" (Hud 25) diye tebliğine rağmen kavmi Nuh (as) "Rabbim; Beni ana - babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman sahibi erkekleri ve kadınları bağışla, zalimlerinde ancak helakını artır". (Nuh 28) diye dua eder. Ve Nuh (as)'a bir emi yapması ve iman edenlerle, her hayvandan bir çift alınarak gemiye binmeleri emredilir. "Bunun üzerine biz de gök kapılarını boşanan sularla açtık, yer yüzünde kaynaklar fışkırttık, her iki su belirtilen bir ölçüye göre birlneşti" (Kamer - 11-12) İnananlar Allah'ü Tealanın yardımı ile kurtulurlar, sular çekilir, yeryüzü artık kafirler! den ve küfürden temizlenmiştir. "Yeryüzünde yeni bir millet göründü: Adı Ad idi. Hud (as) peygamber olarak gönderildi, onlarda Allah'ın varlığına birliğine ve Hud (as)'ın Peygamberliğine inanmadılar. Bu kavimde yeryüzünde bizden daha güçlü kim var diyerek büyüklük taslamış ve putları ilan edinmişlerdi. Hud (as)'ın duasıyla kara bir bulut göründü. "Bu ufukta görünen bulut bize yağmur yağdıracak dediler" Hud rüzgarıdır., Rabbimin buyruğu ile (rüzgar) herşeyi yok eder." Dedi. "Bunun üzerine evlerinin harabelerinden başka bir şey görünmez oldu" (el-Ahkaf 24-25) İnanan kurtulur inanmayan cezasını bulur. İlahi kanundur bu... Ad kavmi inanmadı cezasını buldu ve sonrakilerde ibret oldu. Semud kavmine de Salih (as) Peygamber olarak gönderildi, onlar da isyana kalkıştılar. Allah'ü teala tarafından yaşayan mucize, bir deve gönderilmeine rağmen inanmadılar, deveyi öldürdüler ve yaptıklarının cezasını gördüler. "Sabaha karşı çığlık onları yakalayıverdi, yaptıkları kendilerine fayda vermedi (Hicr 84). İnananların haricinde yine harabe evlerden başka bir şey kalmamıştı. Hz. İbrahim (as) devrinde komşu ülke Sedum'da bir halk türedi, bu halk inançsızrdı, ahlaksızdı ve hemoseksüellik çoğalmıştı. Sedum halkına Lut (as) Peygamber olarak gönderildi; ama Sedum halkı Lut (as)'ın Peygamberliğini yalanladı ve nihayet onlarda taş ve balçık yağmuruna tutularak cezalandırıldılar. "Üzerlerine taş yağmuru yağdırdık işte bak azapla korkutulanların azabı ne kötüdür" Lut (as) ve bağlıları helaktan kurtulmuştu. Zaten ilahi kanun buydu, inanmayan helak olur, inanan kurtulurdu. Allah'ü Teala bütün Peygamberlerini korumuş, onların her duasını kabul etmiştir. Yukarıda adı geçen Peygamberle de kavimlerinin isyan ve kötülüklerine dayanmayarak onların helakını istemişler ve olmuştur da. Ama, Adem (as)'dan kendisine kadar olan bütün Peygamberlere dahi şefaatçi olacak olan Peygamberimiz (sa.v.) Efendimiz Taif'te uğradığı saldırılar karşısınrda Cebrail (as)'ın gelip kavmi hakkında istediği yapılacağı, hatta Mekke'nin yanındaki dağların Mekke'nin üzerine kapanırcasına birbirine kavuşturabileceği söylenmesine rağmen O (s.a.v.) Hayır ben böylesini istemem... isterim ki Allah (cc) bu müşriklerin sülbünden Allah'a (cc) hiçbi! r şeyi şerik koşmaksızın ibadet edecek bir nesil ortaya çıkarsın" dedi ve sonunda öyle oldu, Taif halkı da sonradan İslam kimliğini kazandı. O günlerde (Taifte iken) Mekke'ye dönmeye çalışırken Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz "Ey Zeyid; Allah (cc) dinin yardımcısı Peygamberinin destekleyicisidir" buyurdu .Ve gerçekten de dünyayı aydınlatan ve kıyamete kadarda sönmeyecek olan bir güneş doğdu; ancak bazı bakıpta görmeyenler vardır ki; onlar bu güneş ışığından faydalanamamışlardır ve faydalanamamaktadırlar. Öyleki; önceki kavimlerin helakına sebep olan şirk, puta tapma, hemoseksüellik, zulüm,...vs gibi büyük günahların işlenmesine rağmen görünürde toplu olarak hiçbir ceza görmemekteler; ama Allah'ü teala (Maide Suresi 60. Ayeti kerimede) mealen "Deki, Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah'ın lanetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar çıkardığı kimseler işte bunlar yeri (durumu) daha kötü olan bu doğru yoldan daha ziyade sapmış bulunanlardır" buyurarak sureten insan görünümünde ama sireten başka mahluklara çevrilerek verilen cezadan kurtulmak için Allah'ü tealanın emir ve nehiylerine uymakla mümkün olur ki, oda ancak olgun bir mürşidi kamilin elinden tutarak, onun kılavuzluğu eşliğinde olur. Suretende olsa siretende olsa, insanı insan yapan imandır. Yaratılanın en şereflisi olarak yaratılan insan, iman olmaz ise yaratılanın en aşağısıdır. Allah'ü Teala muhafaza buyursun, imanla yaşayıp öbür dünyaya imanlı göçenlerden eylesin...

EDEP Allah'ü teala Kalem suresinde (4. Ayet) "Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin" buyuruyor. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz de bu konuda: "Beni Allah terbiye etti, terbiyemi ne güzel yaptı, sonra bana üstün ahlaklı emrederek, affı al, iyiliği emret" buyurmuştur. "Rasulüm, biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya - 107) ilahi buyruğuyla Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz o güzel ahlakı ile bütün insanlığa da güzel bir örnektir. Edebin en güzelini Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz o güzel ahlakı ile bütün insanılğa da güzel bir örnektir. Edebin en güzelini Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz yaşamıştır. Edebi, peygamberlerden sonra ashab-ı kiram (ra) daha sonra evliyaullah yaşamıştır. "Edep" olarak da tarif edilen tasavvufu kabul eden, o yolda da ilerlemek isteyen mürid, Kur'an ve sünnete göre hareket ederek, her hareketini Kur'an ve Sünnet ölçülerine göre ayarlamalıdır. İlim öğrenmek, farz ve sünnet ibadetleri yerine getirmek, haramlardan kaçınmak, mairfetullah ile kendisi arasına girecek, o yolda ilerlemesini engelleyecek malayani sözlerden kaçınmak, az yemek, az uyumak, az konuşmak, şöhret, şehvet ve servet gibi nefsin çok istediği şeylerden uzak kalmak, müridin başlıca edeplerindendir. Nefsi kanaat etmeye alıştırmak, halinden şikayet etmemek ve halkı kendi nefsine tercih etmektir. Mürid, güneş gibidir, her şeyin üzerine doğar, toprak gibidir her şey onu çiğner, su gibidir her şey onu içer, ateş gibidir herşey ondan ışık alır. Arkadaşlarına acımak, onlara güzel zan beslemek, onlara öğüt vererek konuşmak kötü insanlarla da arkadaşlık kurmamak müridin edeplerindendir. Allah'ü Tealadan bir dilekte bulunurken edepli olmak, herkesin zahmetine katlanmak, bütün mahlukatı kendi çoluk çocuğu gibi görmek de müridin edeplerindendir. Tasavvufun namazdan, su içmeye kadar, her hareketin bir adabı vardır. Müridin bunlara dikkat etmesi gerekir. Edep ancak kendisine yol gösterecek, kusurlarını, düşük yönlerini, tabiri caiz ise ayak sürçmelerini kendisine anlatacak bir mürşidin önderliğiyle öğrenebilir. Mürid Allah teala'nın sevgisinin tadını tadabilmesi için takvaya önem vermelidir. Bütün işlerini Allah Teala'ya ısmarlayıp O'na tevekkül etmelidir ki, O'na muhalefetten kurtulabilsin. İnsanların ezasına karşı sabırlı olmalı, onları affetmesini bilmeli, onların ayıplarını örtmelidir. Mü'minin kalbine Allah Teala'dan başkası girmemeli, kalbini O'ndan başkasına açmamalı, O'nu zikretmeli, O'nu tefekkür etmelidir. Ariflerden biri buyurur ki: "Kalbinde Allah (cc) olanın her iki dünyada yardımcısı Allah (cc)dır. Kalbinde Allah'dan (cc) başkası olanın, o şey her iki dünyada da onun düşmanıdır. Mürid, başta tebliğ olmak üzere, Allah Teala'nın rızasını düşünerek çevresiyle ilişkisini kesmemeli. Her yarağıta karşı dinin kurallarına göre davrarkamıb Ahmed Ruafi (ks) Hazretleri, bir gezisi esnasında çocukların döverek kovaladıkları yaralı bir köpeği çocukların elinden alır, kırkgün tedavi eder, bırakır. Çevreden "neden böyle şeylerle uğranşıyorsun?" diyenlere "Huzuru ilahide bana sorarsa cevabını veremem diye tedavisi için uğraştım" der. Başta evliyaullahın önde gelenleri olmak üzere tasavvuf ehli, yaradılanı Yaradan'dan dolayı severler. Yaradılanın nefesi sayısınca olan Allah Teala'ya gidiş yolundan birisine girmekten başka düşünceleri olmamıştır. Sadecek endileri için Allah Teala'dan bir talepte bulunmaktan haya ederler. Ya Rabbel'alemin! Bizleri Peygamber (s.a.v.) Efendimizin edebi ile edeplendir.

MÜRİD Mürid; kulun adet olarak yaptıklarını dünya ve ahiret lezzetlerini kalbinden atıp, onun yerini Hakk'ın tevhidine devam edip, onun yerini Hakk'ın tevhidine devam edip, onun sevgisini kalbine yerleştiren, daima Kur'an ve sünnetle amel eden ve hakkıgözetendir. Kişi temiz bir kalp ile tevbe edip Allah'a (cc) ulaştıracağına inandığı bir Mürşide beyat etmelidir. Beyat ederken kendisini bu mürşitten başkasının Allah'a ulaştıramayacağına canı gönülden inanmalı ve canından bile önde görüp ve aziz bilip, bir cesedin yıkayıcısına teslim olduğ ugibi bütün emirlerini harfiyyen yerine etirmelidir. Mürid, mürşidinin elinden tukup beyat ederken onun elini Allah Rasulünün eli olarak akbul etmelidir. Allah'ü Teala (Fetih Suresinin 10. Ayetinde) mealen "Muhakkakki sanabiat edenler bana (Allah'a) biat etmektedirler. Allah'ın eli onların eli züren! idedir. Kim, ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan aht ve biatında vefa eylerse Allah da ona pek büyük bir ecir verecektir" buyurur. Mürid az yer, az uyur, zaruret miktarı kadar konuşur. Nefsinin davet ve sevdiklerine uymaz. Mürid, Allah'ü Tealanın kullarına nasihat eder. Yalnız hakkı düşünür. Günah işlemekten sakınır ve Hakkın görmesinden utanır. Allah'ın kazasına râzı, emrine muti olur. Kendisini Hak'ka sevdirmek için Allah (cc) dan aldığı bütün gücü Allah (cc) için sarfeder, daima hakkın rızasını bulacak sebepler arar. İnsanlarad eğli kendisini Allah (cc) a sevdirmeye çalışır. Bu hal ile Hak'ka kavuşup ve Hak'kın dostları arasında girerek, maksat ve muradın kavuşur. Bu merhaleden sonra A. Kadir Geylaninin deyimi ile "kendisine murat denip Hak yolunun yolcuları arasına girer. Üzerinden yük kalkar. Hakk'ın Rahmet suyu ile yıkanır. O zaman Hak'kın izniyle Hakkın, esrar ve hikmetlerini söyler daha sonra âşikar olmayıp Hak'ka mahsus olan sırlara kavuşur." Bu halde olan bir mürid Allah ile işitir, Allah ile görür. Allah ile konuşur ve Allah ile yürür, Allah'ın kuvveti ile tutar, mürid derecesi bu kadar yükselmesine rağmen yinede kendisine herkesten aşağı görür ve sınırsız derece yükselmesi için zikir ve tefekküre devam eder. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Allah'ü Teâla'dan anlatır, mü'min kulun bana nafile ibadetlerel yaklaşır ve ben onu sevinceye kadar devam edere. Ben onu sevdiğim zaman gözü ve kulağı dili ve eli ayağı ve kalbi o lurum. Benimli işitir, benimle söyler ve benimle görür, benimle tutar buyurmaktadır. Kalbini zikirle meşgul etmeyen kişinin kalbini şeytan istila eder, o zaman itaati şeytana olur; ama hasinae ve samimi olarak yapılan tevbe ile bir mürşide biat edip mürşidinin emri doğrultusunda rızai ilahiyi arayan kişi olarak ve yaratılış gayesine uygun olarak hareket etmiş olur. Allah'ım bizleri kulluğa, Peygamberine ümmetliğe, Abdulkadir Geylani hazretlerine müritliğe kabul eyle.

MÜRİD'İN GÜNLÜĞÜ Yakub (as)'ın oğlu Yusuf Peygamber babası tarafından çok sevilirdi. On bir kardeşi ile dağa giden Yusuf (as) kardeşleri tarafından kuyuya atılır. Babalarına Yusuf'un kanlı gömleği getirilerek, oğlunu kurt kaptı derler. Oradan geçen kervancı tarafından kuyudan çıkarılan Yusuf (as) Mısır pazarında köle diye satılır. Efendisinin hanımı O'na aşık olur, Hz. Yusuf (as) kabul etmeyince iftirası neticesi zindana atılır. Yedi yıl zindanda kalır ve sonra Mısıra Sultan olur. Allah'ü Teala Peygamberliğini bildiği halde bu şekilde bir imtihana tabii tutar. Yusuf(as)'a düşen görev sabır, şükür, itaat, ibadet, zikir ve tevekküldür. O'da bu görevleri yaparak hedefe ulaşmıştır. Rızai ilâhiyi bulmak için tevbe edip biat ettikten sonra yaşayabildiği kadarıyla hatta bazan gücünü zorlayarak "Emribil Maruf Nehyi anil Münker" yâni yapılması emredilenleri yapmak, yapılması yasak olanlarıda yapmamak, bunları da nafile ibadetlerle süslemek gerekir. Allah'ü Teala "nafile ibadet kulumu bana yaklaştırır" buyurmaktadır. Bu sebeple bir Müslüman, İbadetlerini tam bir teslimiyet içinde yapmalı. Mesela namaz kılarken huşi ile namaza durup Kabei Muazzamayı karşısına alıp cehennemi soluna cenneti sağına yerleştirip Azrailin nefesini de ensesinde hissetmeli (ancak o zaman Allah'ın (cc) huzurunda olduğunu bilir). Günde en az bir sayfa Kur'an okumalı, kur'an okumak Allah (cc) ile konuşmak gibidir. Hangi ibadet olursa olsun sürekli olmalı hatta bu günü dünden üstün yapmaya çalış! malı, öncelikle ilmihal ve taavvufi bilgiler okuyarak her konuda bilgi sahibi olmalı, dünyevi işlerle uğraşırken bile zikir ve tebliğ insanlara ikaz yolu ile söylemeli çünkü bir kişinin uyanmasına vesile olmak bütün insanlığı kurtarmak gibidir. Peygamberimiz (s.a.v.)'in "İslam güzel ahlak üzere kurulmuştur." Hadisine uyarak ahlakını güzelleştirmeye çalışmalıdır. Kendi odasında yalnız başına da olsa otururken yanında bir büyük varmış gibi adaba uygun oturmalı çünkü Allah7ü Teala ve melekler onu görmektedir. Kendisini herkesten aşağı görmeli, Hasan-i Basri Hz.leri kendini herkesten aşağı görürdü. Bir gün Dice kenarında yanında bir hanım ve önünde bir tulum olan birisi oturuyordu, kadını yabancı bir kadın, tulumuda içki tulumu zannı ile, kendisinin bu adamdan üstün olduğunu kalbinden geçirdi. O sırada orada geçmekte olan iki kişi suya düştü, oturan adam onları kurtardı. Hasan'ı Basriye dönerek ey Hasan eğer sen benden üstün isen ben iki kişiyi kurtardım. Sende bir kişi kurtar. Bu k! adın benim annem bu tulumdakide sudur dedi. Mürid daima hüsnizanda bulunmalı hatta birisini dinlerken sözünü anlamasa bile iyi şeyler söylediği zannıyla hareket etmeli. Hasta ziyaret etme.i, sıksık cenaze defninde bulunmalı, hastanın çektiğini hissetmeli ve cenazenin kabrindeki suali münkerini düşünmeli. Bu gröevler hem bir ibadet ve hem de kişiyi olgunlaştırmaya yarar. Sürekli abdestli olmaya çalışmalı. Yalan, yemin ve şüpheli şeylerden kaçınmalıdır. Söz veya sohbetin sonunda mutlaka salavatı şerife ile musafaha yapmalı, aşrı şerif okumalıdır. Sofilerle otururken kendini onlardan aşağı görmeli onlardan hizmet beklememeli şunabuna karışmayıp kendi haliyle meşgul olmalı, onlara karşı kin ve nefret duymamalı. Yabancılarıyla yani sofi olmayanlara sohbet ederken veya arkadaşlık ederken sırrını korumalı, tarikatın hükümlerni ve sırlarını açmamalı, kötü huylarına sabretmeli "! onlar müslümandır, İnşallah Allah (cc) affeder" demeli burada, aynı günah işleyen bir alimin affedilmeyeceğini fakat o günahı işleyen bir cahilin affedilebileceğini düşünmelidir. Zenginlerle sohbet ederken onlara tamah etmemeli, onlara karşı ihtiyaçsız grünmeli ona saygı ve sevgi duymalı, ama zenginliği için değilde müslüman olduğu için saygı duymalı. Mürid; Allah (cc)'ın verdiği rızığa rıza göstermeli, kimseden kendisi için yardım talep etmemelidir. Pirimiz Abdulkadir Geylani Hz. "ölüm insanı nasıl arar bulursa rızıkta aynıdır," diye hitap etmiştir. Durum böyle olunca Allah (cc)'ın verdiği rızkı kişinin kendisinin arttırıp eksiltmeye gücü yetmez, bunun için fazlaca çaba göstermek veya şikayette bulunmak yanlıştır. Kısacası Mürid, İslami kendi hayatında mümkün olduğu kadar yaşamaya çalışmalıdır. Allah (cc) bizi böyle olanlardan ve böylece yaşayanlardan eylesin... Mürid daima mürşidinin ruhunu yanında imiş gibi düşünmeli ki; o zaman nefsin arzuları doğrultusunda iş yapmaktan kendini korusun. O zaman günaha girme olayı mümkün mertebe az olur. Mürşidin ruhunu hatırda tutan kişinin Allah'ü Teâlayı tefekkür etmemesi düşünülemez. Öyle olunca da kişi, yâni mürid, daima zikir hâlinde olacaktır, mürid başkasının sohbetine katılsa bile rabıtayı bırakmamalı ve istifadeyi rabıta'dan bilmeli. Müridlerin kendi aralarındaki sohbeti, huzurdaki sohbeti ve rabıta da huzuru ilâhide durmayı öğretir onun için ihvanlarla ve dergahla irtibatı kesmemeli. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz evliyaya emir verdi; "Sizin adınız style="mso: yes"> bir mecliste anıldığında o meclise bir hizmette bulunacaksınız" buyurdu, buna göre dergahı Gavsul Azam Abdulkâdir Geylâni Hz.lerinin dergahı mesabesinde görmeli ve pirin ruhaniyetinin orada deamlı hazır bulunduğunu düşünmeli. Mürid az yemeli, çünkü çok yemek başta nefsi azdırır, çok yiyenin hizmeti midesine ve nefsine olur, oda insanı yerin dibine batırır, az yerse hizmeti kalbe ve beyne olur ki, o zaman kalb Allah'ü Teâlayı çok zikreder, akılda Allah'ü Teâlayı tefekkür eder ve yine o zaman kişi yükselir Az konuşmalı; az konuştuğunda zikri çok olur, eğer çok konuşuyorsa sözü zikir ve tebliğ olmalı. Az uyumalı, çünkü insan uyudukça zikir saatinden çalıyor demektir, uykusu ancak kendisini zinde tutacak kadar olmalıdır.  Herkesin bir sanatı vardır, sofinin sanatıda tebliğ ve zikirdir. Bu işin zâhiren faydasını görmese bile bâtınen görecektir. Zaten gördüğü faydanın, diğer bir tâbirle aldığı derecenin kendisi farkına varamaz, fakat yinede görevini aksatmadan yapmaya çalışır; çünkü bilirki, "bâtını zâhirinden faydalı olmayan veli olamaz." Allah'ım, bizleri kendine kulluğa, Peygamberine (s.a.v.) ümmetliğe, Abdulkâdir Geylâni Hz.lerine müritliğe kabul eyle.

MÜRİDİN MÜRŞİDİNE KARŞI EDEBLERİ Mürid bahsini anlatırken, mürid mürşidine biat ederken elini tuttuğunda onun elini Allah Rasulünün eli imiş gibi düşünmesinden ve mürşidine teslimiyetinden azda olsa bahsetmiştik. Bu mevzuyu biraz açmaya çalışalım.. .mürşid adaba aykırı bir harekette bulunsa bile durumu mümkünse saklamalı değilse ima ve işaret yolu ile sormalı (zira onun masum olduğuna itikat etmemeli); ama aşikare olarak kesinlikle bir şey sormamalıdır. Çünkü müridin mürdişine âşikare muhalefet etmesi halinde edebi terketmiş olur. Kalben itiraz eden kimse ise kendi helâkına zemin hazırlamış olur. Bu halde kişi durumu kimseye söylememeli onun bir dalgınlık olduğunu düşünmeli, onun için istiğfar ve duâ etmelidir. Allah'ü Teâla (Haşr Suresi 10. Âyetinde) meâlen "Muhacir ve Ensardan sonra ealenler (yâni tabiin ve bütün mü'minler) derler ki Ya Rabbi, bizi ve imanda bizden önceki din kardeşlerimizi mağfiret e! yle, iman etmiş olanlar içni kalblerimizde bir kin bırakma, ey Rabbimiz, muhakkak sen çok şefkatlisin ve çok merhametlisin" diye duâ edilmesini buyurmaktadır. Müridin Mürşidine hizmet ve teslimiyet göstermesi şarttır. Kur'an-ı Kerim Kehf Suresinde buna İşaret edilerek Hz. Nmusa, Hızır (as) ile arkadaşlık yamak istediği zaman Hızır (as) ona "Bende nyaptığım işler hakkında bir şey sormamak şartı ile seninle arkadaşlık yaparım." Dedi. Hz. Musa ikaz edilmesine rağmen üçüncü sorusunu sorunca Hızır (as) bu artık seninle benim aramda ayrılıktır:" dedi. Ve Hz. Musa'dan ayrıldı." Buradan da anlaşılıyor ki mecbur kalmayınca soru sormamalı, mürid konumunda olan Hz. Musa (as) mürşidi Hızır (as)'a soru sorduğundan dolayı ondan ayrılmak zorunda kalmıştır. Onun içindir ki, soru sorulmasına müsaade edilmeyen konuda kesinlikle soru sormamalı. Mürşidinden keramet beklememeli. Zira onun en güzel kerameti İslamı yaşamasıdır. Onun gülmesi lütuf ve şefkat, sükutu Allah'ü Tealanın huzurunda durmasıdır. Latifesi bile bir gerçeği ifade eder. Onun içinin Cenabı Hakl,a dışının insanlarla olduğu bilinmeli ve hareketlerini ona göre kontrol etmelidir. Mürşid, müride kızar, asık suratlı davranır veya her hangi bir şekilde ona yüz vermezse mürid ondan ayrılmamalı, bilakis hatayı kendinde aramalı, mürşidine karşı bir saygısızlığı olup olmadığını kontrol edip veya Allah'ü Tealanın emirlerini ifade eksikliğini düşünmeli ve tevbe ve istiğfar etmelidir. Hatasını anladığında mürşidinden özür dileyip, kendini ona sevdirmeye çalışmalıdır, çünkü mürid oraya gelirken zorlanmamıştır. Belkide tamamen kendindendir ki o zaman mürşid müridin Allah'ü Tealanın bir emaneti olduğunu bilir ve onu irşat etmeye çalışır. Burada müride düşen görev Allah'ü Tealanın rızasını bulabilmek, cennet ve cemaliyle müşerref olabilmek için Peygamberimiz Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in yolunu târif edecek evladı Rasulün son halkası, zamanın kutbu, asrın mücedidi olan zatı muhtereme, biat edip mümkün mertebe onun yaşadığı gibi yaşayıp, onun işaret ettiği yoldan yürüyerek, hedefe ulaşmak gerekir. Rabbim bu yolu bulan ve hedefe varanlardan eylesin. AMİN... 

EHLİ KAMİL Tarikata giren, bir mürşide beyat eden mürid, zikir ve tefekkürle derecesini yükseltenler, Allah'ü Teâlanın Kur'an-ı Kermde veli kullar diye bahsettiği sevilen ve sevildiği müjdelenen kullar zümresine ulaşır. Allah'ü Teâla o kullarına lutfedip dostlarını târif etmiş, onlara olan muhabbetinide duyurmuştur. Bakara suresinde (257. Ayet) "Allah iman edenlerin yardımcısıdır. Onları delâlet karanlıklarından hidâyet nuruna çıkarır." Yunus suresinde de (62. Âyet) "Allah iman edenlerin yardımcısıdır. Onlar delâlet karanlıklarından hidâyet nuruna çıkarır". Kudsi bir hadisde de şöyle buyurulur. "Kim bana dost loursa onun istediğini yaparım. O bana güvensin, izzetim üzere andolsun ki eğer benden dünyanın zevâlini istese onu izâle ederim. Kim benim dostum olma şerefine nâil olursa ona kerâmet vermek gerekir." "Benim dostlarım kubbemin altındadır, onları benden başkası bilmez." Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize velilerden sorulduğu zaman O: "Onlar görüldükleri zaman Allah'ü Teâlayı hatırlatan (yadettiren) kimselerdir" buyurmuştur. Hz. Ömer (ra) dan rivâyet olunan başka bir hadiste ise şöyle buyurulur. "Allah'ın kullarından bir takıminsanlar vardır ki, nebi ve şehid olmadıkları halde, kıyamet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı onlara enbiya ve şüheda gıpta edecektir." Ashab: Bunlar kimlerdir ve amelleri nedir? Bize haber ver ki bu suretle bizde onların dostu oluruz, yâ Rasulallah" dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz. -"Bunlar ne akrabalık, ne de birbiriyle alıp verecekleri olmadıkları halde Allah için sevişen kimselerdir. Allah'a yemin ederim ki yüzleri bir nur ve kendileri bir nurdan minber gibidir. İnsanlar korktuğu zaman, bunlar korknmazlar, mahzun oldukları şeydende üzüntü duymazlar". Buyurdu ve şu âyeti okudu: "Haberiniz olsun ki, Allah'ın veli kuları için hiçbir korku yoktur onlar mahzun da olacak değiller". İmamı Gazali'ye göre: Veliler günah üzerine ısrardan korunmuşlardır, Peygamberler günah işlemekten ma'sum, veliler ise korunmuştur. İbrahim Ethem'e göre de veli: dünya ve âhirete rağbet etmiyendir. Zira bunlara rağbet Hak'dan uzaklaşmakdır. Allah sevgisinin gerçekleşmesi kalbin mâsivâdan temizlenmesiyle mümkündür. İnsanları velâyet mertebesine ulaştıran en önemli faktör, hiç şüphesiz imandır. İmanın güçlenmesine amil olan hususlar ise, farzları yerine getirmek, yasaklardan kaçınmak, nafilelerle meşgul olup, onları çoğaltmaya çalışmaktır. Bir kimse kemlâl vasfına sahip olmadıkça, insanlar için uyulacak örnek sayılamaz. Hakk'ın bütün isimlerini, câmi ve rahman isminin mazharı olan Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz insan nevinin en mükemmeli hidâyetin sırrı vücup ve imanın merkezi Kur'an ve Furkan'ın hakikat noktasıdır. Allah'ü Teâla, İsra suresinde (79. Âyet) "Rabbinin seni makamı mahmuda göndereceğini umabilirsin". İbni Arabiye göre; bütün nebi ve veliler ilimlerini bu makamdan alabilirler. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz "Her asırda bir mücedid gelecektir" buyruğu ile onların her zaman içimizde olabileceği müjdelenmiştir. Bunlara kutup da denmiştir. Kutup, değirmen taşının miline benzer. Değermen taşı milinin çevresinde döndüğü gbii, âlemde onun etrafında döner, kendisinde yardım dileyene yardım elini uzattığı için "gavs" ismiyle de anılmıştır. Kutuptan sonragelen ikide "imanmın" adını taşıyan kişiler vardır. Halk arasında üçler olarak bilinir. Bunlardan başka yeryüzünün dört bir yanında erler vardır, bunlara "dört direk" (evtadı erbaa) denir. Ayırca "Nüceba" diye kırk kişilik bir topluluk daha vardır. Bunlar maddelerini mânâya, nefislerini ruha, mevhum varlıklarını gerçek varlığa tebdil ettiklerinden "abdal" diyede anılmışlardır. Yıldızlar sürekli vardır, ama güneş çıkınca gözükmez olurlar, evliyaullah da böyledir. Kendilerini her ne kadar açığa vurmasalar da onlar vardır, kıyâmete kadar onların varlığı devam edecektir. Onların yeryüzünde neslinin kesilmesi kıyametin kopmasına sebebtir. "Onlar dünyanın hayat sigortasıdır. "Son veli dünyasını değiştiğinde camilerin dolu olup, kıyâmetin büyük alâmetlerini belireceği fakat halkın bunun farkına varamayıcağı belirtilmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bu evliyaullahın târifini yaparken, şöyle buyurur. "Dünya, ahiret ehline haramdır. Ahiretde dünya ehline haramdır. Her ikisde Allah ehli olanlara haramdır. Ehlullah büyük velilerdir." Başka bir hadisde de şöyle buyurulur. "Şüphesiz benim ümmetimden öyleleri var ki, onlar insanlardan yalnız kalırlar, insanlar da onlara şaşırırlar. Onlar, insanlar arasında deli kabul edilirler, insanlarda, onların yanında delidirler. Dikkat ediniz ki, onlar yüksek ruhlu insanlardır". Yine bir hadisde de. "Üç kısım insan vardır ki onları ancak münafıklar hafife alırlar. Yaşlı bir müslümna, ilim sahibi kişi ve adaletli devlet (islam devleti) başkanı" buyurulur. Allah'ü Teâlanın ve peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin sevgi ve övgüsünü kazanan o üstün velilerin sözleri ve yaşantıları peygamberanedir, ruh ve bedenleri ulvidir. Zikir, tefekkür ve iltica (teslimiyet) ile olgunlaşarak ehli kâmil sıfatını alan insan, zikri kalbe indirdiğinde o artık dünya işleriyle meşgul olurken bile, kalbi Allah'ü teâlayı zikreder. Hatta bu öyle belirgin bir hal alır ki, yalnız kalığında arının uçarken çıkarttığı sesle cırcır böceği sesi arasında veya onların karışımı gibi sürekli sinileyen bir ses duyar. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin cennet bahçesine rastladığınızda oralar agirin diye buyurunca, Ashabı kiram: Ey Allah'ın Rasulü biz hayatta iken cennet bahçelerine nasıl gireriz sorusuna, Peygamberimiz (sav.) Efendimiz: "Zikir halakası gördüğnüz de oraya girin buyurmuştur. İşte ehli kâmil bir mü'min de burasının (zikir halakasının) cennet bahçesi olduğu bilinci ile oturduğunda küçük bebeklerin kokusuna benzeyen cennet kokusu alabilir. Bu kokuyu alınca düşünemez olur, o an için herşeyi unutur, ne yaptığının ve söylediğinin farkında bile olmaz. Bu hâl bir nevi cezbe hâlidir, ve evliyaullah gurubuna girişin işaretleridir.

EVLİYAULLAHIN ÖNEMİ Allah'ü Teâla Ankebut suresined (9. Âyet): "İman edip iyi işler yapanları biz mutlaka sâlihler arasına katarız" buyururken Kur'an ve sünnete uyanları âdeta müjdelemiştir. Kur'an-ı Kerim Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize geldi, O'nun peygamberliği önceki peygamberler gibi belli bir böle veya belli bir zümreye değil bütün insanlığı içine almaktadır. Onun peygamberliği kıyâmete kadar da sürecektir. Alimlerde peygamberlerin vârisleri olduğuna göre, bütün mü'minler özellikle âyeti celilede bahsi geçen salih kişiler, Kur'anın emir ve yasaklarını anlatmak ve tebliğ etmekle görevlendirilmişlerdir. Allah'ü Teâla bunu Ali imran surnesinde (104. Ayet): "Siz den hayra dâvet ederek iyilikleri emreden ve kötülükleri önleyen bir zümre bulunsun. İşte onlardır mutlulğa eren ve erdirenler" şeklinde buyurulur. Allah'ü teâlaya sonsuz kere hamdolsun, içimizde iyiliği emreden ve kötülüklerden men eden âlimler az sayıda da olsa vardır, ama onların azlığı bizi korkutmalıdır. Onların hiç olmayışı dünyanın sonu olacağından ve kıyametin kopma zamaanıdır ki, Allah'ü Teâla muhafaza buyursun. Ayeti celiledeki huzuru yakalıyamışımızın sebebi, o alimlere kulak asmayışımızdandır. Anadoluda söylenen bir söz vardır: "duymayan kulağa söylenkez" diye, onlar buna rağmen söylüyorlar ama toplum olarak duymuyoruz, duymakda istemiyornuz, onun için de fert, toplum, millet hatta islam dünyası olarak maddi ve manevi sancılar içinde kıvranıyoruz. Onlar, Allah'ü Teâlayı toplum içinde yaşayan tasavvuf dilinde avam olarak bilinen vasat bir insandan çok çok iyi tanırlar, O'na gidiş yollarını da çok iyi bilirler. Son teknoloji ile donatılmış bir gemi, kılavuz kaptan alamayınca İstanbul boğazını geçemeyip, ya bir gemiye çarpıyor, ya da karaya oturuyor. Bizler, kılavuz olmadan, bir rehber bir yol gösterici olmadan hafızamızın bile kavrıyamayacağı o uzun yolu yalnız başımıza gitmeyi düşünmemiz bile imkansızdır. Onun içindir ki, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize varis olan gerçek âlimlere, su, hava yiyecek ve içecek gibi ihityaç vardır. Ama asıl önemli olan, bunun bir ihtiyaç olduğunu hissederek, duymayan kulaklarımı onlara açmamızdır. Süper güç diye ifade edilen, ejnebi ülkelerinin, islam ülkeleri üzerinde sömürü düzeni kurmaları bu sömürü ilede güçlerine güç katmaları, islam âlimlerine değer verilmeyişindendir. Yine İslam ülkelerinin birbiriyle savaşmaları, birbirlerine siyasi güç empoze etmeye çalışmaları, halkı Müslüman olan birçok islam ülkesinin iç - savaş yaşamaları, yine birçok islam ülkesinde, halkın büyük çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen, islam dininin temelini oluşturan farzlarının yasaklanışı ve sayılamayacak kadar huzursuzluk veren hâdiseler, islam âlimlerine lâyık olduğu değerin verilmeyişindendir. Onlara, o topluluğun kulaklarını açıp duymaşındandır. Onların varlığını bile kabullenemeyişindendir. Oysa ki: Allah'ü Teâla Yusuf suresinde (101. Âyet) "... Ey gökleri ve yeri yaradan! Sen dünyada ve âhi! rette de benim sâhibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat" diye duâ etmemizi, bu sâyede onlar arasına girebileceğimizi emrederken, onların varlığını ve önemini de anlatmaktadır. Hayatının son zamanlarında Şam'da yaşayan Muhyiddin Arabi (ks) hazrnetleri mescidin önünde bir yerde durur ve "sizin taptığınız benim ayağımın altında" deyince, yüzeysel bakımdan düşünüldüğünde şeriat hükümlerine ters düşen bu sözünde ndolayı idam edilir. Şam halkı O'nun kıymetini anlayıp değer vermediği için de kabrini çöplerle kapatırlar. "Seceretün Numaniye Fi Devleti Osmaniye" isimli eserinde ki "sin şın ile karşılaşınca, Muhyiddin kabri meydana çıkar" sözünü Yavuz Sultan Selim çözer. "Şam'ın "Ş"si Selim'in "S" si) mezarı bulunur, üzerine türbe, yanına cami imâret yaptırır. Şehadetine sebep olan sözü söylediği yeri kazdırır, kazılan yerden çok miktarda altın çıkına, "sizin taptığınız benim ! ayağımın altında" sözünü, paraya her şeyden fazla önem veren bir guruba, parayı rab edinenler için söylediği anlaşılır. Anlatılan kıssa, Osmanlı dönemindeki yöneticilerin evliyaullaha veridği önemi, yaşayan evliyaullahdan yararlandığı gibi geçmiştekilerden de yararlanmış olmaları, onlara saygı göstermeleri, Allah'ü teâlanın izni ile üç kıtada at koşturmalarına, hatta dünyanın tacı olmalarına sebep olmuştur. Pâdişahlar onlarla beraber yaşamışlar, işlerini onlarla istişare ederek yapmışlardır. Yavuz Selim, Şamda halaka-i zikre katıldı. Mısır'a gitit Abbasileri mağlup ederek halifeliği aldı, Mısır'ı Osmanlı topraklarına kattı. Bu arada Mürşidi, rüyasında gördüğü Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, elindeki bayrağı Hz. Ali (kv)'ye verdi. Hz. Ali (kv) de bayrağı Yavuz Selim'e verdi. Yavuz Selim ve mürşidi, mürşidinin gördüğü bu rüyâdan sonra istişâre ettikten sonra, İran'a sefere çıkar ve başarını üstüne başarı katar. Muhammediyye kolunun müridlerinden biri şöyle anlatır: Evleneli altı sene olmuş idi. Çocuğumuz olmadı, doktora gittiğimizde, doktor hanımımın rahatsızlığından dolayı çocuğumuzun olmasının mümkün olmadığını söyledi. Mürşidim, Seyyid Muhammed (ks) efendiye olanları söyledim. Bana! "Şu...sure ve duaları oku, inşallah çocuğunuz olur" dedi. Sonra Allah'ü Tealana bize beş çocuk verdi. Yukarıda kısa kısa anlattığımız misallerden de anlaşılıyor ki insanlık, padişahdan ferde, imparatorluktan mezraya kadar onlara muhtaçtır. Allah'ü teâlanın evliyaullah diye vasıflandırdığı seçilmiş kişiler, mârifet sahibi (Allah'ü Teâlayı tanıyan) kişilerdir. Allah'ü Teâlayı tanımakda ancak ilham ile olur. İlham ise peygamberlerin varislerine tanınan bir haktır. Allah'ü teâla bizleri onların yolundan ayırmasın.

EHLİ BEYT Ehli beyt, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin neslinden olanlardır. Hz. Hatice vâlidemizden: Kasım, Zeynep, Rukiyye, Ümmügülsüm, Fatıma, ve Abdullah (Tayyip) dünyaya geldiler. Hz. Mariye'den de ibrahim dünyaya geldi. Hz. Fatımadan başka hepsi Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizden önce vefat ettiler. Diğer bütün peygamberlerin soyu oğlundan devam ettiği halde Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin nesli, kızı Hz. Fatıma'dan devam etti. Hz. Fatımadan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dünyaya geldi ve ehli beyt bunlarla devam etti. Kur'an-ı Kerim'de ehli beyt hakkında Ahzap suresi (33. Ayet): "Elhi beyt! Allah sizden sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor". Ayeti celilesi nazil oldu. Müfessirler nüzul sebebi ehli beyte atfedilen bazı âyetlerin nazil olduğunu da belirtmişlerdir. Ehli beyti sevmek mü'mine temeli ve en kuvvetli alâmeti Allah'ü Teâlayı sevmek, rasulünü sevmke, onların sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemektir. Hadisi şeriflerde buyurulur ki! İmanın temeli ve en kuvvetli alameti Allah dostlarını sevmek ve O'nun düşmanlarına düşmanlık etmektir. Ehli beyti seveni Hak Teâla sever. İslâmın esası bana ve ehli beytime sevgidirn Sizin iyilireniz benden sonra ehli beytime iyilik edenlerdir. Ehli beytimi sevmiyen ihtilafa düşer ve şeytana yoldaş olur. Ali'yi ancak mü'min olan sever. Ali'yi seven beni sevmiştir. O'na düşmanlık bana düşmanlıktır. O'u inciten beni incitmiştirn. Beni incitende Allah'ı incitmiş olur. Fatıma benden bir parçadır, O'nu sıkan her şey beni de sıkar, O'nu ferahlandıran şey beni de ferahlandırır. Kıyâmette benden başka kimse nesebine sâhip olamaz. Allah, Fatıma ve nesline cehennemi haram kıldı. Ehli beytim Nuh (as)ın gemisi gibidir, onlara tâbi olan selâmet bulur, olmayan helâk olur. Ehli beytinin Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in olduğunu işaret buyuran Allah Rasulü; Hz. Fatımayı Ali'ye vermeyi Rabbim bana emreyledi. Allah'ü Teâla her peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi Aliden halk buyurmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bir gün amcası Hz. Abbas, Hz.Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin otururlarken ihramını çıkarttı, üzerlerine örttü ve; "Ya Rabba, bu amcamı ve ehlibeytimi örttüğüm gibi sen de cehennem ateşinden kendilerini koru" diye duâ etti, o anda odanın duvarlarından "amin" diye ses işitildi. O'nun ehli beytini sevmek vâciptir. Bir hadisi şerifte "Ehli beytime düşmanlık eden münâfıktır" buyurmuştur. Başka bir hadisde ise: Allah'ü Teâla size namazı, zekatı, orucu farz ettiği gibi, Ebu Bekiri, Ömeri, Osman'ı ve Ali'yi sevmeyi farz eyledi. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz torunu Hz. Hasan (ra) için buyurdular ki: "İçinizden en hayırlısı Ali, gençlerin arasında en hayırlısı Hasan ile Hüseyin, kadınların en hayırlısı Fatıma'dır. Hasan ile Hüseyin cennet gençlerinin büyüğüdürler. Babaları onlardan efdaldir. Kim güneşi knaybederse aya başvursun, onuda kaybederse yıldıza başvursun". Ashabı kiram, bu hâdisin izahını isteyince. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bunu şöyle açıkladı. -"Güneş benim, ay Ali'dir, Fatıma yıldırzıd, kzey kutbuna yakın olan bu iki yıldı zise Hasan ile Hüseyindir" buyurdu. Allah'ü Teâla onların sefaatlerinden mahrum eylemesin.

ŞEFAAT Şefaat: Ahirette, Hz. Peygamberin (s.a.v) ve diğer islam büyüklerinin bazı mü'minler için ricacı olmalıdır. Şefaat, günahkar mü'minlerin günahlarının affedilmesi, günahı olmayanların daha yüksek mertebelere ulaşmaları için peygamberin Allah'ün Teâlanın izin veridği kimselerin Allah'ü Teâlaya yalvarmaları demektir. Bu şefaat edeceklerin başında gelen en büyük ve umumi şefaatçi ve şefaat edeceklerin en efdali, Allah'ü Teâla'nın sevgilisi, peygamberler Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizdir. Bu şefaat edeceklerin başında gelen en büyük ve umumi şefaatci ve şefaat edeceklerin en efdali, Allah'ü teâala'nın sevgilisi, peygamberler Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizdir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: "Her peygamberin Allah'ü Teâlan'nın kabul edeceği bir duâsı vardır. Her peygamber o duâyı yapmada acele etti. Ben ise bu duâyı kıyamet gününde ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım. Ona inşaallah ümmetimden şirk koşmadan ölenler nâil olacaklardır." Bana beş şey verildi ki, benden evvel heps birden veya bir bir hiç kimseye verilmemiştir:" 1. Bri aylık mesâfede bulunduğum halde korku ile düşmanlarıma galebe çaldım. 2. Bana ganimetler helâl kılındı, halbuki benden önceki peygamberlere helâl kılınmamıştır. 3. Kürre-i arz bana ve ümmetime mescit, toprağı da temizleyici madde kılındı. Binaenaleyh, ümmetimden her hangi bir kimseye namaz yetiştiğind, namazını olduğu yerde kılsın. 4. Bana şefaat verildi. 5. Her peygamber sadece kavmine gönderildi. Ben ise bütün insanlığa gönderildim." Kendisinin şefaatinden sonra ümmetinin de şefaat edebileceği hususunda Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz; "Nebi (peygamber) dahi olmayan bir adamın şefaati ile, Rabia ve Mdar kabilelerinin insanları kadar kimse cennete girer buyurmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin kendisini vesile ederek dua etmesini emrettiğini gösteren şöyle bir rivâyet vardır. Gözleri kapanan bir adam kendisine gelerek "Yâ Rasulallah gözlerim kapandı. Benim için duâ buyur." Dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz şu karşılığı verdi. "Abdest al, iki rekat namaz kıl, sonrada şöyle de! Allah'ım, Peygamberin Muhammed ile sana tevessül ediyorum. Ey Muhammed gözümün açılması için senin Şefaatçi olmanı istiyorum. Allah'ım, O'nun hakkımda ki şefaatini kabul buyurn". Ardından Hz. Peygamber şöyle ilave etti. Bir ihtiyacın olduğu zaman hep aynısını yap". Bu olaydan sonra adamın gözleri açıldı. Allah'ü Teâlanın izni olmadan hiç kimse şefaat hakkına sahip değlidir. Bu Meryem surnesinde (87. Ayet) "rahmanın katında bir ahd (iman edip söz ve izin) almış olan kimseden başkaları şefaat etmeye sahnip olamıyacaklardır" ilâhi buyruğuyla belirtilmiştir. Peygamber (s.a.v.) Efendimize şefaat hakkının verildiği ise İsra suresinde (79 ayet) belirtilmektedir. "Muhakkak ki ileride (kıyâmet günü) Rabbin sana (şefaat makamını) verecek ve hoşnut olackasın:" Şefaat hakkı Peygamber (s.a.v.) Efendimizden başka, nebiler ve Allah'ü Teâla'nın sevdiği kullara da verileceği Duhan suresinde (41.42. ayetlerle) belirtilmiştir. "O gün dost, dosttan hiçbir şeyi (azabı) engelleyemez ve kendilerine yardımcı da olunmaz" "Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimseler böyle değil. (Bunlar birbirlerine şefaat eden mü'minlerdir) Çünkü O Aziz eder". Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz: "Üammetimden yetmiş bin kişinin hesapsız ve azapsız olarak cennete gireceğini, bunlardan her bin ! kişinin de yanlarında yetmişbin kişi cennete götüreceğini Rabbim bana vâd etti". Başka bir hadisde ise: "Şefaat vardır; fakat şefaatim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir" buyurmuştur. Şefaat vardır, fakat Allah'ü teâla kimin için şefaat yapmaya razı olursa onun için şefaat yapılır. Önce Peygamberler sonra alimler daha sonra da şehitler şefaat edeceklerdir. Cennete ilk girecek Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin ümmetidir. Kendisine kitap gönderilen, Turisina'da bizzat Allah'ü teala ile konuşan Hz. Musa (as)'ın ümmeti dahi Peygamberimiz (s.a.v) Efendimize ümmet olmaisteği yine o'nun (s.a.v.) tarafından bildirilmiştir. Otuz yaşında peygamberliğe kavuşan ve nebiliği üç sene süren, Hz. İsa (as) ölmedi ve duâsının kabul olmasıyla, ümmetler içinde en hayırlı ümmet olan Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin ümmeti içinden nüzul edecek ve mehdinin cemaatinden olacaktır. Peygamberimiz (sav.) Efendimiz ümmetine şefaat ettii gibi kendinden önceki peygamberlere de şefaat edecektir. Bir hadisi şerifde buyurulmuştur ki: "Kıyamet gününde, dirilmek için önce kabri açılan benim, en önce mezardan ben kalkacağım, övünmek için söylemiyorum. Kıyamet günü nsan oğlunun seyyidi, efendisi benim, övünme kiçin söylemiyorum. Kıyâmet günü Liva-i hamd benim elimdedir. Asla övünmek için söylemiyorum. Cennete gireceklerin birincisi benim, övünmek için söylemiyorum. Cennet kapısının halkasını tutarım, bana cennete girmek için izin verilir. Allah'ü Teâla bana hoş geldin der. Ben O'nun için secde ederim. Bu durumda iken Cenâbı Hak bana: Ey Muhammed! Başını secdeden kaldır ve şefaat eyle, şefaatin kabul olunsun, ne dilersen dile dilediğini vereyim" buyurur. Bu durumda başını secdeden kaldırıp "Yâ Rabbi, ümmetimi isterim, ümmetimi dilerim" derim ve Cenabı Hak'dan ümmetimin hakkında rica, niyaz ve şefaate devam ederim. Cenabı Hak bana: Ey Muhammed! Git kalbinde zerre kadar imanı olan kimi bulursan cehennemden çıkar" buyurur. Ben ümmetimden dağlar kadar günahlara gömülmüş kimseleri cehennemden çıkarırım. Sonra diğer peygamberler, yine Rabbine dön derler. Ben Rabbime döndüm O'na sığındım, bir daha sığınmaya utanırım derim". Duyurulduğunu Ebu Hüreyre (ra) bildiriyor. Yâ Rab, "Şefaatime inanmayan ona kavuşamaz" buyuran Rasulüyün şefaatinde nve şefaatine nail olanların şefaatinden bizleri mahrum eyleme... AMİN.

CİHAD Cihda, sözlük mânâsı, Allah'ü teâla'nın rızâsını kazanmak için din düşmanları ile yapılan harp, mukaddes savaş anlamına gelir. Cihad, İslam uğruna çalışma, Allah yolunda mücadele, iyiliği hâkim kılmak, kötülüğü yok etmek için faaliyet göstermedir. Cihad, dârül-harbi, Müslümanların hâkimiyeti dışındaki toprakları dârül islama çevirmek için yapılan çalışmadır. Cihad, insanın kendi nefsine karşı yaptığı mücâdeledir. Cihad, bir müslümanın haksızlık karşısında susmayıp hakkı söylemesi, başkalarına islamı anlatması, yeri gelince de malı ve canıyla savaşmasıdır. Cihadın en güzel târifi, sözlerin en güzeli Kur'an'ı Kerimde şöyle anlatılır, "Savaş hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Umulurki sizin hoşlanmadığnızı şey sizin iyliğinizedir, ve umulur ki sizin hoşlandığnıız şey sizin iyiliğinizedir, ve mulur ki sizin hoşlandığnıız şey sizin kötülüğünüzedir. Siz bilemezsiniz, Allah bilir:" (Bakara 216) Allah'ü Teâla kendi rızâsı için yapılan cihadda öldürülenlerin ölü olmadığını, diri olduğunu ve kendi katına yükseltildiğini müjdelerken başka birâyeti celilede de şöyle buyurulur: "Benim rızamı kazanmak için dış ve iç düşmanları ile cihad edenlere, elbette cennetime kavuşma yollarını gösteririm." Duyurularak bir yandan cihad anlatılıp övülürken diğer yandan da mükafat olarak da cennet vaadedilmektedir. Başka bir ayeti celilede de zikir ile cihad birleştirilmiştir. "Ey iman edenler (savaşda kâfir) bir toplulukla karşılaştığınızda dayanıp sebat edin ve Allah'ı zikrediniz ki zafere erişesiniz" (Enfal 45) buyurulur. Bir başka ayeti celilede de "Müşrikler sizinle nasıl topyekün harbederlerse, siz de onlarla topyekün harbediniz. Biliniz ki Allah takva sahipleriyle berberdir." Burada bir yandan cihad emredilirken hemen akabinde de takva emredilmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Hayber'e cihad için gittiğin de bir kadın tarafındn kesilen bir koyunun eti zehirlenerek verilir. Etten bir lokma Ashabı Kiramdan (ra) birisi yer ve şehid olur. Bir lokmada Peygamberimiz (sa..v) Efendimiz yer ve etin zehirli olduğunu, hiç kimsenin yememesi gerektiğini ikaz eder. Bu hâdiseden sonra Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz her yıl iki mübarek kürek kemiği arasından kan aldırdı. Dünyasını değişmesinde sebep o zehirlenme olduğundan, şehid olmuştur. Hz. Ebu Bekir (ra) hicrette sevr mağarasında ısıran yılanın zehirinden hicretin onüçüncü yılında, altmış üç yaşında yahudi Ebu Lü'lü Firuz tarafından şehid edildi, Hz. Ebu Bekir (ra) in yanına hücrei saadete defnedildi. Hz. Osman (ra)sekseniki yaşında Medine'deki evinde oruçlu olduğu halde Kur'an okurken şehid edildi ve cenneti bakiyeye defnedildi. Hz. Ali (kav) hicretin kırkıncı yılında Küfe'de haricilerden İbni Mülcem tarafından altmışüç yaşında şehid edildi. Hz. Hasan tarafından yıkanıp Küfe'nin mezarlığı sayılan Necefe defnedildi. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, sıcğın, açlığın, susuzluğun ,yorgunluk ve bitkinliğin bir araya geldiği Tebuk seferinden dönünce daha atının üzerinden inmeden Ashabı kirama (ra) hitaben: Küçük cihaddan, büyük cihada döndük" buyurdu. Ashabı Kiram, merakla sordular! Büyk cihad nedir, ya Rasulallah? Cevaben buyurdular ki, Nefisle cihaddır buyurdular. Gavsul Azam Abdulkâdir Geylâni (ks) buyurur. "Önce kendi nefsinle meşgul ol. Önce kendi nefsine faydalı ol. Kendi nefsini düzelt başkaları ile meşgul ol, başkalarını aydınlattığı halde kendini eriyip bitiren mum gibi olma. Hiçbir şeye hevai duygularınla ve nefsinin arzuları ile girişme. Allah seni bir husus için murad ettiği zaman seni ona hazırlar. Eğer halkı senden faydalandırmayı murad ederse seni onlara gönderir, bu hususta sana sebatkarlık verir. İnsanları idare etmek kabiliyeti verir. Onlardan gelecek meşakkatlere katlanma gücü verir. Halkın faydası için senin kalbine genişlik verir. Göğsünü açar, oraya hikmetler doldurur. İşte o zaman sen senlikten çıkarsın." Cihadın asıl gâyesi tebliğdir. Onun için cihaddan önce ve sonra tebliğ yapılır, tebilğ de ilim ve hikmet ile yapılır. Bilgisiz ve gâyesiz mücahidlik, insanı tenbelliğe ve lâf cambazlığına sürükler. İnsan önce kendi nefsinin terbiyesiyle uğraşmalı, o da ancak bir kılavuz ile bir nefis terbiyecesi ile olur, ondan sonra başkaları ile uğraşabilir. O kılavuzluk yapan insanlarn, ihsan kalitesinde ki insanlar ve toplumda âdeta maya insanlardır. İlim ve hikmet ancak onlar ile kazanılır. Onların yerin altında yada üzerinde olması, onların örnek olmaya ya da maya olma görevini engelleyemez. Kendisi yada vârisi veya halifesi olma sonucu yine etkilemez. Bir âyeti celilede buyurulur: "Allah yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyiniz, aksine Allah katında diridirler" (Bakara 164) Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz ölmedi, diridir, buna böyle inanırız eğer böyle inanasaydık her şeyden önce duâlarımızda ondan şefaat dilenmez yine duâ ve zikirlerimizde ona salavatı şerifte göndermezdik. Allahım; Her iki cihadda da muzafferlik ver.

KADERE RIZA GÖSTERMEK Mukadderatta olacak şeyler başa gelmeye başladığı zaman Allah'ü Teâlaya itirazlarda bulunmak, dinin ölmesi, Tevhidin ölmesi, tevekkül ve ihlasın ölmesi demektir. İnanan bir kalb kader karnşısında niçin, nasıl, neden gibi sorular sormaz, söylenecek bir tek söz vardır. O söz "Allah'ü teâlanın takdiri vukuu bulmuştur". Nefes bütün varlığı ile kadere karşı çıkar ve itirazlarda bulunur. Nefsini islah etmek isteyen, onun şerrinden emin oluncaya kadar savaşmalıdır. Tâ ki belâlara musibet ve sıkıntılara tahammül edip her şeyin Allah'ü teâladan geldiğine inanana kadar. .. Sahrada oturan bir kimse vardı: Allah'ü Teâlanın her hükmüne bu hayırlıdır derdi. Eşyasını koruyan bir köpeği ve eşyasını taşıdığı bir de merkebi vardı. Bir gün merkebi kurt öldürdü, bunda bir hayır vardır dedi. Bir ara köpeği de öldü. Bunda da bir hayı rvardır dedi. Hanımı "ne olursa bunda bir hayır var diyorsun, bu ne biçim hayırdır? elimize ayağımız bunlardı ama hepsi öldü" dedi, belki hayır bunlarda dedi. Ertesi gün kalktıklarında etrafında bulunan komşularını hayvanlarının sesleri sebebiyle hırsızların bulup mallarını alıp kendilerini de öldürmüş olduklarını ve bunların hayvanları ölmüş olduğu için kendilerini bulamadıklarını gördü. Bu olay üzerine adam, hanımına, Allah'ü teâlanın işi karşısında bunda bir hayır var denmesinin hikmetini anladın mı?" dedi. Pirimiz Abdulkâdir Geyâni (ks) buyuruk: "Allah'ü Teâladan O'nun rızasından gayrı bir nşey isteme, onun rızâsı dâhilinde helâl kazanç iste, helâl yiyecek, giyecek ve içecvek iste, alınterinin ve helâl kazancının hâricindeki şeylere tâlip olma, Allah'ü Teâlanın emirlerinden kaçma. O'na kendisinden dünyalık talebinde bulunmak gâyesiyle ibâdet etme, yalnız onun rızâsı için ibâdet et. Kaza ve kadere râzı o lma müsterih olur. Kazaya râzı olmayanın meşakkat ve eziyeti çok olur. Allah'ü teâla Kur'an'ı kerim'in Bakara Suresi 216. Ayetinde: "Baten sizin beğenmediğiniz şey sizin için hayırlıdır. Bazen de sevdiğiniz bir şey sizin için şerdir. Allah'ü teâla sizin için iyi olanı bilir. Siz ise bilemezsiniz" buyuruyor. Allah'ü Teâla kulların işlerini ve iyiliklerini kendilerinden gizlemiş. Onları kulluk vazifelerini ylapmakla görevlendirmiştir. Bu yüzden Allah'ü teâlanın emirlerini yapıp yasaklarından kaçmamız ve kadere rızâ gösterip ona teslim olmamız gerekir. Kazaya rızâ, Allah'ü Teâlaya kavuşmak için büyük bir kapıdırn. Kazaya rızâ, dünyanın cennetidir. Yani bir kimseye kazâ ikram olur, oda ona rızâ gösterirse geniş ve büyük makamlara kavuşur. Rabia Hatun (rna)'a kul ne azman kazaya râzı olur dendiğinde: "Kul nimete sevindiği gibi, musubetede sevinirse ondan lezzet alırsa kazaya râzı olmuş olur". Cevabını verdi. Allah'u tealaya hiçbir şey gizli kalmaz. Kendi rızası için sabredip tahammül gösterenleri ayniyle bilir. Sayısız nimet sunulan insan, neden ondan gelen kısa bir anlık kahrına sabretmez? Bilmezmi ki O'nun lütfu da hoş kahrıda hoş. İşte kaza ve kadere rızâ gösteren insan bunun bilincinde olur. Bakara Suresi 153. Ayetinde meâlen "Hiç şüphe yokki; Allah'ın yardımı sabredenlerle berâberdir" buyurulur. Allah'ü Teâlaya kul olmak amacında olan kişi onun takdirine boyun eğmeli, gerek zâhiren ve gerekse bâtınen ona itaat etmeli ve kadere rızâ göstermelidir. Allah (cc) cümle kullarına bu hususta yardım ve ihsan eylesin. AMİN.

DÜNYA SEVGİSİNİ KALBTEN ATMAK Sevgi üzerine yaratılan insanlık ve onun hizmetine sunulan diğer yaratıklar ve bütün âlemlerdeki yaratılanların hepsi Allah'ü teâlayı zikir etmektedir. Müfessirler "Elhamdülillâhi Rabbilalemiyn" derken Allah'ü Teâla'nın âlemlerin Rabbi olduğunu namazda iken bile bu şekilde tefekkür edilmesi gerektiğini bildirmektedirler. Tefekkür Allah'ü Teâlaya olan sevgiyi arttırır, kalbten Allah (cc) sevgisinden başka sevgileri giderir. İnsan, kalbine Allah (cc) sevgisini yerleştirmediği müddetçe kendisinden hızla uzaklaşan d! ünyanın peşinden koşup onu yakalamaya çalışırda kendisine hızla yaklaşmakta olan ölüme bir türlü hazırlık yapmaz, bilir ki Allah'ü Teâala'nın emri ile "her canlı ölümü tadacaktır". Bir gün mutlaka ecel kendisini yakalayıp, yaptıklarından hesap sorulacağını bildiği halde, hesap gününe hazırlık yapmayışı, hatta o günleri aklına bile getirmeyişi nefsâni arzuların artmasına ve Allah (cc) korusun helâkına sebep olabilir. Peygamberimiz (s.a.v.) efendimiz Uhud savaşından bir süre önce Uhud'da bir kısım ashabla dolaşırken onlara gölgelerini işaret ederek "Koşun kafanızın gölgesine basın" diye emir buyurmuş, ashab da kafasının gölgesine basılamayacağın bildiği halde emre muhalefet etmemek için koşmuş bi rsüre sonra Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz kendisine doru koşulmasını istemiş, yanına geldiklerinde "Allah'ü Teala, bana bu şekilde yaptırmamı emir verdi, ben de yaptırdım. Dünya sizin gölgeniz gibidir. Bir türlü yakalayıp üzerine basamadınız am ondan kaçtıktça o sizi Allah'ü Teala'dan aldığı emre uyup takip etmek zorunda kal! dı. Dünyada aynen böyledir, siz onun peşinden koşmazsanız, o iszin emrinize uymak zorundadır" buyurur. Dünya insanı; maddi yönden para, şöhret veya makam olarak yükseltebilir; ama bunları kaybedince ki, mutlaka bir gün kaybedecektir. O zaman dünya da, şeyan da kişinin o haline güler. Dünyanın şerrinden kurtulmak için onu iyi tanıyıp geçici bir heves olduğunu kabul edip ne zenginliğine nede makam ve mevkiine aldanmamalı, çünkü bunlar ölmeden bile kaybedilecek şeylerdir. Kaybedilmeyecek bizimle âhirete intikal edecek tek yol kalıyor, o d Allah'ü Teâlaya dost olma yoludur. Onun da en kısa yolu O'na dost olanları dost edinmektir. Kur'an'ı Kerimin Kehf Suresinde "kıtmir" adındaki köpeğin Allah'ü Teâlanın dostlarını dost edindiği için cennetle müjdelenmesi bizleri için yeterli bir örnek teşkil edeceği! kanaatindeyiz. Dostuna dost olduğu için bir köpeği cennetine koyan Allah'ü Teâlanın insanlara bu hakkı vermiyeceğini kim söyleyebilir. Yeter ki, onu dostlarını O'nun için sevelim ve kadere rıza gösterip dostlarının gittiği yoldan gidelim. Bu yol hakkın yoludur. Bu yol tasavvuf yoludur. Bu yol şeksiz şüphesiz teslimiyet yoludur. Bu yol sadece Allah'ü Teâladan korkan ve O'ndan başkasından bir şey beklemeyenlerin yoludur. Bu yol öyle güzel bir yoldur ki mârifet sultanları hep o yoldadır. Onlar ki, ahiretleri karşılığında dünyada sahip oldukları her şeye önem verirlerde ,dünyaları için ahiretlerinden zerre tâviz vermezler. Onlar ki "Dünya ahiretin ekin tarlasıdır." Hadisi şerifine uyarak kalb tarlasına imanı ekerek, onu sâlih amellerle suluyarak, ahiret mahsulünün en güzelini almaya çalışırlar. Bu ziraat işinde yapmak isteyen "Her sanatı ehlinden öğreniniz" Hadisi şerifine uyarak kalbinden Allah'ü Teâlanın için çarpan, kendisini vuslat günü için hazırlayan Allah (cc) dostlarının yoluna girerek onların peşinden giderek, Allah'ü Tealanın dostluğunu kazanabilirler. ! Onlar için ne başka bir dost, nede başka bir yardımcı vardır. Bakara Suresi 107. Ayeti kerimesinde mealen: "Göklerin ve yerin hükümranlığının Allah'ü Teâlaya ait olduğunu bilmezmisin sizin için Allah'ü Teâladan başka dost ve yardımcı yoktur" buyurulmaktadır. Allah'ım bizleri, dünya ve âhirette dostlarınla beraber eyle, bizleri onların yolundan gidenlerden ve onların arasına ilhak olanlardan eyle.

TEBLİĞ Kişinin kazanılması başka bir deyişle islamla tanışmamış olanları islama dâvet etmek, bidat ve dalalette olanların Kur'an ve sünnet çerçevesine girmelerine vesile olmak, amelsiz müslümanı amel sahibi yapmak, ameli olanın amelini mükemmelleştirmek kısacası tevhidin bütün yer yüzüne yayılması için yapılan her çağrıdır. Bu çağrı yolların en güzeli sıratı müstekiyme olan çağrıdır. Allah'ü Teâlaya kul, onun Rasulüne ümmet olma arzusuyla yola çıkan mü'min bir kişinin kurtuluşunun bütün insanlığı kurtarmış mükaafatını alacağını bildiği için tebliğde gayret göstermelidir. Allah'ü Teâla (Ali İmran suresi 159. Ayetined) "Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer sen sert ve katı kalpli olsaydın muhakkak, insanlar etarfında dağılır giderdi. Öyleyse onları affet ve bağışlanmalarını dile. İşlerde onlarla istişare et, bir işe de azmettinmi Allah'a tevekkül et. Şüphesiz ki Allah tevekkül edenleri sever" buyurmaktadır. Tebliğde yumuşak ve hoşgörülü olmayı ve hoşgörülü davranmayı emreden Allah'ü Teâla (Hicr Suresi 85. Ayetinde) "Ey Peygamber yumuşak davran, hoş görülü ol" buyurarak bu mevzuyu daha açık olarak dile getirmektedir. Yukarıdaki âyeti kerimelerden anlaşılacağı üzere, tebliğ ederken nasıl davranılacağını hatta onlar için duâ bile edilebileceği buyurulmaktadır. Tebliğde hedefe ulaşılamaması tebliğciyi üzüp karamsarlığa düşürmemeli ve yıldırmamalıdır. Kişi peygamberimiz (s.a.v.)'in din nasihattır. Hadisi şerifi doğrultusunda nasihat etmeli, nasihatta asla kırıcı olmamalı, çünkü mü'mine düşen Kur'an ve Sünnet ışığında islamı anlatmaktır. O'nun hidayete ermesi, ancak Alllah'ü Teâlaya aittir. Nitekim Allah'ü Teâla (Kasas Suresi 56. Ayeti kerimesinde) "Ey Muhammed! Sen sevdiğini doğru yola eriştiremezsin; ama Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi o bilir." Buyurmaktadır. Bir yakınınız veya bir sevdiğimizin eline bir çivi batsa hemen onu doktora götürür, tedavisi için elimizden gelen her şeyi yaparız. Zaten bu bir merhamet olayıdır, merhamet ise dinin belirtisidir. Ancak mânen hasta olan, tâbiri câiz ise ruhu tamâmen kangren olan bir hastayı neden ihmal ederiz? Neden onun iyileşmesi için gayret sarfetmeyiz? Peki kendisi hasta olan acılar içinde kıvranan bir kişi yanındaki hasta olan kişiyi doktora götürebilir mi? Elbetteki kendi acısından dolayı yanındakinin varlığından bile haberdar olmayacaktır. Bu ruhende böyledir, kalbi kararan doğruyu veya yanlışı ayırt edemeyen başkasına nasıl yardımcı olabilir? Bir insan; "günahta ısrar küfre götürebilir" şiarına uyarak, önce kendisi günah işlemekten vazgeçip tevbe etmeyi, günaha karşı imha silahı olarak görerek, işlediği günahlardan kurtulmak için tevbe etmeli. İslam ve ihsan kalitesiyle kendisini yenileyerek ve bildikleriyle yaşayarak ve tebliğe kendisinden başlamış olmalıdır. Allah'ü teâla bir âyeti kerimede İsa (as)'a hitaben "Ey Meryem oğlu önce kendine vaaz eyle, eğer kendin söylediğini yapıyor isen, ondan sonra insanlara vaaz eyle, eğer kendin söylediğini yapıyor isen, ondan sonra insanlara vaaz eyle. Biz Aziymüşşandan utan" buyurmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki, istediğiniz kadar ilim öğreniniz, bildiğinizle amel etmedikçe Allah'ü Teâla size mükâfat vermez. İmamı Azam Hz.lerine biri gelir, derki; "ben, bildiğimle amel ettiğime inanıyorum, ama yaptığım ibâdetten zevk almıyorum ne yapmalıyım diye sorar. İmamı Azam Hz. De (Allah ondan razı olsun) ona hasta ziyaretinde ve cenaze defninde bulun der. Bir süre sonra adam yine gelir ve bende bir değişiklik olmadı der. İmamı Azam Hz.leri öyle ise hastanın yatağında kendini düşün, cenaze defninde de kendin ölmüş gibi düşün diye buyurur" ve adam bir daha geldiğinde islamı hayatında tatbik etmeye ve ibadetlerinden zevk almaya başlamıştır. Kur'anı azimüşşandan bazı kıssalar okunması kalbin arınmasında önemli rol oynayacaktır. Mesela Bakara Suresi 160. Ayetin de buyurulurki "Hz. İbrahim (as), deniz kenarında otururken bir cesedin dalga vurduğunda denizdeki canlılar tarafından yendiğini, dalga çekildiğinde karadaki hayvanların cesedden yediğini görür o anda aklına bir soru gelir. Bu cesedi karadan ve denizden çok sayıda hayvan yiyor ama nasıl bir araya gelipte tekrar dirilecek? Diye düşünür. Bu arada Allah'ü Teâla sorar: Yâ ibrahim şüphenmi var? Hz. İbrahim (as); Hayır ya Rabbi, kalbimin mutmain olmasını istiyorum der. Allah'ü Teâla: dört tane kuşu kendine alıştır. Sonra onların kafalarını ayır, etlerini ez, karnıştır ve dört parçaya ayır her bir parçasını bir dağa koy, daha sonra onları kendine alıştırdığında çağırdığın şekilde çağır buyurur. O da emrolunan şekilde yapar ve kuşların kendisine geldiğini görünce secdeye kapanır ve af diler:" Pakistanlı Muhammed ikbal dört yaşında Kur'an okurken babası, oğlum! Kur'an okurken Allah'ü Teâlanın sana emir verdiğin düşün ki; onu, hayatında daha güzel tatbik edesin, diye buyurmuştur. Kısacası Kur'an okumak, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin hayatını özellikle Mekek dönemini çok okumak, Allah'ü Teâlayı zikretmek, az yemek, az uyumak, az konuşmak, emredilenleri yapmak ve nehyedilenlerden kaçmak bizi tebliğe hazır hale getirecektir. Tabiki bunların bir kılavuz öncülüğünde, bir mürşit emrinde başka bir tâbirle Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin izinden giden ve onun neslinden olan bir Allah (cc) dostunun öncülüğünde olması gerekir. Bundan sonra, ailemizden başlamak suretiyle tebliğe başlayabiliriz, çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz Hz. Hatice (ra) ile başlayıp Hz. Zeyd (ra) (bu da aileden sayılıyordu) Ve Hz. Ali (kav) ile devam edip, daha sonra akrabalar ve şehir halkı, vs. derken suya atılan taşın etrafında meydana gelen su daireleri misali, tebliğ merkezden dışarıya doğru büyümüştür. Bize düşende her konuda olduğu gibi tebliğ konusunda da onu örnek almıştır. Rasulallah (s.a.v.) Efendimiz buyururlar ki; "Biz Peygamberler her ferdin seviyesine göre muâmele yapmak ve anlaşılacağı şekilde hitap etmekle emrolunduk." Hz. Ali (kv) Efendimizde, göğsüne işaret ederek "Burada istediğin kadar bilgi var, anlayıp taşıyabilecek birisi bulunsa" diye buyurmuştur. Kişilerin anlayabileceği şekilde konuşmamızı Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz emir buyurmaktadır. Faydalı ilmi gizleyenin boynuna ateşten bir gem vurularak mahşer yerine getirilir. Bu taşeten kurtulmak için de bildiğimizi anlatmak zorundayız. Kul, bilidği ile amel etmedikçe tebilğde başarılı olamayacağı gibi, ibadet yönüylede geride kalmış olur. İlmi ile âmil olanlar, Peygamberlerle beraber olacaklardır. Böyle âlimleri Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz şöyle metheylemiştir ."İlim ile amel edip başkalarına öğreten kimselere; gökteki kuşlar, denizlerdeki balıklar, karadaki bütün mahlukat, yine arz üzerinde bulunan kiramen kâtibin melekleri olmak üzere bütün melekler duâ ederler, kıyâmet gününde Peygamberimizle birlikte arkadaş oldukları haled Allah'ü Teâlanın huzuruna çıkarlar". Allah'ü Teâla onlardan eylesin AMİN. Tevhid uğruna girdiği savaşda bir genç esir alınmışdı. Yapılan baskı ve işkencelere rağmen, dininden tâviz vermemişti. Hristiyan mahkeme idam cezası verir, halk müslüman birinin idam edileceğini duyunca yollara düşmüş, heyecanla gencin gelmesini bekliyorlardı. Hapishaneden elleri ve ayakları bağlı olmasına rağmen, vakarlı ve sevinçli olarak yürümesi herkesi hayrete düşürmüştü. Bir papaz, gencin kulağına eğilerek "sana beş dakika müsâde, düşünve hıristiyanlığı kabul et, yoksa seni idam edecekler" diyordu. Müslüman genç: -" Bana beş dakika müsâde verdiğin için sana teşekkür ederim. Çünkü bu beş dakikada, sana hak din islamı anlatırım, müslüman olmana sebep olabilirsem ne mutlu bana" der. O genç biliyor ki, bir kişinin kurtuluşu bütün insanlığın kurtuluşu sevabını kazandıracaktır. Onun içindir ki, diğer dinlerde başkası cehennem (çünkü başkası onlar için yüktü, bu sebepten batıda aileler çocuk bile istemiyor) olduğu halde, islam için başkaları cennettir, sebebi ise, onun kurtuluşu kendisinin kurtuluşuna vesile olacaktır. İnsanlığın mutluluk kaynağı islâmın zâhir ve bâtınını, ahkam ve âdabını bilip yaşamak bütün insanlığa huzur verecektir. Bir yandan Hz. Nuh (as)'ın gemisi araştırılır, bir yandan yaklaşık dört bin yıl önce kızıl denizde boğulan Firavunun leşi müzelerde teşhir edilir, ama gelgör ki, bu nedenle bu hâle geldi, Hz. Nuh (as) neden gemi yaptı, bunlar düşünülmüyor. Dünyanın yaradılışından Kur'an-ın nazil oluşuna kadar olan olaylar, bilimsel olarak doğrulanmasına, o günlerde söylenen sözlerin bu gün çıkmasına rağmen, insanoğlunun anafikri Tevlid olan Kur'ana inanmayışı, bütün dünyanın huzur bulamayışının tek sebebidir. Bunun için de bütün müslümanlar o larak, Kur'an ve sünneti evliyaullahın yaşayıp onların anlattığı gibi anlatmadığı müddetçe insanlağın hüsranı, huzur ve sükuna dönüşemez.

MUHAMMEDİYE KOLUNUN Şeyhi Seyyid Muhammed (ks) Efendinin Şeceresi 1. Fahri Kainat Muhammed (s.a.v.) 2. İmamı Ali (r.a.) 3. Seyyidina İmamı Zeynel Abidin 4. Seyyidina İmamı Zeynel Abidin 5. Seyyidina Muhammed Bâkır 6. Seyyidina Câferi Sâdık 7. Seyyidina Musai Kâzım 8. Seyyidina Ali Rızâ 9. Seyyidina İbrahim 10. Seyyidina Abdulaziz 11. Seyyidina Tahir 12. Seyyidina Ahmed 13. Seyyidina Hüseyin 14. Seyyidina Kemaleddin 15. Seyyidina Gıyaseddin 16. Seyyidina Muhiddin Hüsni Hançeri 17. Seyyidina İbrahimul Merda 18. Seyyidina Abdusellam 19. Seyyidina Ömer 20. Seyyidina İbrahimül gâlibiyn 21. Seyyidina Hasan-ul Siyad 22. Seyyidina Hasan 23. Seyyidina Muhammed Sağır 24. Seyyidina Abdul Halikı 25. Seyyidina Abdul Muheymin 26. Seyyidina Süleyman 27. Seyyidina Yusuf 28. Seyyidina Muhammed Kadiri 29. Seyyidina Ali 30. Seyyidina Ebul vurgayıl Hadır 31. Seyyidina Şeyh Ahmed 32. Seyyidina Ahmed 33. Seyyidina Ahmed Ebul İlyas 34. Seyyidina Ali 35. Seyyidina Ahmed 36. Seyyidina Osman 37. Seyyidina Ahmed 38. Seyyidina Osman 39. Seyyidina Ahmed 40. Seyyidina Mahmud 41. Seyyidina Osman 42. Seyyidina Muhammed (Mehmet Usta) 

MEDRESE-İ YUSUFİYYEDEN Kardeşleri tarafından kuyuya atılan köle pazarında yirmi dirheme satılışına, Züleyha karşısında sâdece Allah'ü teâladan korktu ğu için sabredişinin ve sonunda zindana atılışına sabretmek, bunların hepsinin bir imtihan oluşunu düşünerek sabretmek, mükâfatsız kalamazdı ve öylede oldu. Allah'ü Teâla, Yusuf suresinde (90) "... kim Allah'dan korkar sabrederse, şüphesiz Allah güzel davrananların mükâfatını zâyi etmez..." buyuruyordu. Mü'min için hayatın her safhası, her ânı, bir ibret vesilesi ve bilgi birikimi için bir fırsat olduğu gibi, bu hadiselerde bir tefekkür ve imtihan alanıdır. Osman Murtaza'da, Hz. Yusuf (as) gibi henüz hayatının baharında böyle bir imtihana tabi tutulmuş olup, Yusufiyye medresesinden yazmış oludğu mektubundan da anlaşılacağı üzere inşallah o imtihanı kazananlardan, Hz. Yusuf (as) gibi sabredenlerden olmuştur. Allah'ü Teâla en çok musibeti, peygamberlere, sonra evliyaullaha vermiştir. Onların o hallere sabredip, musibetide nimet gibi gördükleri için yüksek mertebelere ulaşmışlardır. Bir yandan Hz. Yusuf (as) imtihan edilirken, diğer tarafdan da Hz. Yakup (as) imtihana tabi tutuluyordu. Yakup (as) a hitâben Allah'ü Teala şöyle buyuruyordu: "Oğlun Yusuf'u senden niçin ayırdığımı biliyormusun? Sen o'nun kardeşlerine "Korkarım siz boş bulunursunuz da kurt O'nu yer" dedin. kurtdan korkup bana ümit bağlamadığın, kardeşlerinin gafil olacağını düşünüp, benim koruyacağımı düşünmediğin için ayırdım" . Burada da imtihana tabi tutulan sâdece Osman Murtaza değil, sevenleride imtihan edilmiştir. Osman Murtaza, mektubunda, yapılan işkenceden, çektiğiçileden hiç bahsetmeyişi, şikayetçi olmayışı, "kimin kime" şikayet edileceğinin bilinci ile, Hz. Bilâl (ra) e yapılan işkencelere rağmen "Ahad Ahad" deyişi gibi, sadece cihad ve tebliği anlatışı, ancak ve ancak Kadiri Tarikatının müridlerine yakışır bir üslupla anlatışı inşallah kendisinin imtihanı kazanmasının göstergesidir. Bizim Allah'ü tealadan dileğimiz sevenlerinin de imtihanı kazanmış olup, ecir ve sev abından istifade etmiş olmalarıdır. Ayrıca Osman Murtaza'nın mektubu, Kadiri tarikatını tanıyamıyanlar için bir mesaj niteliğindedir kanaatindeyiz. Mektup hiçbir ekleme ve çıkartma yapmadan aynen şöyledir. Bismillahirrahmanirrahim Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim, din gününün sahibi olan Allah'ü teâlaya (cc) olsun. Peygamberlerinin en üstününe O'nun âline Ashabına O'nun seçtiği kullarına, bütün müçtehid imamlara ve evliya-ı kirama selam ve duâlar olsun. Selavatullahi teâla aleyhi ve alâ âlihi vesahbihi ecmain Rabbimiz! Eğer unutacak ve yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. Rabbinmiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bizede ağır yük yükleme. Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma. Bizi affet, bize acı, Sen mevlamızsın, kâfirlere karşı bize yardım et. AMİN. Aziz ve muhterem efendim, buradaki bizlerin durumu her gün daha iyi olmaktadır ve Allah'ü Teâlaya (cc) her gün daha çok şükür etmek lâzım gelmektedir. Uzakdaki sevdiklerimizin de Cenabi Mevladan böyle olmalarını niyaz etmekteyiz. Efendim Allah'ü Teâla (cc) Kur'an'ı Keriminde (El Nisa Suresi 76. Ayet) meâlen "İman edenler Allah yolunca cihad ederler, kâfir olanlarda tağut yolunda savaşırlar. Ey iman edenler şeytanın dostları ve askerleri ile savaşın, şüphesiz ki şeytanın hilekarlığı zayıftır." Bu ayeti kerimeyle muhatap olan müslümanlar tağutun mahiyetini çok iyi bilmiyorlar. Esasen tağut ve onun hükümlerini inkar etmek her müslümana emrolunmuştur. Fakat Allah'ü Teâlanın (cc) tekliflerine muhatap olan insanlar, emrolundukları çizgiden uzaklaştıkça eşerfi mahluk olma özelliğini yitiriyorlar. Hevâ ve heveslerine tâbi olan tâğuti güçlere boyun eğen ve Allah'ü Teâlanın (cc) yolunda cihadı terk eden her toplum zilleti tadıyor, ve tadmak durumundadır. Beşeriyete ibâdet mezhebinin güç kazandığı günümüzde müminlere düşen görev tevhid mücadelesinde, ihlas ve fedakarlık oluyor. Emperyalist kâfirlerin, islam topraklarında işledikleri cinâyetler saymakla bitmiyor. Başka kendi vatanımız olmak üzere islam topraklarınıb üykü bir bölümü işgal altında ve müslümanlar hunharca katlediliyor. Ve anlıyorum ki burada bize düşen görev Allah'ü teâlanın (cc) mülkünde küfür ahkamı icra eden bütün güçlerle sonuna kadar mücadele etmektir. Allah'ü Teâlanın (cc) farz kıldığı ibadetler arasında olan cihadı unutmak veyagöz ardı etmek bizler için bu dünyadaki imtihanı kaybetmek demek oluyor. Efendim, mektubuma cihadı konu alarak başladım. Çünkü burda bulunmamazın sebebini daha basit bir şekilde açıkladığını zannediyorum ve burda bulunduğumuz zamanda, Allah'ü Teâlanın izni ile birçok şey öğrenmekteyim. Ve öğrendiklerimizin bir kısmını âcizane yazıpn göndermeyi istedim. Affınıza sığınarak. Efendim burasının bana öğrettiği ilk şeylerden birisi bu dünyanın halleriydi ve yine bu dünyanın, görünüşte çok süslü ve güzel olduğu. Hakikatte ise bir zehir olduğunu anlıyorum. Bu dünya öyle bir malki, ona bağlananlara kurtuluş yolu kalmıyor, ona bağlananlar her iki cihanda da kayıp edenlerden oluyorlar. Onun görüşüne aldananlar sonsuz felâkete sürükleniyorlar. Serveti Kainat Habibi Rabbil Alemin aleyhi ve alâ alihissalavat vetteyibat buyuruyor ki "dünya ile ahiret birbirinin zıddıdır, birbrine uymaz, birinin râzı edersen öteki gücenir". Bu demek oluyor ki, bir kimse dünyayı râzı ederse, âhiret ona güceniyor. Yani âhirette eline bir şey geçmiyor. Anlıyorum ki, en iyi kimse kalbi dünyaya bağlı olmayan ve Allah (cc) sevgisi ile çarpandır. Dünya muhabbeti günahların başı oluyor. Dünyayı sevmekten kurtulmakta ibâdetlerin başı. Çünkü Allah'ü Teâla (cc) dünyaya düşkün olmayı hiç sevmiyor, onu yarnattığı zamandan beri hiç sevmemişti. Zaten bir hadisi kudside buyrulmuyor mu ki; "Dünya mel'undu, dünyada Allah (cc) için yapılmayan her şey melundur". Allah'ü Teâla (cc) bizleri dünyanın ve dünyada olanların şerrinden, zararlarından korusun, dünyaya düşkün olmaktan ve dünyayı ele geçirmek için insanlık vazifelerini çiğneyenleri sevmekten muhafaza eylesin. Sevgili peygamberimiz geçmiş ve geleceklerin efendisi Muhammed Aleyhisselamın hürmetine duâmızı kabul buyursun. Amin. Efendim öğreniyorum ki; bu dünyanın lezzetleri ve acıları iki türlü oluyor. Birincisi , bedenime lezzet veren her şey ruhuma elem veriyor, ikincisi ise, ruhuma lezzet veren herşey bedenime acı veriyor, elem veriyor. Beden inciten herşey ruha tatlı geliyor. Görüyorum ki ruh i.e beden birbirinin aksi ama bu dünyada ruhumuz bedenin hâlini almış ona lezzet veren şeylerden lezzet, acı veren şeylerden elem duymağa başlamıştır. Vettin suresinin; "Onu en aşağı dereceye indirdik" mealindeki ayeti kerime bizim halimizi çok iyi gösteriyor. Eğer ruhumuzu bu bağlılıktan bu esirlikten kurtaramaz kendi derecesine yükseltemez ve kendi vatanına kavuşturamaz isek ona yazıklar, binlerce yazıklar olsun. Hakk Teâla her an kendisinin esiri olmak şerefine kavuştursun Hakiki kurtuluş O'na esir olmak ve O'na tutulmaktır. Efendim iyi düşünerek ve inceliyerek anlıyorum ki dünyada dert ve musibet olmasaydı dünyanın hiç kıymeti olmazdı, dünyanın zulmetini sıkıntısını hadiseler acı olaylar gideriyor ve dertlerin elemlerin acılıkları bir hastalığı iyi edecek ilacın acılığı gibidir. O halde hep bedenimizin rahatını ve tadını düşünen ve hep bunun peşinden koşan bizler çok zor durumda bulunuyoruz. Ve Zariat suresinde (56. Ayeti kerimede) mealen "insanları ve cinleri yalnız ibâdet etmeleri için yarattım" buyurmaktadır. İbâdette maksat, kalbin ve ruhun kırıklığı kendini aşağı bilmesidir. İnsanların yaratılması kendini hakir bilmesi ve aşağı görmesi için değilimdir. Zâten bu dünya müslümanların, âhiret ve cennetteki nimetlerine göre bir zindan gibi değilmidir. Müslümanların bu zindanda zekv ve sefa aramaları akla uygun olmuyor. Burada mihnetlere katlanmaktan başka çâre yoktur. Zâten bizler bu dünyaya bir imtihan olmak için gelmedikmi? Allah'ü teâla (cc) bu hususta Ankebut suresined (2.3 ayetler) buyurmuyormu ki? "İnsanlar sandımı ki iman ettik demeleriyle bırakılacaklar da imtihana çekilmiyecekler. Yemin olsun ki biz ondan öncekileri de imtihan ettik..." ve yine Bakara suresined meâlen "Szi sizden öncekilerin başına gelenlerin sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntılar gelip çattıkı ki Peygamber ve beraberindekiler "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek diyordu. Allah'ın yardımı muhakkak yakındır" buyrulmaktadır. O halde bizlerin bu dünyanın eziyet ve sıkıntılarına alışması lâzımdır. Allah'ü teâla mübârek ceddiniz hürmetine "Aleyhi ve alâ âlihi minesselevati etemmüha ve inettayyibati eymenüha" biz aciz kullarına bu yolda yürüyebilmek nasip eylesin. Amin. Mübarek ellerinizden öper duâlarınızı beklerim. Veseslam.

OSMAN MÜRTEZA TASAVVUFUN ISTILAHLARI 1. Makam ve makâmat: Makam, Allah'ü teâla ile kul arasında bir ma'nadır. Riyazat (az yemek, az uyumak ve sürekli ibâdet ederek nefsi terbiye etmek) mücahede (cihad) ve ibâdet ile elde edilir. Hucviri, her peygamberin mustakar bir makamı bulunduğundan bahseder ve Hz. Ademin tövbe, Hz. Nuh'un zühd, Hz. İbrahimin teslimiyet Hz. Musanın inâbet (Hakka yönelme), Hz. Dvudun hüzün, Hz. İsa'nın recâ, Hz. Yahyanın havf, Hz. Muhammed (s.a.v.)in zikir makamında olduğunu söyler. Makam, insanın ibdet ve zikir anında Allah'ü Teâla kendisine nazar ettiğini ve O'nun huzurunda bulunduğunu hissetmesidir. 2. Tevbe: kulun kötü huylardan, islamın ruhuna zıt davranışlardan sıyrılmasına samimiyetle güzel huylara rücu etmesine tövbe denilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz "günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir" buyurmuştur. İnsanların bulundukları derecelere göre tövbeyi üç kısma ayırmak mümkündür. a) Avamın tevbesi ki, günahlardan tevbe etmektir. b) Havassın tevbesi, gaflet içinde geçen zamandan tevbedir. c) Elhassul - havassın tevbesidir, hasenatı bir an terkden dolayı yapılan tevbedir. Bir hadisi şerifde: "Ey insanlar! Allah" a tevbe edin ve O'ndan mağfiret dileyin. Çünkü ben günde yüz kere tevbe ederim" buyurulmuştur. Bu konu tevbe bahsinde daha geniş anlatılmıştır. 2. Murakabe: Murakebe, kötülüklerden kalbini korumak için, kişinin nefsini kontrol altında bulundurmasıdır. 3. Murakebe: Murakebe, kötülüklerden kalbini korumak için, kişinin nefsini kontrol altında bulundurmasıdır. Başka bir târifle, Allah'ü teâlanın her şeye kâdir olduğunu yakinen bilmektir. Bir başka târifde ise; murâkabe, diz çökme, gözlerini kapayıp diğer bütün şeyleri zihinden çıkartmakla Hakkın ilhamına vesile olmaktır. 4. Sıdk: (Doğruluk) Sıdk lügatte doğruluk, gerçeklik ve kalb temizliği manalarına gelir. Istılahda sıdk, müslümanın Hakka ulaşmasını temin eden gerekli sıfatlardan birisidir. İnsan sıdk, ihlas ve sabır sahibi olmakla olgunluğa erer. Allah'ü Teala "Ey iman edenler! Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve doğrularla berâber olun. (Tevbe suresi 121) Buradaki doğrulardan murad, dâvâsına inanmış istikâmetten ayrılmayan en zr ve en tehlikeli şartlar içinde ona yâr olanlardır. 5. Sabır: Sabır, elem ve belâlalara şikayeti terk manasına gelir. Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz sabrı, dinin yarısı olarak târif etmiştir. Bu hususta Allah'ü Teâla şöyle buyurur: "Habibim, sen şimdilik güzel bir sabır ile katlan. (Mearic Suresi 5. Ayet)" "Andolsun sizi biraz korku biraz da mal, can ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz, sabredenleri müjdele" Hz. Ali (kv) "İmanda sabır, ceseddeki baş hükmündedir". Demiştir. Başsız cesedin hiçbir önemi olmayacağı gibi, sabırsız imanın da bir değeri olamaz. Allah'ü Teâla emirlerini yerine getirmede sabır, günahlardan kaçınmada sabır, hayatta karşılaşılan zorluklara sabır kişinin imanının yükselmesine ve yücelmesine vesile olur. 5. İhlas: İhlas, gönülden gelen dostluk, samimiyet anlamına gelir. İhlasın girmediği yerde, islami vasıflardan söz edilemez. Bu konuda Allah'ü Teala şöyle buyurur: "Biz sana kitabı Hak ile vahyettik. Sen Allah'a kulluk ve O'na ihlas ile ibâdet et. (Zümer suresi 2. Ayet) "De ki, benden Allah'a ihlas ile ibadet etmem istenildi" Allah'ü teâla kalbi selim hakkında şöyle buyurur. "O gün ne mal, ne evlat fayda verir, ancak Allah'a temiz bir kalb ile gelenler kurtulurlar." İhlasın zıddı da riyâdır, o da imanın kuvetini zayıflatır. İhlas, insanı riyâ veya vesveseden, ameli de illet ve şüpheden temizler. Rabiatül Adeviyye, Yâ Rabbi sana cehhenneminden korktuğum veya cennetini umduğum için ibadet etmiyorum. Ben ibâdeti senin rızan olduğu için yapıyorum". Diyerek ihlasın hedefini belirtmiştir. Cüneyd Bağdadi'ye göre, "İhlas, Allah ile kul arasında bir sırdır" Bu sebepten melek onun hasenatını bilmediği için hasenatını yazamaz, şeytanda bundan habersiz olacağından onu ifsad edemez, heva ve hevesde onu kendine meylettiremez." Fudayl b. İyad: "İnsanlar yüzünden ameli terk etmek riyâdır. İnsanlar için yapılan amel ise şirktir. İhlas her iki davranışdan da Allah'a sığınmaktır" dear. Kısacası ihlak, amelleri büyütmiyerek mükâfatını sadece Allah'ü Teâladan istemektir. 7. Tevekkül: Tasavvuf, kulun yaradılış gayesine en uygun hayatı seçmesin ve ona ulaşmanın yollarını aramasını arzular. Bu gâyenin en şereflisi marifetullahtır. İnsanların bu makama ulaşmasına sebep olan yollardan biri ve önemlisi Allah'ü teâlaya tevekkül ve ondan yardım dilemektir. Nitekim Kur'an-ı Kerimde şöyle buyurulur. "Ey Rabbimiz! Ancak sana tevekkül etkik sana ibâdete koyulduk ve dönüş yalnız sanadır". Tevekkül, mü'minin sıfatı e imanın meyvesidir. Bu meyveden mahrum olan insanın kuvvetli bir imâna olması düşünülemez. Allah' Teâla şöyle buyurur. "Mü'minler yalnız Allah'a tevekkül etsinler". (Mâide suresi II. Âeyt). ! Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz müslümanı her halinde tevekküle dâvet etmiştir. Özelikle bir kimse evinden çıkarken "besmele" çekip "Ben Allah'a tevekkül ettim, derse, on şöyle cevap verilir." Hidâyete yöneltildin, ihtiyacın giderildi, sakındırıldın ve şeytandan uzaklaştırıldın". Tevekkül sadece dil ile ifâdeden ibâret değildir. Gerçek tevekkül Allah'ü Teâlanın kendisi hakkındaki takdirine rızâ göstermektir. Yahya b. Muaz'a "Bir kimse ne zaman mütevekkil olur? Dendiğinde o "Vekil olarak Allah'dan razı olduğu zaman" cevabını vermiştir. 8. Şükür: Şükür, nimeti vereni düşünüp, nimeti itiraf ve ikrar ederken, Hakkın bu lütfundan dolayı O'na teşekkür etmektir. Şükür, Hakkın insanlara bahşetmiş olduğu nimetlerin cinsinden başkalarınında faydalandırmaktır. Bu tarzda yerine getirmesi gereken şükür herkes tarafından yapılmadığı için Cenabı Hakk Kur'anı Kerimde "Kullarım içinde hakkıyla şükrneden azdır:" buyurmuştur. Başka bir ayeti celilede şükrün mükafatını ve şükretmenin cezasını hatırlatıyor. "And olsun şükredersen nimetini arttırırım, şayet nimetlerimi inkar ederseniz, şüphesiz benim azabım çok şiddetlidir". (İbrahim suresi 7. Ayet) Aişe validemiz, abdest alıp sabaha kadar namaz kılan ve namazda sürekli ağlayan Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize şöyle sorar. "Ey Allah'ın Rasulü; Allah'ü Teâla senin geçmiş gelecek bütün günahlarını bağışladığı halde, seni ağlatan nedir? O da: Ben Allah'ı nasıl şükreden bir kul olmayayım ve niçin ağlamayayım göklerin ve yerin yaradılışını düşünmiyeyim ki Cenabı Hak "Şüphesiz göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün birbiri ardıncagelişinde insanlara yarar şeyleri denize akıtıp taşıyan o gemilerde Allah'ın yukarıdan indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltitği suda, deprenen her hayvanı orada üretip yaymasında gökle yer arasında Hakkın emrine boyun eğmiş olan, rüzgarları ve bulutları evirip çevirmesinde akıl ve düşünen bir kavim için nice âyetler (Allah'ın varlığına birliğine ve kudretinin sonsuzuluğuna delâlet eden bir çok alâmetler ) vardır. (Bakara suresi 164. Ayet) ayetini bana indirdi." Buyurdu. Abdulkâdir Geylâni (ks) de, "şükrün lisan, kalb ve uzuvlarla yerine getirebileceğieni söylüyor. Lisan ile şükür, nimetin allah'dan olduğunu itiraf ve seebin sâdece O olduğunu söylemektir", diye târif etmiştir. Çünkü bütün insanlar diğerleri gibi o nimet için sebep kabilindendir. Onu kısmet eden gönderen, halkeden, vesile olan Allah'ü teâladır. Hediyeyi getiren uşağa değil, gönderen efendisine bakılır. Sebebe bakıp müsebbibi düşünmeyen bir kimse nimeti vereni inkar etmiş olur. 9. Vera: Vera, mahsurlu olan şeyleri terketmek, şüpheli görülen herşeyden kaçmak, her an nefis muhasebesinde bulunmaktır. Vera, ağızdan kalbe giren ve çıkanın Allah'ü teâlanın ve Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizin arzu ettiği şeyler olmasına dikkat etmektir. Hasan Basri (ra) Mekke'ye geldiği zaman Hz. Ali'nin (ra) soyundan bir kimsenin sırntını duvara dayayarak halka va'zettiğini görür. Huzuruna gelerek dinin temelinin ne olduğunu sordu, vâiz ise "verâ" cevabını verdi. Dinin afeti nedir? sorusuna da "tamah" diye cevap verdi. Bu cevap karşısında son derece memnun kalan Hasan Basri (ra) "Hâlis verânın bir zerresi bin miskal oruç ve namazdan daha hayırlıdır" diye mırıldandı. 10. Zühd: Zühd, dünyaya duyulan her rağbeti gönülden söküp atmaktır. Bu yapılmadığı müddetçe Allah'ü Teâlaya ve O'nun Rasulüne olan sevgi geçrekleşmez. Ashabdan biri Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimize gelerek, "Ya Rasulallah! Öyle bir amel göster ki onu yerine getirdiğim zaman, Allah'ın rızasını kazandığım gibi, insanlar tarafından da sevileyim"* deyince Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz de: "Dünyadan yüz çevirirsen, Allah seni sever, insanların elinde olandan yüz çevirdiğin takdirde insanlar tarafından da sevilirsin" buyurdu. Zühd büyük ve küçük günahları, şüpheli olan şeyleri terketmek, Allah'ü teâlayı zikir ve tefekkürü engelleyecek her şeyden uzak durmaktır. 11. Rızâ: İslâma göre insanın yaradılış sebebi "Rabbine itaat etmek" kısacası O'na kul olmak, kulluğun bir neticesi olan "ubudiyyet" Allah'ü Teâlanın kazasına boyun eğmek, O'ndan râzı olmaktır. (Teslimiyeti tam olmak) Rızâ, tevekkül ve sabrı tamamlayan ruhi bir yükseliştir. Allah'ü Teâlanın kazasına teslim olup itirazı terkeden kimse rızâ makamına yükseldiği zaman mâsiva ile ilgili her şeyin kaybından veya kazanılmasından dolayı elem ve sevinci terkeder. O sâdece yaşadığı müddetçe Allah'ü teâlanın hoşnutluğunu kazanmaya çalışır. 12. Hâl: Hâl, Allah'ü Teâlanın kula bahşettiği ilâhi bir lütuftur. Hâlin elde edilmesinde kulun mücâhedesi yoktur. Makam amellerin, hâl ise lütfun çeşitleridir. Makam kazanılarak elde edilir, hal ise bahşiştir. Hâl, kulun mânevi bir terbiyeden sonra kazandığı güzel hasletlerin onda yerleşip istikrar bularak, her hâliyle beli olmasıdır. Hâlin meydana gelişi kulun irâdesi dışındadır. Allah'ım! Senden senin yakınlığını isteriz. Beni Senden başka hiçbir şeye gönül vermeyen birisi olarak yaşat .Senden başka hiçbir şeye gönül vermeyen biri olarak öldür, öyle haşreyle ve öyle dirilt. Ya Rab! Kitabın yazılışna ve basılışında maddi ve mânevi katkısı bulunanları iki cihanda aziz eyle... AMİN.

İÇİNDEKİLER KONU Dördüncü Baskı için Önsöz Takdim İkinci Baskı için Önsöz Önsöz Başlarken Kelime-i Tevhid Kelime-i Tevhidin Çeşitleri Mü'minin Miracı Namazdır Gece Namazı Evvabin Namazı Duha (kuşluk) Namazı Namaz Kılmayanların Hali Namazın Adabı Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in Bazı Sıfat ve Faziletleri Peygamber Sevgisi Hz. Ali (Keremallahü Vecheh) Seyyid İmam Hasan (ra) Seyyid İmam Hüseyin (ra) Seyyid Zeynel Abidin (ra) Seyyid Muhammed Bakır (ra) Seyyid İmam Caferi Sâdık (ra) Seyyid İmam Musa Kazım (ra) Seyyid Ali Rıza (ra) Sırrı-yi Sakati (ra) Cüneyd-i Bağdadi(ra) Seyyid Abdulkadir Geylani (ra) Seyyid Burhaneddin Tirmizi El-Hüseyni (ra) Şeyh Hamid veli (Somuncu Baba) İbrahim Bin Hüseyin Sarraf Tennuri Kur'an'a uymak Sünnet'e Uymak Yaratılış Gayemiz Tasavvuf Tasasvvuf ve İlim Tasasvvuf ve Devlet Ledün ilmi, Keşf ve Keramet Zikir Zikrin Faydaları Marifet Cezbe Aşk Kadiri Tarikatı İmam Rabbani (ks) Hazretlerinin Kadiri Tarikatı Hakkında Söyledikleri Tefekkür Ölüm Tefekkürü Rabıta Kadiri Tarikatı ve Muhammediye Kolu A- Muhammediyye Kolu B- Ebheriye Kolu C- Nakşi Tarikatı (Halidi Kolu) D- Mevlevi Kolu E- Günlük Ders F- Cehri Zikir G- Halaka-i Zikrin Yapılışı Dua Zikirden Sonra Yapılacak Dua Gözyaşı Takva Nefs Nefse Uymamak Sureten ve Sireten İnsan Edep Mürid Müridin Günlüğü Müridin Mürşidine Karşı Edepleri Ehli Kamil Evliyaullahın Önemi Ehli Beyt Şefaat Cihad Kadere Rıza göstermek Dünya Sevgisini Kalpten Atmak Tebliğ Seyyid Muhammed Efendinin Şeceresi Medrese-i Yusufiyyeden Tasavvufun Istılahları

Muammer ERSOY 1953 yılında İncesu'ya bağlı Hamurcu köyünde doğdu. İlkokulu Hamurcu ilkokulunda, ortaokulu İncesu Ortaokulun'nda okudu. Kayseri Lisesi'nde bir yıl okuduktan sonra çeşitli nedenlerle okuldan ayrıldı ve askerlik dönüşü Kayseri Akşam Lisesinde liseyi bitirdi. Daha sonar Anadolu Üniversitesi A.Ö. Fakültesi İşletme bölümünden mezun olarak önlisans diplomasını aldı. Halen bir kamu kuruluşunda memur olarak çalışan Muammer ERSOY evli ve dört çocuk babasıdır. Mürşidlik makamı anlamına da gelen Postçu sülâlesindendir. 1968 Yılında lisede okurken bekar olarak kaldığı evine, evliyaullahın tanınmışlarından, dağıttığı yüzük ve sekeri herkese vermeyen, herkesle yakın ilişki kurmayan "Cemil Baba"nın bir vesile ile evine gelip oturması, sohbet etmesi, sohbetinden anlattığı bazı hadiselerin kafasında bir çok soru işareti bırakması üzeri kapalı bir arayışa itmiştir. 1981 Yılında Seyyid Muhammed (ks) Efendinin müridlerinden birinin tavsiyesi üzerine günlük zikre başladı. Rüyasında gördüğü "şoförü olmayan bir otobüsle yolculuk etmesinden" sonra beyatın zorunluluğunu düşünürek Seyyid Muhammed (ks) Efendi ile tanıştı, O'na bey'at etti, çok sayıda sohbetine katıldı. Gerek ilmi yönden, gerek feyz alarak istifade etti. Bu tanışma hayatının dönüm noktası oldu, kafasında silinmek ya da unutulmak üzere bekleyen soru işaretleri cevap buldu.